dd

30 Nisan 2010 Cuma

NoCo(2) Cehennem

"Cehennem para babalarının icadıydı; amacı, yoksulların dikkatini mevcut sefaletlerinden saptırmaktı. İlk olarak bundan bile daha beter bir durumda olabilecekleri tehdidini sürekli yineleyerek. İkinci olarak, itaatkar ve sadık olanlara, başka bir hayatta, Tanrı'nın krallığında, bu dünyada servetin satın alabileceği bütün her şeyin, hatta daha fazlasının onların olacağını vaad ederek.

Cehennem korkusu olmasa, Kilise'nin gösterişçi zenginliği ve amansız gücü, açıktan açığa sorgulanabilirdi çünkü kutsal kitabın öğretileriyle açık bir tezat oluşturuyordu.

Cehennem servet birikimine bir nevi kutsallık ihsan etmiştir.

Günümüzde cezalar mertebe atlamıştır. Öte dünyadaki cehennemi hatırlatmaya gerek yoktur artık. Dışarıda bırakılanlar için bu dünyada bir cehennem inşa edilmektedir, tam da aynı şeyi ilan etmek için: Ancak zenginsen hayatta olmanın bir anlamı vardır."

Xavier'in mektubundan...
John Berger- A'dan X'e

Talihsizlik Vol.2

Anadolu kırsalındaki erkeklerin gece yolculuklarına çıkmadan önce geçici süreli kısırlaştırılması için imza kampanyası başlatmayı düşünüyorum!Bu kadar talihsizlik insanın başına 2 kez üst üste gelmez, gelemez, gelmemeli!!! 2 gün, 2 berbat tecrübe ile noktalandı. Dün gece ile birlikte zirve yaptım, yakında jübilemi yapacağım! Mümkünse beni bir daha böyle yolculuklara göndermesinler ya da madem gönderiyorlar ardından psikolojik destek temin etsinler. Başımdan geçenleri tümüyle anlatsam kimse inanmaz zira ben bile inanamıyorum!

Son tahlilde Anadolu erkeği ile ilgili gözlemlerim aşağıdaki gibidir;
* Karşısındaki insanla herhangi bir uyumu olup olmadığını önemsemiyor.
* Karşısındaki insanı taciz edercesine beğenisini ifade ediyor.
* Karşısındaki insanın hayatında biri olup olmadığı, evli, nişanlı ve sair bir şey olup olmadığı hususlarını hiçbir şekilde umursanmıyor.
* "Ismarlamak" konusunda oldukça ısrarcı!
* Bir kadın gece yolculuğu yapıyorsa, onlar için potansiyel gelin adayı!
* Yaklaşımları normal olmadığı için psikolojiyi bozuyor.
* Siyah eşofman altı ve siyah deri ceket cinsel dürtülerini artırıyor.

Ben böyle "Anadolu erkeği" gibi ırkçı yaklaşıma varan betimlemelerden ve bu tip genellemelerden oldum olası kaçındım ve hoşlanmadım. Bana da bunu yaptırdınız ya size gerçekten helal olsun, alnınızdan öperim! Üstelik, 24 yılını Ankara'da geçirmiş bir İÇ ANADOLU insanıyım.

Gözünü sevdiğimin İzmir'i, seri katilinle de kasabadan bozma şehirliğinle de seviyorum seni!

29 Nisan 2010 Perşembe

Ailen Normal Değilse Senin de Normal Olman Beklenmemelidir

Annemin ve babamın da normal olmadıklarını an itibarı ile kavramış ve kabullenmiş bulunuyorum. Evet evet kesin kararım, zor bir süreçti ama pes! Bir nev'i Adams Family formatı. Bu arada ne şekerli bir şeydi Adams Family, deli işiydi, özlemişim!

İnsan niye bugün ameliyat olacakken Cuma günü oluyorum deme ihtiyacı duyar ki...

Bizim aile böyle kendi iç dünyasında bir gizem bulutu üflemiş vaziyette. Uzağım diye mi yapıyorlar ki... İzmir'de cinnet geçirmeyeyim diye mi. İyi de ben bugün kalkıp gelecektim yanınıza belki, belki sürprizim olacaktı ! (ki olacaktı bilet bulamadım!)

Ha başka bir komedi, neymiş, annem seri katili benden saklamış. :) Bak bu işin bokunu çıkarmak oluyor artık çünkü ben de seri katilin son cinayetinin olay mahallinin bizim büronun önü olduğunu annemden saklamıştım. :-) Fakat benimki anneminki kadar saf(!) bir çaba değil en azından.

Babam yılın yarısında Van'da, ben her daim İzmir'de, annem Ankara'da, kardeşim de Karadeniz dolaylı Ankara'da yaşıyor. Ne kadar normal bir aile olabiliriz ki bu durumda. Oysa bundan bir kaç yıl öncesine kadar böyle bir hayatı tahayyül bile edemezdim. Anneme söylemiştim, yaş 13 civarıydı.

-Anne!
-Söyle kızım?
-Bak söyliyim ben 26 yaşımda ayrı eve çıkarım.
- Peki kızım.
- Ne yani izin verdin mi?
- Daha 13 yıl var tartışmayalım.
- İyi o zaman görüşürüz. Bu sözünü hatırlatırım!

