dd

27 Şubat 2010 Cumartesi

Hiç Kimseye Ait

Hiçbir şeyi kendime ait hissetmiyorum. Güzel olduğu gibi zor da bu. Çünkü insanlar aidiyete koşullandırıldı yüzyıllardır. Tarih yazdı, dünya yazdı, tahtlar vardı, tahtlar devrildi. Ama hep bir şeylere, birilerine ve bir yerlere ait olmak istedik bizler. Başka türlüsü kimsesizlik gibi geldi... Bense tuhaf bir şekilde kimsesizliği tercih ettim oldum olası. Tek başıma yapabileceklerimi merak ettim dahası.
Anneme, babama bile ait değilim, annemin rahminden babamın kucağına düşmüş olabilirim. Bana can veren insanlara hainlik değildir bu; dünyadaki yerini bilmektir! Kendimi ailemden ve tüm dostlardan kilometrelerce uzağa düşürmem, ebedi kaçısım bu yüzden bilirim. Belirgin bir şekilde kaçıyorum oldum olası. Nelerim olmadığını, neleri kaybettiğimi merak ettim dahası.
Gitmeyi sevenlerdenim. Herkesi bu halime alıştırdım. "Sensiz başımı yastığa huzurla koyamıyorum" diyen babacağımı bile. Ne yapsın adam; ne dese değiştiremez beni bilmiyor mu? Koca kadın olmuşum! Bilmese sessizce kabullenir mi! Eh şikayet de edemez; onun eseriyim nihayetinde... Ama ben kimseye yalan söylemedim bu konuda! Evet hala farkındayım ve bağırıyorum; yalnız olmayı seviyorum; hem de kana kana su içmeyi sevdiğim kadar! Kimse değil, ben iteledikçe iteliyorum kendimi tekliğin kucağına... Oldum olası böyleydim, el kadar çocukken bile. Başka türlüsünü çekmiyor ki canım.
Şimdi benden her şeyimi bir çırpıda anlatıvermemi isteyen insanlar; benim yaşamım boyunca ilmek ilmek ve emekle ördüğüm bu tercihlerimin farkındalar mı? Hiç sanmam... Öyle olsa merak ve desise ile bezenmiş sorularla karşıma çıkamaz, hiç çekinmeden tüm hayatımı sorup soruşturamaz, onlar için "diğer" olan bu hayatı dillerine dolayamazlardı.
İşte ben bu yüzden, bilincini yitirmiş; dünyevi dertlerle kendini, yüzünü, bakışını karartmış; aslında başkalarına zarar verdiğini düşünürken en çok kendini hırpalayan; içi bozuk, içi küflü; sözü soluğu rutubetli, kılıfının ardında başka kılıflar gizli, gamlı, kasavetli, dili ağulu, yüreği kibir kokan insanları çoktan yasakladım kendime ve hayatıma.

Açlık Oyunları 2. Kitap - Ateşi Yakalamak

Ve işte tamam! Suzanne Collins'in, ilk kitabı öyle alelacele yazmasının, hatta çevirmenin de alelacele çevirmesinin esbabı mucibesi -benim açımdan- belli oldu! Elbette ne yiğidi öldüreceğim ne de hakkını yiyeceğim. Kadında yaratıcılık olduğu doğru ama fazla acele ediyor birader! Oturup yazacakları üzerine biraz daha düşünse ve kendine azıcık daha zaman verse çok daha etkili bir şeyler yaratacakmış hissi uyandırıyor insanda. Örneğin ben 1. kitapta bu hissi daha fazla yaşamışken; 2. kitapta bu hissiyatımın üzeri hafif hafif örtülmeye başladı. Kapandı diyemem! Önümüzdeki maçlara bakacağız, bu da ne demek oluyor? Beklemedeyim, son yorum açısından 3. kitaba şans veriyorum fakat gidişat umut verici diyebilirim. Esbabı mucibe olayına gelince, bence kadıncağız kendisi bile durumun içinden çıkamamış; ben 1. kitapta bu işi kotaramayacağım diyerek koyvermiş, 2.'ye ve 3.'ye saklamış kendini. Her ne olursa olsun, 2. kitabı daha fazla keyif alarak okudum ve 1. kitabın çevirisinde yer alan ısrarlı yazım hatalarının da azaldığını gördüm.

Kahramanlar yine Peeta ve Katniss. Haliyle bu kitapta kendilerini daha fazla tanıma fırsatı buluyorsunuz. Yalnız Katniss'in bunca derdin arasında bile yeni yetme sevdalı halleri insana batıyor sanki :) Ayrıca bu ikili dışındaki karakterlere de daha fazla değinilmiş.

Kitaptaki kurgu kesinlikle ilkinden daha başarılı. Düşündüm de sadede gelip olaylardan bahsedemiyorum çünkü ikinci kitap açısından yapılacak özet, filmin sonunu söylemek gibi olacak! Sadece daha isyankar, daha akılcı ve daha eğlenceli diyerek noktayı koyayım.

ÖTE (Sevgili'ye...)

KADIN; Dalgalı saçları uyumaktan düzleşmişti. O kadar çok uyumuştu ki bu kadar uzun süre yatakta kalmasının bedelini tutulmuş bacaklarını ve belini bütün gün elleri ile ovuşturarak ödemek zorunda kaldı. Ovuşturma kısmı çok da zor değildi. Asıl zor olan bu haldeyken bile O'nu düşünüyor olmasıydı... O'nu! Hayatının düzlemini yerle bir eden Adam'ı. Duruşunda, bakışında, hayata işlenişinde tüm acımasızlığı ve tüm şefkati ile yanı başında olan o erkeği... Uzun zamandır rüya göremiyordu, eksikliğini hissediyor, her gece bu umutla uyuyordu. Tek başına... Önceleri; -di li geçmiş zamanlarda güzel senaryolar gibiydi rüyaları. 'Tortilla' diye bir ırk bile yaratmıştı! Tortellini denen yemekten etkilenmiş olabilirdi isim anneliği yaparken? Bu ırkın gözleri yeşildi fakat insanların arasına karışabilmek ve onları kandırabilmek adına kahverengiye dönüştürebiliyorlardı. Küçüklüğünden tanıdığı "Ninja Turtles"dan bile etkilenmiş olabilirdi bu fikri yaratırken. Çünkü onlar da yeşil renkliydi! Bu rüyadan sonra yaratıcılığın cezbedici yanını görmüştü. Bu yüzden mutlaka bir gün ya bir ses ya bir şarkı ya bir kitap ya da bir iki dize yaratmaya söz vermişti. Hayat farklı şekilde ilerledi, o tüm bunlardan önce koskoca bir AŞK yarattı! İnsana bahsedilmiş en güzel ve en acı hikayeyi... Bir süre sonra düşüncelerin derin denizinde boğulmaya başladığını fark etti ve onları yuvalarından kovarak kendi kendine söylenmeye başladı: Kızım neyine senin bu kadar uyumak! Tabii normal koşullarda sabahın altı buçuğunda uyanmam, duşa girerken saatimi kurmam, ha bir de çıkınca üşümemek için şu çirkin görünümlü ısıtıcıyı açmam gerekiyordu; mevsim kış. Ama ben naptım? Kırk yılın başı birazcık fazla uyuyayım dedim. Yok yok bundan sonra bildiğimden şaşmam. Bu günü böyle başlamıştı...
*****
ADAM; Aynı saatlerde düzlem şaşırtan Adam horul horul uyuyordu... Olabildiğince yalnız ve uzak bir yerde. İçilmiş sigaraların küllüğü aşan izmaritleri, boğuk, yaldızsız, dumanlı hava ve bir de uyurken asla kapamayıp kısık bıraktığı güneş kadar yakıcı balon ampülü en çok göze çarpanlarıydı odasının. Yalnızlığı fazla severdi çünkü başka türlüsünü bilmiyordu. Bu yüzden onu yalnızlıktan çekip koparan şu ufak tefek Kadın'a, kendine ettikleri için kızgındı. Rüya görmezdi, tek bildiği kabuslardı. Taa ki onunla uyuduğu güne dek... Kadın'a sarılarak uyuduğu ilk gece şaşkınlığından ona uyku hali ile yumruk atmıştı ve yıllar sonra ilk defa güzel bir rüya görmüştü. Kadın n'olduğu şaşırmış ama yine de sevecenlikle O'na sarılmaya devam etmişti. Böyle yapmamalıydı, bu yüzden bin kez daha aşık oldu Kadın'a. Anlayışına hayran olmuştu; bugüne kadar neler yaşadığını bilmediği halde nasıl olur da yumruğunu yedikten sonra bile hala