Hayat tuhaf bir oyun oynadı. Yaş 26'ydı ve ayrı eve çıkmak bir yana dursun, ayrı şehre bile göçmüştüm. Bir deli düşün ardından koşarak çiçek bahçelerine!
Denizin kokusuna kanarak. Başımdan neler geçti ve ben iyi ki kanmışım! Yalnızlığı severim, bir o kadar korkarım da. Yabanileştim bu gerçek!

Şimdi dönemiyorum.

27 Nisan 2010 Salı

Vaziyetler

1-) Babam, Cuma günü ameliyat olacak...
2-) Bugün bitirmem gereken "kesin süre"li işi bitirdim ve mutluyum!
3-) Adliyede bir kısım insanlar asabımı bozuyor, beni de bozuyor!
4-) Burnu açık ayakkabı içine ince naylon çorap giyen kadınlardan hoşlanmıyorum. Benim için, hacı terliğini havlu beyaz çorap ile giyen amcalardan farksızlar ve ben o çorabın önden görünen dikişine tiltim.
5-) Kafam karışık!
6-) Nisan ayının ÜFE oranını öğrenmem lazım. (tcmb.gov.tr)
7-) Demli çay içmek istiyorum. Adliyenin ve büronun çayını sevmiyorum.
8-) Sigara içmemek için kendimle savaşıyorum.
9-) Bir seri katil ile aynı şehirde yaşamak ve son cinayetin büromun dibinde olması, katilin bulunması için güvenlik kamera kayıtlarımızın izlenmesi çok tuhaf ve sırtı üşüten bir his!
10-) Annem bunu duyarsa kendini öldürebilir.
11-) Neden babamın yanında değilim... :-(

26 Nisan 2010 Pazartesi

Di-cı-tıl Vööörld


Bugün bir müvekkilimiz bana (İNANILIR GİBİ DEĞİL AMA) dijital tesbih hediye etti! Aynen yukarıda görmekte olduğunuz, yüzük formatında da kullanılabilen, sayacı ve sıfırlayıcısı olan, çılgın bi' şey! Yalnız benimkisi yeşildi. (Elden çıkarıp o minvalde bir sevdiğim şahsiyete hedaye ettim ben de napayım!)

Dicıtıl tings vil çeync dı vörld! Tamam mı yeni sloganımız bu. Ha bu arada tesbihin de dijitalini yapmışlar bu apayrı bir başlık oluşturabilecek kadar möhim bir konu kanaatimce. Öteliyorum o nedenle. Aman yarebbim her şeye ayak uyduruluyor, eksik kalınmıyor, bak dijitaliteye(bunu şimdi uydurdum ne iğrenç kelime oldu) de ayak uydurdu adamlar, siz daha yerinizde sayın!

Hediye! Banaaaa! Tesbiiih hem de dijital!!!

Hali ile elime aldığımda ilk tepkim; "bunla yapınca geçerli oluyor muymuş?" gibi abuk bir soru sormak olabildi. Zira o an basiretim bağlandı. Hani geçerli yerine "caiz" falan demem duruma daha uygun düşerdi galiba. :-) Yani tamam bu küçük ve çitlembik "yeşil" hediyenin içindeki güzel hissiyat ve hediye verebilme yetisi bakımından baktığımda, adamcağızın yaklaşımı gerçekten takdire şayan ama birader hediye vermenin de bir tarzı, bir üslubu, bir adamına göre muamelesi vardır. Tipe bak çay demle. Bana bu mu hediye edilir! Yar beni, yar beni ille de yar OYAR beni derim başka da bir şey demem bu işe!



Ayrıca bir başka müvekkilimiz de ayakkabı imalatçısı ve illa bana ayakkabı yapmak istiyor. Hayır ben adamın ayağımla böyle bir münasebete girmesini istemiyorum! Beni her gördüğünde ille de ayakkabı yapacam (evet yapacam!) diyip duruyor. Neyim ben Külkedisi falan mı?! Ah hiç işim olmaz. Neyse şu sıralar duruldu, unuttu beni.


Benim yurdum insanı, aslında şeker şerbettir yahu. Hediye vermeyi sever. İlla ki sevgi gösterilerinde bulunmak ister. Yalnız insan almak istemediği bir hediyeyi alınca da bu durum, bünyede kızamığa sebep oluyor. Artık adama ne hissettirdiysem bana şu dijital tesbihi hediye etmeyi uygun gördü. Huşu hissi ve huzur vermiş olabilir miyim? Bu fena değil aslında. Bu arada oda arkadaşıma da aynısından vermiş olması beni azıcık da olsa rahatlattı. Zira oda arkadaşım da alkol ile münasebeti benden hallice olan bir arkadaş. :-)

Bu tonton hediyeyi unutmamak adına bu yazı ile ölümsüzleştiriyorum. Selametle! :)

Bir Aşk Mektubu

Bir hükümlü düşünün.
Eşcinsel.

Hemcinsi olan sevgilisine yazdığı mektupta "aşkım" dediği için "ahlaksızlık" ile suçlandı, mektupları yasaklandı.