sarılabilirdi bu yaralı bedene. O kaçsın diye çok uğraştı, bu şeyin illet bir aşka dönüşeceği başından belliydi; kendisinden ve kadından korkuyordu. Öfkelendi. Onu sevdiği için... Yıllar sonra bir insanı düşlediği için... Hem kendine, hem O'naydı öfkesi. Uyandı, Kadın'ı düşlemeye başladığını fark edince söylenmeye başladı; Oğlum neyine senin aşk? İnsanlara hala güvenebilir misin... Peki ya yıllardır kendimi çevrelediğim zırhımı nereye kaldırıp atacağım? Zırhım ağır, zırhım çepeçevre! Hayır güvenmeyeceğim, daha önce de bunu denedim! Son seferinde aldığım yara vıcık vıcık oldu, çok zor kapandı; kendime esaslı bir sözüm var. Bu Kadın da neyin nesi, ne hakla ilmeklerimi çözmeye yeltenir?! Yok yok bundan sonra bildiğimden şaşmam Bu günü böyle başlamıştı...
*****
KADIN VE ADAM; Birbirlerinden bağımsız düşünüldüklerinde bağdaştıramayacağınız bu iki insan (beli tutuk kadın ve düzlemi yerle bir eden adam) bir arada ve yan yana dururken iki paralel kenar gibi üst üste, aynı düzlemde giderlerdi. Yaptıkları her şeyi daha fazla yapmak ister, yetinemezlerdi. Sarıldıkça sarılır, göz kapaklarına, kirpik uçlarına ve ayaklarına varıncaya dek öperlerdi birbirlerini. Ayrılırken yanağa kondurulan öpücük sonrası ise sanki hiç birlikte olmamış gibilerdi. Uzak, çok uzak, en uzak! Bunu bildiklerinden olsa gerek, birbirlerine karşı duydukları bu illet aşktan kurtulmak istediklerinde göz göze gelmemeye hatta karşı karşıya kalmamak için kaçmaya başlarlardı. Ne vakit özlem dayanılmaz hale gelir; o vakit bahaneler bulunur, görüşmek için yeni bir sebep yaratılırdı. Mesela kadın, adama sevdiği bir objenin minyatür ya da devasa bir versiyonunu alır, adam ise genel olarak kadınla "bir şey konuşmaya" gelirdi. Her ikisi de mütemadiyen "gideceklerini" ya da kendilerini "öldüreceklerini" söylerlerdi. Dolayısıyla artık "ölmek" ve "gitmek" fiilleri de onlar arasında kalakalmış, inandırıcılıklarını yitirmişlerdi. Kelimelere de etmediklerini bırakmadılar sonunda! Yine de her seferinde küçük de olsa korkuları olurdu yapılacağına dair. Aslında cesaretle ilgiliydi mesele. Ölmek için cesur, gitmek için vicdansız olmak gerekiyordu. Kadında, ölmek için gereken cesaret yoktu. Adam da gidecek kadar vicdansız olamamıştı şimdiye kadar. Kelimelerle sıradan bir aşka benzeyen bu şey, aslında o kadar da sıradan değildi. Kadının hayatına sinir krizleri, adamın hayatına onulmaz bir dengesizlik musallat olmuştu. Aslında bu güçlü tutkuydu onları hasta eden. Kaçarken yakalanmak, yakalanınca yeniden kaçmaya başlamak... Kaçamamak... Yakalanamamak...
****
ADAM VE KADIN; O gitti ve kadın öldü. Kendimi öldüreceğim diye atıp tutarken böyle öldürülmesi sürpriz oldu. Öldürür fakat öldürülemezdi. Kurşun geçirmezdi bedenini saran deri. Öyle sanıyordu. Sertleşip soluklaşmış, delik açılamaz bir kılıftı. Kadın bembeyazdı! Bir bedenden ibaret, beyaz bir et parçası! Çektiğiniz yere gelen, orada duran, durup bakan...Ve itelediğinizde gidebilecek kadar da suskunlaşmış. Isırınca kütürder, mideyi ekşitir, belli zamanlarda ortaya çıkar, kısa süreli kalır ama yine de can çektirirdi. Bir gün! Bammm! Beyninden vuruldu! Bu acıya değerdi! Şimdilik kanamıyordu. Küçük iğneler batıyordu tüm uzuvlarına. Acısı değil; eziyeti olmalıydı bu AŞKın! Birlikteyken zeka testi yapmışlar ve kadın "süper zeka"lı çıkmıştı; belki delilik sınırında. Bu yüzden adam onu beyninden vurdu; en güçlü yerinden... Ki bir daha dağılanlarını toplayamasın. Bundan sonrası bekleyişti; en son beyin ölümü gerçekleşirdi ama bu sefer tersten işlemişti süreç. Beyninden vurulduktan sonra organlarının çürümesi, dilinin sus pus olması, gözlerinin kapanması ve kalbinin büzüşerek yok olması gecikmedi. Böylece, uzun ya da kısa olup olmadığı tahmin edilemeyen bir bekleyiş başladı. Daha ne kadar tutunabilecekti yer yüzünde?
*****
BEKLEYİŞİM; Uzun zaman geçti böyle. Yaz geldi, bahar bitti... Nice kelebek öldü. Benimle kalması için mevsimler tükendi. Bazen durup öyle bakardı ki o bakışla boğulurdu tenim. Bakışıyla çok defa yaraladı beni. Gözlerinde donuk bir renk olurdu bazen, yeşil mi kahve mi çözemedim hiçbir zaman. Oysa o gözlerle çok defa kuşatılmıştı etrafım. Vücudum o gözlerle yıkandı defalarca. Şimdi düşünüyorum da onun gözlerinin herhangi bir rengi yoktu. Sadece gördüğü çirkin sahnelerin kiri bulaşmıştı üzerlerine... İşte o yosun tutmuş kötü hatıralardı gözlerini yeşerten ve o pis yalnızlığın tortusuydu kahveyi içine katan. Bu yaşanmışlık yüzünden bu kadar güzellerdi. Bunu benden başka kimse anlayamazdı... Yoksa rüyamda gördüğüm ırktan mıydı? Buna mı işaret ediyordu beynim? Gözleri değdiği yerde delikler açardı. Gözleri özenle söylenen şarkılar gibiydi. Lena Chamamyan sesinden hüzünler... Gözlerini seviyordum! Mesela burnu! Burnu kimileri için çok güzel olmayabilirdi ama benim hayatımda gördüğüm en güzel tepecik orada saklıydı. Yüzüne denge ve derinlik katıyordu. Burnunun yüzüne bitiştiği noktada kalan küçücük boşluğa konmuş kelebek olurdum. Kanatlarımla öperdim onu! Her an ölmeye hazır, nazik ve zariftim... Bir adam burun deliklerinin içine varana dek sevilir mi! Burnunu seviyordum! Neden bu kadar güzel kokardı, kendimi soluksuz ve kimseye ıslık çalmadan onun kucağına nasıl bırakabildim. Hiç tanımadığım zamanlarda bile üstelik! Bir gecenin kuytusunda sadece gözleri görünen baykuşlardan kaçıp ona sığınmıştım, mis kokardı her daim. Böyle bir koku benden başkası tarafından keşfedilmemişti yer yüzünde! Çünkü bu koku ancak benim kokumla birleştiğinde açığa çıkıyordu. Muhteşem bir birleşim, tenlerin engellenemez kavuşumu! Yer yuvarlağı başka bir uçta kalırdı koklaşmaya başladığımızda. O merkezden çıkılamaz, başka yere bakılamaz, başkası düşünülemez ve buna çare bulunamazdı... Kokunu seviyordum! Ellerin ve ayakların ya da... Bu kadar erkeksi bir bedende böyle bir kusursuzlukla var olmamalılardı; tezatlarına bitiyordum! Kalbime vurularak yerini sağlamlaştıran her çekiç darbesine araç olan sayısız suç aletlerin ellerin ve ayakların. Hep öptüm hep, nefes almadan, gözlerimi açmadan, söz söylemeden! Ellerin öyle sahipleniciydi ki tutar, kavrar, acıtırdın hatta. Ayakların yere sağlam bassın isterdin. Ve sol memenin altında duran bir matemdi kalbin... Önce göstermedin, durdun, bekledin, haklıydın. Kapını tıklattım, çok kere bekledim; bir oyayı işler gibi, yeni düşler kurar gibi sabırla. Biliyordum, şimdiye kadar görmediğim bir kıymetli hazineydi gömdüğün içeri... Sonraları bu kalbin başkalarının yanından defalarca kez kaçıp bana geleceğini bilemezdim... Kalbini anlatmaya çalışırken sözler kaçıştı, yekpare kaldım bu susuşta.