Ardından ilmeği boynuna geçirdi ve sadece sevgilisine "aşkım, keşke yanında olsaydım!" diyemediği için ölmek istedi.

Kaç aşık, sevgilisine "keşke yanında olsaydım" dediği için "ahlaksızlık" ile suçlandı?
Kaç aşık, sevgilisine "keşke yanında olsaydım" diyemediği için boynuna ilmeği geçirdi?

Hükümlü o gün sayımda bulundu, ölmek üzereydi, 3 gününü hastanede geçirdi. Belki sevgilisine kavuşmanın naif umudu ve hayali ile...

Bir üstad aşka saygılı, güzel bir dilekçe yazdı.
Yargıca "homofobiye" teslim olmamanız dileğiyle diye seslendi...
O yargıç, "homofobiye" teslim olmadı.
Hükümlü artık, hemcinsi olan sevgilisine "aşkım" diyebilecek mektuplarında...
Bir eşcinsel de sevebilecek.
"Eşcinsellik serbest ama aşk yasak" olmayacak!
Bu umut aşıklara küçücük bir özür ve hediye olacak.

Bu gerçek hikayeyi bu kadarcık yazarken aklıma bir şeyler geldi;
Sean Penn-Milk (The Story of Harvey Milk) filmi...
Umay Umay- Aşk mektubu şarkısı...

Aşka selam olsun!

25 Nisan 2010 Pazar

Bilim Kurgu Sadece Bilim Kurgu Değildir!

(Bugün tembellik yapıyorum ve BK ile ilgili eski bir yazımı alıntılıyorum- 2006 yılında yazmıştım çok mu eski olmuş :)- , aksi takdirde zavallı blogum benim çöküşümü izlemekten öteye gidemeyecek.)





Bir tanım alıntılayarak başlayabilirim; "Bilim kurgu (veya bilimkurgu), yakın ya da uzak gelecek ile ilgili hikayelerin bugün mümkün olmayan bilim ve teknoloji unsurlarını kullanarak oluşturulmasıdır. Bilim kurgu bazen geçmisi de kurgulayabilir."denmiş tr.wikipedia.org adresinde, bu benim 2 saniye içerisinde bulduğum bir tanım; hem basit hem de açık şekilde ifade edebilir bilimkurgunun özünü. Ancak tam anlamıyla anlatmaya yetmez.



Bilimkurguyu yaratmak kolay iş değildir; iyi bir bilimkurgu eseri, ciddi bir çalışmanın ve akla dayanan hayal gücünün ürünüdür; öyle olmak zorundadır. Yaradılışının özünde akıl ve hayal gücü yattığından değerlidir, zorlu bir sürecin ardından doğar. Çünkü olmayan bir şeyi var etmek ya da olan bir şeyi farklı şekillerde tasvir etmek, üstüne bir de her sayfada/her karede bütünlüğü sağlamak, olanı direkt anlatmaktan çok daha zordur. Bir bilimkurgu eseri, yaratıcısının doğurduğu çocuktur. Çünkü karakterlerden mekana, olayların oluş şeklinden yüzlere her şey kurgulayanının elleriyle çizilmiştir ve onun aklından yansıyan hayalin gerçekle bütünlenişidir. Öyle bilgilerle ve hayallerle harmanlıdır ki, çoğaldığınızı hissedersiniz. Bilimkurgularda yer alan ütopya ya da distopyaların her biri esasen insana ve insan davranışlarına dairdir. Distopya hikayeleri, özünde despotik rejimleri esas alır. Distopyalarla, özellikle Amerikalı sanatçıların eserlerinde karşılaşabiliriz; distopyalarda çok büyük oranda ya Hitler Faşizmine ya da Stalin iktidarı dönemine göndermeler yapılır.


Bilimkurgular neredeyse hemen her zaman günümüz toplumlarını yansıtırlar. Düşüncenin, farklılıkların baskı altında tutulup, askeri bir diktatörlüğün ve "tek adam yönetimi"nin yarını ile ilgili bir çok bilimkurgu roman, öykü, film bulunabilir. Örneğin, Cesur Yeni Dünya...

Veya UFO, aslında çoğu zaman Sovyetler Birliği'nin sembolleşip bilimkurguya sıvışmış halidir; "bilinmeyen korkusu"... Amerika'nın, dünyanın ortadan kalkacağına dair bütün söylemi ve dahi paranoyak yaklaşımı Sovyetler Birliği üzerindendir. Zira Sovyetler Birliği nükleer güce sahipti, kapitalist batı dünyasına kapalı idi ve dolayısıyla her an Amerika için bir tehlike olarak görülmekte idi; güçlüydü ve bilinmiyordu. "Demir perde" sözcüklerinde dahi bu soğukluğun yansıması duyumsanır. Bunun kültürel üretimi de bizatihi Marslıların işgali ile vücut buldu; bilimkurgu eserlerinde Marslı olarak tasvir edilenler çoğu zaman Ruslardı; (elbette böyle bir şey bu öykülerde dile getirilmedi). Çünkü ABD nin paranoyak düşünde Sovyetlerin bilinmezliği, gelişmiş teknolojisi ve nükleer gücü elinde bulunduruşu, her an ABD iktidarına yönelmiş bir tehditti. Yani "Marslılar" her an "ABD dünyası"nı ele geçirebilirlerdi.

Distopya ve despotik eğilimlere örnek olarak da, Brazil, 1984, Ölüme Koşan Adam örnek verilebilir. Velhasılı kelam her ne kadar bugün mümkün olmayan "bilim ve teknoloji unsurları" kullanılsa da bunların kullanılması tek başına oluşturmaz/oluşturamaz bilimkurguyu. Altında ve dahi özünde güzel,değerli hikayeler yatar. İşte o hikayelerde bazen ve hatta çoğu zaman günümüz dünyasına dokundurmalar hissedilir; kanımca bilimkurgunun en çok zevk veren yanlarından biri de budur. Şayet bilimkurgu sadece uydurmaktan ibaret olsa idi; haydi bakalım ben de "pragmatik iskilip yöntemiyle konsantransit kiplenme" diye bir şey kurdum kafamda şimdi de bundan bir bilimkurgu eseri yaratayım, uyduruk da bir hikayeyle bütünleştirip en ünlü yazarlardan/senaristlerden biri olayım diyebilirdim. Fakat uydurduğum şeyi hikayeleştiremediğim sürece benim kurgum, bilimkurgu olmayacaktır!



İyi bilimkurgu ayakları yere basan bir şeydir! Bilimkurguyu yaratabilmek için farklı işleyen bir akla, hayal gücüne, kurgulama yeteneğine, kurgulananı izleyiciye/okuyucuya aktarabilme yetisine ve dahi aklıma gelmeyen pek çok şeye ihtiyaç vardır.

(Bu söylemim üzerine bir arkadaşım güzel bir açılım yapmıştı aynen araklıyorum; "D.'nin pragmatik iskilip bilmemnesi ile ilgili örneği çok çarpıcı, aslında. BK yazmak için gereken birikim bundan "biraz daha" fazla Asimov bir kimya profesörüdür örneğin. Heinlein'in sağlık nedenleriyle yarım kalmış bir matematik ve fizik eğitimi vardır. Philip K(indred) Dick namı diğer PKD oldukça ilginç bir hayat öyküsüne sahiptir. Dune serisinin yazarı Frank Herbert'ın kameramanlıktan vahşi ormanda hayatta kalma eğitmenliğine uzanan bir meslek geçmişi bulunmaktadır. Sıradan olmayan insanların yazdığı sıradan olmayan kitaplar.)



İşte bu yüzden bilimkurgu sadece bilimkurgu değildir. İçine bakmak, güzelliğini, özündeki hikayeyi görebilmek gerekir. Siz de bambaşka dünyalarda, “gizli bugünü/geçmişi/geleceği" görmek isterseniz bilimkurguya yanaşabilirsiniz. Bazı şeyler vardır yamacına gittikçe güzelleşir. Bilimkurgu da öyledir bir kere kapılırsanız güzelliğine, bir daha... vaz-ge-çe-mez-si-niz.

Gülmek


Bir arkadaşım uzak diyarlardan demişti ki; "Gülmek için var edilmiştir ağız, göz, kaş... artık ağlama!" Sanırım tam olarak bu nedenle ağlayınca hiçbir şeye benzemiyor; şekilsizleşiyoruz. Kalbimizi büzüştüren acı, göz kapaklarına da aynı etki ile tesir ediyor! Büzüştüm kaldım günlerdir, ne zaman bitecek bu iş anasını satayım!

Sevda kuşun kanadında!

Cem Karaca'yı hep sevdim! Daha da severim.Hele şu şarkı yok mudur. Nereden aklıma esti. Gecemin 12'si!

Sevda kuşun kanadında
İçersin de kanamazsın...
Ürkütürsen tutamazsın,
Ökse ile sapanla
Vurursun da saramazsın.
Hayat sırrının suyunu
çeşmelerden bulamazsın
Ansızın bir deli çaydan
içersin de kanamazsın.

Aşk ne ustam? Hayatın sırrı ne? . . .

Ne! Ne! Ne! Yüreğe aşkı koyan ne?
Hem sevda böyle güzel anlatılır mı insana...
Sonra ölür gideriz ardından!

24 Nisan 2010 Cumartesi

Yazıyoor yazıyoor nouvelle yazıyor!

OBEZİTEYE ÇARE BULUNDU!
Aşık olun, kazığı yiyin! Yemeden içmeden kesilin.

DÜNYA AÇLIĞINA ÇARE BULUNDU!
Aşık olun, hapı yutun! İştahınız kapansın.

KANSERE ÇARE BULUNDU!
Aşık olun, ızdırabını çekin! 30'unda kalpten gidin.

HIV'E ÇARE BULUNDU!
Aşık olun, eve kapanın! En hijyenik ortamınızda virüsten korunun.

SALAKLIĞA ÇARE BULUNAMADI!
Aşık olun, kazığı yiyin, hapı yutun, kolpayı görün, ızdırabını çekin, acıdan ölün, sonra kendinize gelip yeniden aşık olun iyi mi!...