Matemini seviyordum! ***

18 Şubat 2010 Perşembe

İstanbul Huyları



İzmir'den İstanbul'a iş icabı hemen hemen ayda bir kez gidiyorum. Kendime bazı huylar edindim. Efendim şöyle ki;



  • Her gidişimde kendime hedaaaye olarak kitap alıyorum.


  • Kadıköy- ÇİYA'da leziz yemekler yiyorum.


  • Kalan vakitte şuursuzca yürüyorum.


Bugün de İstanbul'daydım. Kısa ama şekerli bir gündü. Şöyle yaldızlı, parıltılı. Hava durumu değil bahsettiğim; ruh halim. Anlamsız bir mutluluk vardı bugün üzerimde.(niye -di'li geçmiş zaman kullanıyorum ki gün bitmedi.) Kendime bir 'akıl defteri' bile aldım. Hani ne bileyim, bazen aklıma bir şey geliyor, keşke küçük bir defterim olsa da şunu yazsam diyorum. Aklımda tutarım diyorum, sonra aradan zaman geçiyor, hokuz pokuz! Benim küçük aklıma düşen o şey dehlizlerimde boğulmuş, kaybolmuş gitmiş. Ziyan! Yazık günah diye bir şey var yahu! O yüzden gittim aldım en sonunda.


Kapağını gördüğüm an vuruldum, parasına puluna falan bakmadım bile.


İşte şu yukarıda görmüş olduğunuz afiş var ya afiş, hıh işte o benim defterimin kapağı! (Kendimi işportacı gibi hissettim , "abilerim ablalarım, şu elimde görmüş olduğunuz defterr") Kısacası 'Aristide Bruant, Dans Son Cabaret' diyorum! Bunu söylerken de şöyle gırtlaktan bir kqqaabaeee diyorum haberiniz ola! Fransızca mı? Yoo ben bilmiyorum. Yalnız oldum olası içimden bir Fransız çıkmasını bekledim durdum. Öyle olmasa neden bana 'French chick' desinler ki ya da neden ben Fransız filmlerini yöremden bir tat almışçasına izliyor, hoşlantı duyuyor ve dahi etkileniyorum. Yanlış anlaşılmasın Fransız olayım diye bir derdim de yok! Neyse yahu nerden nereye geldim. Kısacası her zaman sanal alemin yollarında dolanmak olmuyor, arada elle de bir şeyler yazmak lazım. Artık defterim var ona göre! Beğenmeyeni kapaktaki amcaya dövdürtürüm.



Gelelim ÇİYA hadisesine;

Bu ÇİYA macerası bir kaç ay önce başladı. Yine bir İstanbul vizitemde sorup soruşturup, kendi çapımda gerçekleştirdiğim kamuoyu yoklaması neticesinde yolum düştü ÇİYA'ya. Şöyle yerel takılalım, hem nezih hem lezzetli hem de can olsun diyorsanız mutlaka gidin derim. Kadıköy'de balıkçıların olduğu çarşı kısmında iç taraflara doğru bir lokanta ÇİYA. Lokanta deyince salaş bir yer sanmayın.(salaş mekanlara dair de bilgiler sunarız ileride, belki, galiba, ıııı vakit olursa diye yuvarlayalım!) Lokanta kelimesinin bugünkü konumunun sebebi de "esnaf lokantası" lafının dillere pelesenk olmuş olmasıdır, söyleyeyim bak. Ama "restoran- restaurant" da ayrı bir saçmalık yani! O kadar da Fransız olmadım daha, orada duracaksın! Şimdiye kadar ÇİYA'da; muhammara, humus, yuvalama, sakız ağacı filizi, yoğurtlu buğday, altı cacıklı yeşil sarmısak yemeği, sarmısak aşı, falafel, içli köfte, biberli ekmek, kısır, zeytin taratoru (adına emin değilim), künefe ve katmer yedim. Ya ŞAHANE!!! Gidin, yiyin arkadaş!



Aldığım kitaplar ise;

Ece Temelkuran- Muz Sesleri (Artık çok merak ettim, herkes övdü övdü, benim neyim eksik okuyayım.)