Yani hiç huyum değildir ama kendime saydırasım var. Hunharca hem de! Pehhh! Şu aşağıdaki güzide eseri yaratan arkadaştan bir farkın var mı derseniz, bence ruhsal açıdan hiçbir farkımız yok. Kardeşimsin gel öpüjemm!

Zarafet

Aşağıdaki Audrey Hepburn fotoğrafı üzerine zarafet üzerine bir yazı yazmaya karar verdim. Bu öyle karar verince oluyor muymuş demeyin; deneyeceğim işte! :)

Yeni dünyanın en çok ve hızla yitirdiği şeylerden biri zarafet! Bu konuda kalıbımı basarım. Tendeki zarafeti, dildeki zarafeti, aşktaki zarafeti, doğadaki zarafeti, yürekteki zarafeti, ilişkilerdeki zarafeti, yaptığımız işlerdeki zarafeti, kısacası insan olmanın zarafetini kaybettik!

Çok acı bir kayıp yalnız, öyle hafife alınacak türden değil. Nedeni; şu zarafet deyip geçtiğimiz şey bizim bugünümüzün çirkinliğinin panzehiri olabilecek kadar etkili bir şeydi. Neden kaybettik biz bu şeyi;
Acele ettik arkadaş! Yaşamakta, yapmakta, gemileri yakmakta, her şeyde aceleci davrandık.

Öyle bir hal aldı ki...
Bir adam bir köşede bir kadınla nasıl düzüştüğünü anlatıyor diğerine,
Bir kadın evli patronunu bacaklarıyla nasıl cezbettiğini,
Bir çocuk öğretmenine nasıl bağırdığını,
Bir dolmuşçu parayı nasıl arakladığını,
Bir avukat müvekkilini nasıl başından savdığını,
Bir dindar bir eşcinseli hastalıklı olarak gördüğünü,
Bir aydın(!), kendi zekasını ne kadar üstün bulduğunu...

İçimizdeki tüm canavarları saldık etrafa! Üstelik de salyalarından hastalığı bulaştıracak şekilde. Hepimizden birer ısırık! İşlem tamam... Artık hepimiz insanlıktan çıktık!

Yukarıdaki satırlardan sonra googleda bir arama yaptım ve İskender Pala'nın zarafet ile ilgili bir yazısına rastladım. Hissiyat aynı, özellikle benim maneviyatımda "canavarlaşma" olarak değerlendirdiğim şey, Pala için de benzer duyguları hissettirmiş olacak ki aşağıdaki satırları dile getirmiş:

"Zarif olmanın ilk şartı hiç şüphesiz nazik olmaktır. Nazik olmanın ilk şartı da hatayı kendinde aramak. Konfüçyüs, insaniyeti tanımlarken “Kendine hakim olmak ve nezaketli olmak.” der. Bu bir bakıma zarafetin de tanımıdır. Çünki zarif kişi hiç kimseye zararı dokunmayan, bilakis kendisinden çevresine güzellik ve iyilik yansıyan kişidir. Zarafeti olmayan, nezaketle terbiye edilmeyen bütün varlıklar, gitgide canavarlaşır. O halde zarafet haddi aşmamak da demektir. Haddi aşan her şey çevresine zarar verir çünki."

Daha da salın canavarlarınızı, dünyayı daha da çekilmez kılın! Yapın bunu, daha da yıkın! Yıkın ki her şey yok olsun. Belki böylece yeniden inşa etmeye çalıştığımız şeyin içine zarafeti koymayı akıl ederiz...

Audrey sen ne yaptın?

Öpüşmek eskiden bu kadar zarif ve tutkulu bir şeydi.
Şimdi ise yapış yapış ve öylesine!

Bozuk

Karnım ağrıyor.
Karnım ağrıyorsa elleriyle karnımı sever ve geçer, başka yolu yok!
Sorunluyum evet, çürük elma gibiyim hatta. Ama elma hormonsuzsa çürür zaten. Çürümesin istenirse hormonlusu alınır, kofluğu da başından kabullenilerek...
Bir şey yemeyeli tam 28 saat oldu. Bilinçli bir seçim değil. Hatta gayet bilinçsiz!
Karnım ağrıyor diyorum!

20 Nisan 2010 Salı

Kanadım...

"Bir şey daha öğrendim. Bir vücudun beklentisi bir umut kadar uzun sürebilir. Seninkini bekleyen benim vücudumun mesela.
Sana iki kere müebbet verdikleri anda onların zamanına inanmayı bıraktım... A." (John Berger, A'dan X'e)


Ben de onların zamanına inanmayı bıraktım. Tam olarak bugün! Çünkü kanadım, yoksun artık. Seçimi kendim yaptım ancak her seçimde bu yola zorlayan gerçek ve hatrı sayılır nedenler vardır. Çoğu zaman ağzı bantlanır, cümlelerin anlaşılırlığı boğuklaştırılır böylece. Ama ses tam olarak susturulamaz. Ses, bağırmaya devam eder! Ses, gittikçe çoğalır bulduğu boşlukların arasından. Çığlığa komşu olur. Ağzını bantlamıştım sesin. Beklentim umut kadar uzun sürebilirdi. Umut kadar... Umudumu kırdın kanadım. Kanadımı kırdın!

Michael Travesser Kültü

  • İsmi Wayn Bent ama o bunu kendisine yakıştıramamış olacak ki "Michael Travesser" olarak değiştirmeyi uygun görmüş!
  • 1941 doğumlu, yani bildiğiniz "koca adam"! (Müridleri arasında çocuklar ve "koca adamlar" mevcut.)
  • Daha önce "Seventh-day" (7. gün) kilisesinin papazı iken 2000 yılında Tanrının kendisine mesih olduğunu ilan etmesi üzerine(!) müridlerini de toparlayarak New Mexico'da dünyayla bağları kısmen kopuk bir çiftlikte yaşamaya başladılar. (Internetleri var yani Zeki Müren de beni görebilir; sözlerime dikkat etmeliyim, sinirlenir , bir emir yollar beynime nüfuz eder, kendimi New Mexico'da buluveririm valla!)
  • Travesser'in kehanetine göre 31.10.2007 gece yarısı dünyanın sonu gelecekti.
  • Kehanet istediği gibi şekillenmemiş olacak ki ağız değiştirdi ve 31.10.2007 gece yarısından sonra bunun "vücut değiştirmek" anlamına geldiğini söyledi.
  • Pek çok kişi ve medya bu kehanetin sonucunun toplu intihar ile sonuçlanabileceğinden endişeleniyordu.

Bu adam ve müridleri hakkında yapılmış kısa bir belgeseli izleyerek bile narsizmin doruklarında, şizofreninin yamacında bir insan olduğunu gözlemleyebildim. Yalnız bu zararsız bir narsist değil! Son derece tehlikeli ve zararlı öyle ki ileride ismini "azılı seri katiller" arasında bile görebileceğimiz düşüncesindeyim. Bakışlar o vaziyette anlayacağınız... Kendisi mesih olduğunu, Tanrının ona bir takım emirler verdiğini -emirlerin çoğu da niyeyse(!) cinsel içerikli-, bu çiftlikteki yaşamları ile dünyanın kötülüklerinden arındıklarını iddia ediyor. Bunu yaparken erginlik yaşının altındaki genç kızlarla çırılçıplak, sereserpe yatakta yatmayı(bu bize aktarılan kısmı ama küçük kızların anlattıklarına bakılırsa bir cinsel birleşme söz konusu olmuş fakat sanırım adamın performansı fena olmayacak ki kızlar "o anda cennete girdiğimi anladım" falan diyor :)), 7 bakire ile ayin yapmayı da kendine mübah görüyor. İlginç bir fantezi doğrusu!!!

Adam resmen manyakça fantezilerini gerçekleştirmek adına din kisvesi altında, insanların din karşısındaki zayıflıklarını da kullanarak abukluğun ötesinde bir şeyler yapıyor. Oğlunun karısı ile bile cinsel ilişkiye giriyor. Adam bunu anlatırken oğlu başını duvarlara vuruyor, acı dolu gözlerle bakıyor ve kendisini aklamaya o kadar meraklı ki Tanrının bu emrinin acımasız olduğunu dahi ifade edebiliyor.

Ben daha anlatmayayım da siz şu tüyler ürperten videoya göz atın isterseniz...

http://video.google.com/videoplay?docid=3964870831468902847#

18 Nisan 2010 Pazar

Home(Yuva)



"Karamsar olmak için artık çok geç!"


'Home' fotoğraf sanatçısı Yann Arthus Bertrand'ın (yüzü cennet gibi) muhteşem bir ekiple yarattığı Dünya'ya, 'yuva'mıza adanmış bir belgesel. Luc Besson sağolsun filmin dağıtımını üstlenmiş.




'Home' yüz yıllardır kendi ellerimizle yarattığımız bir hikayenin kısa, ihtişamlı ve hüzünlü gösterimi. Olur ya izlemediyseniz mutlaka izleyin. Ben uzun süredir izlemek istiyordum fakat ancak bu hafta sonuna randevulaşabildik. :)




Bildiğim kadarıyla Home, internet üzerinden bedava dağıtıma da sunulmuş bir film. Çünkü amacı bilinç yaratmak ve bizlere kendi yaptıklarımızı göstermek. Bu nedenle de filmi en ulaşılabilir hale getirmek ekip için önemli bir misyon olmuş. En dolambaçsız yolu kullanarak artık harekete geçmenin zamanı geldi dememiz isteniyor. Şu hali ile anlattıklarım, çok klişe bir son dönem yapımı Hollywood filmini çağrıştırabilir. Ancak filmi izlediğinizde, altında Hollywood'unkinden çok daha sahici ve Hollywood'da olmayan şekilde samimi bir niyet yattığını göreceksiniz.




Kamera arkasında filmin müziklerinin nasıl oluşturulduğunu ve Bertrand'ın kuş yuvasına benzer ormanlık alanın içindeki kulubesini de görebilirsiniz. O kulubeyi gördüğüm an bu adam eşine az rastlanır güzellikte bir kırık dedim. Müziklere gelince Bertrand'ın yakın arkadaşı Armand Amar tarafından yaratılmış. Müzikler zaten adamı mest ediyor, Amar'ı çok severim. Duyguyu nasıl yansıtacağını çok iyi bilir. Bir de Bertrand'ın dediği gibi Dünya'nın müziğini de çok iyi bilir.