John Berger - A'dan X'e (John Berger her zaman muhteşemdir...)

Kitaplarla ilgili okuduktan sonra yorum yapmak istiyorum. Çünkü şu an için okuma önceliği olan başka kitaplarım var. Açlık Oyunları çılgınlığının ikinci kitabını; "Ateşi Yakalamak" ı okuyorum.




Son olarak akıl defterime yazdığım satırlarla kapayayım:

Koca şehir! Yine cücüğünü yiyemeden gidiyorum. Bir rakı içemeden, iki gıy gıy duyamadan, delilerini, berduşlarını göremeden, seninle iki kelam edemeden...




Bana bunu neden ettin Cihan Okan!

Cihan Okan! Keşke "Yine mi Çiçek" in üzerine hiçbir şey söylemeyeydin! Neden şimdi bu anlamsız karım, karıcığım, gülüm, çiçeğim içerikli şarkılar... O şarkıdaki ses, bir efkarlı güzel adamdı. Yüzün yok, sesin vardı. Her dinlediğimde Duvara Karşı'nın zeytinyağlı biber dolma sahnesi gelirdi aklıma. Yazık oldu, işin en kötü tarafı artık yine mi çiçek şarkısını da eskisi gibi dinleyemeyeceğim, en çok buna üzülüyorum!

Tanımayanlar için dipnot: Cihan Okan, bildiğim kadarıyla Sezen Aksu tayfasından ve perküsyon minvalinde katkı sağlar. Bir de benim bu adamı gözüm nereden ısırıyor, nereden ısırıyor diyordum ki bugün gazete okurken gördüm, meğer "Savcı" diye bir dizi varmış bir zamanlar da o dizideki Savcı rolünü oynamışmış.

Açlık Oyunları- 1. kitap


Bir üçlemenin ilk kitabı olan Açlık Oyunları aslında fena olmayabilecek bir hikaye üzerine kurgulanmış bir bilim kurgu roman. Bana göre işin "bilim" ve "edebiyat" yönü çok baskın değil. Kitabın bazı bölümlerinde bir çocuk kitabı okuyormuşum hissine bile kapıldım. (Bazen çocuk kitapları okumak da iyidir gerçi.)


Olayın özü şu; Panem ulusu, on üç mıntıkadan oluşmakta iken mıntıkalardan bir tanesinde çıkan isyan sonucu on üçüncü mıntıka Capitol tarafından tamamen yok edilmiş ve geriye on iki mıntıka kalmıştır. Capitol, on iki mıntıkadan oluşan Panem ulusuna, gücünü, otoritesini ve onlara her an neler yapabileceklerini hissettirmek; hatta hiçbir zaman unutturmamak niyetindedir. Bu nedenle her yıl bir şenlik süsü verilerek Açlık Oyunları adında bir vahşet senfonisi düzenlenmektedir. Açlık oyunlarında her mıntıkadan 18 yaş altı bir erkek ve bir kız çocuğu kura ile yarışa katılmaktadır. Bu oyunda hayatta kalan ise oyunun galibi olmakta ve mıntıkasına daha iyi bir hayat kazandırabilmektedir. Romanın kahramanı Katniss'in (ve Peeta'nın) Açlık Oyunları'nda yaşadıklarının anlatıldığı bu kitap; özünde, despotik rejimlerin kapalı bir eleştirisini içeriyor ama pek sağlam bir eleştiri olmuş diyemeyeceğim. Bunu yaparken işin içine siyaseti ya da felsefeyi çok fazla karıştırmıyor, yüzeysel kalıyor bu yüzden de çerez bir kitap bence. Edebiyat yanı da baskın olmayınca çıtır çerez haline geliyor! Bir de kitabın Türkçe çevirisinde o kadar çok yazım hatası var ki okurken bunlara takılmaktan dikkatim çok dağıldı. Kitabın sonlarına doğru hatalar iyice çoğaldığından herhalde çevirmen artık sıkılmış, bir an önce bitirmek istemiş diye düşünmedim de değil!


Velhasılıkelam çok daha iyi bilim kurgu romanlar okuduğumdan olsa gerek; Suzanne Collins'i haftanın rüküşü seçiyorum. (Şimdi bir yola başladık diye diğer iki kitabı da okuyacağım. Bakalım fikrim değişecek mi!)