Uzatmayayım, izlemeyen kaldıysa izlesin.




http://www.yannarthusbertrand2.org/ adresinde Bertrand'ın muhteşem kareleri, bedava duvar kağıdı olarak bizlerin kullanımına sunulmuş. En azından bu fotoğraflar da size belgeselle ilgili fikir verebilir.



17 Nisan 2010 Cumartesi

Patos ve Cinsellik Teması

Patos reklamları inatla cinsellik teması üzerinden gidiyor. Başlarda bu kadar göze batmayan bu durum son reklamları ile tavana vurmuş vaziyette! İyi de birader, cips ve seks arasındaki bağlantı nedir! Neden ısrarla bu temadan vazgeçmiyorsunuz?!



Cips cinsel duyguları mı uyandırır?

- Alkol, sigara gibi sağlığa zararlı olduğu rivayet edilen şeyler cinselliği öldürdüğüne göre cipsin de olumlu bir katkısı olacağını sanmam!



Cips seksi bir şey midir?

- Cips düşündüğümde aklıma yağlı oluşundan başka bir şey gelmiyor. Yağ fikri de tam olarak şu anda bana pehlivanı çağrıştırdığına göre cipsin seksi bi' şey olması namümkün. (ya da ne mümkün!)



Cips yiyince seksi mi olunur?

-Aksine obeziteye giden yolda insanlık için küçük ama kendimiz için büyük bir adımdır.



Birilerinin Patos reklamlarının metin yazarlarına cips ile seks arasındaki tek bağlantının ikisinin de 4 harfli olup son harflerinin "s" olmasından ibaret olduğunu açıklaması gerekiyor. Cips ve seks arasındaki bağlantı bundan öteye gidemez. I am so sorry...



;)

13 Nisan 2010 Salı

Pastanbul



Of Allahım offf! Gecenin şu saatinde bana reva mı bu! Tam da spora başlamış ve "fit" olmak konusunda kendimle savaşarak derinn kararlar almışken. Nereden çıkıp geldi bu "Pastanbul" gece gece! Evim ücra bir köşede de değil ki şu tatlı isteğimi bastırabileyim. Hayır, bu "şey"lere tatlı demek hem ayıp hem günah! :) Bunlar resmen sanat eseri... Yapanın ellerine sağlık, gerçekten çok güzel bir iş çıkarmış. Nakış gibi işlemiş.


Pastanbul'u bu gece keşfettim. En kısa zamanda hediye etmek ve löpür löpür götürmek için bir sipariş vereceğim. Bu şaheserler kaçırılmaz! Olabilemezzzz!!!!
Ayrıntılı bilgi için: http://www.pastanbul.blogspot.com/

p.s.Keşke İzmir'de olsaydı da şu kurabiye&cup cake kursuna gidebilseydim. Nasıl içimde kaldı :(

7 Nisan 2010 Çarşamba

Yaşasın Yemek Yemek!

İşyerimin İzmir-Kemeraltı civarlarında olması nedeniyle "esnaf lokantası" kültürüm oldukça gelişti. Eee dile kolay 3 yıldır "esnaf"ın cirit attığı bölgedeyim; düşünüyorum da az bile öğrenmişim.

Bu akşamki konuk esnaf lokantam "Azcı"! Aslında "Azcı"nın bir başka adı var elbet ama tabelada yazan ismiyle sorsanız kimse bilmez. Çünkü orası herkes için "Azcı"dır.

"Azcı" da her şeyin azı söylenir. Çünkü diğer lokantalara inat, adamların azı bile; diğer tarafların tam porsiyonundan fazladır.

Burada mutlaka tadılması gereken şey balık çorbasıdır. Bu öyle bildiğiniz çin işi, japon işi bir balık çorbası değil; basbayağı Anadolu'nun bağrından kopup gelmiş gibi duran bir nev'i aştır. Benim babam Van'lı. Van'da ayranaşı vardır mesela... Bu balık çorbası denen şeyin adı da balıkaşı olabilirmiş bence :) İçinde yok yok! Yalnız olur da yolunuz düşerse ve hassasiyeti sinir bozan bir mide sahibiyseniz (benim gibi) sakın ha sakın çorbanızın üzerine yağ döktürmeyin. Aksi takdirde gününüzün devamını zulme dönüşebilir, bana küfürler saydırabilirsiniz. Ha zaten Azcı'nın en tipik özelliklerinden biri de yemeklerdeki bol yağdır. Her ne hikmetse kaç kere kıvranmışlığım olmasına rağmen her yeni seferde hiç düşünmeden yine Azcı'ya giderim.

Azcı'nın bir başka özelliği de fiyatlarıdır. Koca bir tabak balık çorbasını 5.50 TL'ye, sebze yemeklerini 4.50-TL'ye yiyebilirsiniz.

Esas enteresan mesele şu ki Azcı'nın önünde her öğleden sonra bildiğiniz kuyruk olur. Bu durum bölgedeki turistlerin ve yurdum insanının fazlaca ilgisini çeker. Çok sefer bu kuyruktayken "burası ne kuyruğu ki kızım" sorusunu yanıtlamışımdır. Aldıkları yanıttan ve gördükleri kuyruktan etkilenerek sıraya girmiş insanlar da yok değildir.

Lafın özü Azcı tuhaf bir yerdir. Aşırı şekilde salaştır. Sizi bir şekilde kendine çeker. Artık oraya gitmeyelim der yine gider; artık mantı yemeyelim der yine mantısını yersiniz. Kendine özgü yemekleri ve çalışanları vardır. Bazen adamı dövecek gibi muamele eder, bazen de cankuş kanka olurlar. :)

Balkabağının da yemeği olduğunu orada öğrenebilir, hayatta içmem dediğiniz balık çorbasının tutkunu ya da öğlen de işkembe mi yenirmiş canım demenize rağmen işkembeli nohutunun müdavimi olabilirsiniz. Azcı herkesi aynı masaya oturtan, kimseye muamele çekmeyen, has hoş bir yerdir.

Sonuç olarak Azcı'da az olan şey porsiyon değil, fiyattır!
Azcı'da dedikleri gibi "Yediğiniz ilacınız, ilacınız yediğiniz olsun!"

6 Nisan 2010 Salı

Bir ömrü burada geçirebilirim!


Taşındım! Bu sıralar böyle bir furya var. Cümlealem taşınıyor niyeyse?! Şu köşe, evin en sevdiğim noktası. Kuzum, domuz kumbaram, matruşkalar, akıl defterim ve hepsinden önemlisi kitaplarım. Beyaz bir kitaplıkla örtülüler. Eskiden beri beyaz bir kitaplığım olsun isterdim. O da bana evin kendi hesiyesi oldu. Yakında sığamayacak olsam da bu nokta evimin hep en sevdiğim noktası olarak kalmaya ve bizatihi hayatımın dip köşelerine temas etmeye devam edecek. Mutluluk bu olsa gerek! Heh.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Mod(a) Uyuz

Şu sıralar herkesin sıkça kullandığı "Kafkaesk" kelimesine iyice sinir olmaya başladım.
"Kafkaesf karakter", "Kafkaesk yazar", "Kafkaesk bunalım", "Kafkaesk tasvir"! Rahat bırakın Kafka'yı! Başlatmayın "Kafkaesk"inize!
***
Yazı dilinin de modası varmış meğer...

Bilenler Anlatsın

Zaman zaman soruyorum. Neden hep tavrına, tarzına, cümlelerine, şarkılarına, mısralarına, seslerine, içlerine, içe işleyişlerine bayıldığım insanlar eşcinsel? Yoo bunu bir yadırgama ya da üzüntü eşliğinde söylemiyorum. Şaşkınlıkla söylüyorum. Eşcinsellik duygusal yanı mı artırıyor, eşcinsellere farklı bir yerlerden bir gizli sır mı hediye ediliyor merak ediyorum? Sonraa, neden insanlıktan daha fazla nasip almışlar? Neden kimsede olmayan bir el değmemişlik ve asalet var. Hem erkek hem kadın ruhundan gizlice bir parmak bal mı çalmışlar? Kadının ve erkeğin eksik yanı eşcinsellikte mi tamam? Bu noktadan bir sonuca varamıyorum ama...

Kadın sadece kadınken ve erkek sadece erkekken insan olmayı mı öğrenemiyor acaba?
İnsan olmak için hem kadın hem erkek olmalı insan!
Ben sıklıkla düşünüyorum bunu...

Okumuştum-sevmemiştim!


Hamdi Koç-Melekler Erkek Olur
Hangi kitap bana bir şey katmadı desem, ilk sırayı kuşkusuz alır!
Bir yazarı beğenmediğimde silip atamıyorum, diğer kitaplarına da şans tanıyorum, o yüzden inat ettim bir gün mutlaka bir tane daha Hamdi Koç kitabı okuyacağım. Yine de oturmuş, yazmış. En azından durmamış üretmiş. Şimdilik okumuştum-sevmemiştim kategorimde.

Anne'ye!

Bir ev düşün,
İki göz bir oda!
İki gözden akanlar
Sığmaz oldu odaya...

D. 2008

4 Nisan 2010 Pazar

New York, I Love You!



Es geçtiğim, es geçmekle kendi maneviyatımda bilmeden büyük eksikliğe sebebiyet verdiğim şahane film! Ben eksik parçamı şimdilik tamamladım. Başka parçalarım da eksilecektir... Onları doldurduğumda yeniden haber veririm. ;) Görüntüler, birbiri ardına sıralanan küçük filmler, filmlerin arasındaki hissedilir ama gizli bağlantı, oyuncular... Yahu gerçekten çok beğendim! Eksik kalınmaması gereken bir film!

http://newyorkiloveyouthemovie.com/#/gallery

Bugüne dair

Yalanın elleri o kadar büyüktür ki sağına geçsen seni sarar, soluna varsan tersten çakar, önüne geçsen ezer geçer, ardında dursan büyür gider... Böyle bir yalanla tanıştırıldım bugün! Ne sağında ne solunda ne önünde ne de arkasında durdum. Altında ezilip unufak oldum!