dd

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Aşkın Ağız Bozdurmayanını İstiyorum!!!

Kollarım ağrıyor, bacaklarım ve midem de. Hem ben niye bu kadar sustum ki! Durup durup kendimi bekliyorum. Ne yapacağımı en çok da. Kendimden bir patlama bekliyorum sürekli olarak. Mmm yaklaşık 3 yıldır hatta. Bilmiyorum da tık yok birader! :) (Ayrıca şu an canım noodle çekti delicesine her nedense.)

Bedenim hızlanınca aklım geride kalıyor. Sonra bedenimi durdurup aklımı bekliyorum. Aklım bir türlü gelemiyor. Son kararım şu ki bende akıl makıl yok. Erkekler konusunda tam bir gerizekalıyım!

İtiraf ediyorum gerizekalıyım! Her seferinde aynı şekilde tutulup mala dönüyorum. Bundan sonra nah aşık olurum ben. Nah, el hareketi ile nah hem de! Hatta du' bakıyım iç bileği yalayıp şaklatmalı bir nah. :) Bana girsin. Küfür edesim var fena şekilde.

Ağzı bozuk aşk mektubu diye bu yüzden söylemiş demek ki Umay Umay ;)
Aşkın ağzı bozdurmayanını istiyorum!

27 Mayıs 2010 Perşembe

Haydi Abbas Vakit Tamam Pilates Diyordun İşte Oldu Reklam!


Abbas Rakı diye bir şeyi hiç görmedim ve duymadım. Fakat bu gece tesadüf eseri yukarıdaki afişine rastladım. Sadece şunu merak ediyorum, rakının tüketici kitlesini pilates esprisi ile etkileyebileceği zannında olan zihniyet başarı elde edebilir mi?
Cevap veriyorum: HAYIR!
Yani ben en başta babamdan ve kardeşimden biliyorum, reklamını pilatesi tiye alarak yapan bir rakı markasını hayatta tercih etmez, bundan bi' cücük olmaz diye düşünürler. Yazık etmişler çünkü marka olarak "Abbas" başarılı olabilecek bir seçimmiş bence.)
Eğer Abbas'ımın hitap ettiği kesim genç nesilse o da yemez. Çünkü rakı tüketicisi çoğunlukla erkeklerden oluşmaktadır. 'Ne tatlı ne hoş beş hatunum; rakı masasında bile muhabbete gelirim, paşalar gibi lakerdamı yer rakımı da içerim' minvalinde kadınlar dışında hemcinslerim arasında da rakı fazlaca tutulmaz. Bu durumda genç nesil yönünden de sonuç hüsran olacaktır.
Ah bana bi' kapıları açsalar reklam sektöründe ne bombalar patlatıcam da elimden tutanım yok. Gerçi geçenlerde bir şahsiyet "senin bu yüzünü bir reklamda kullanmalılar, bu yüz harcanmamalı" şeklinde tuhaf ve iddialı bir güzelleme yaptı ama bu konuyu bir daha açmak isteyeceğini sanmıyorum. Çünkü kendisine "Pekiii meselaaa, X Piliç reklamında tavuk taklidi yaparak oynamamı ister miydin?" diye sorduğumda net bir "HAYIR VAZGEÇTİM" yanıtı verdi. :) (Neden aklıma bu geldi. Çünkü böyle bir paranoyam var. Bana bir reklam teklifi geliyor. Ben sözleşmeyi imzalıyorum aval aval. Ardından çekimlere bir gidiyorum ki Piliç gibi kanatlarını çırp ya da ne bileyim kardanadamla seviş falan gibi şeyler söylüyorlar. -ilki mevcut bir reklam fakat bu ikincisi tamamen benim özgün senaryom- Ben de sözleşmeye imza attığım için, sözleşmedeki milyon dolarlık tazminatları da ödeyemeyeceğimden oynamak zorunda kalıyor, cümlealemin dilline düşüyorum. Bu paranoyayı yaşayabilen bir zihniyete kimsenin zarar veremeyeceğine kanaat getiren şahsiyet sadece "hakikaten kategorinde bir numarasın senin gibisini daha görmedim" diyerek paranoyaklığımın temkinliliğe dönüşmesi neticesinde zaten kimsenin bana böyle bir sözleşmeyi imzalatamayacağına ve tehlike olmadığına karar verdi. :))
Neyse...
Reklam eleştirmenliği diye bir dal da olmadığından şu ana kadar blogumda yer verdiğim toplam 3 reklamla birlikte bu mesleğe de bu gece veda ediyorum! Mesleğe küstüm. Avukatlığa devam.
Ayrıca da o yukarıdaki Abbas efendi, pilates "prensipleri"ne göre nefes almıyor. Kaburgasından belli :D
Hıhhhh!

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Bu bu nedir bu?

Önce kafa boyutunuza göre ayarlanmış bir mengene ile iki yandan sıkıştırılmaya başlıyorsunuz. Ardından minyatür adamlar ziyaretinize gelip küçük tepinmeler eşliğinde rahatsızlık veriyor. El göz koordinasyonu azalmaya başlıyor. Hemen sonra ense hizasından görünmez bir pehlivan yaklaşarak size el ense çekiyor. Sonra ensenin sağ ve sol yanlarından yukarı doğru iki ışın kılıcı ile boyun bölgesine baskı sağlanıyor.

Evet haftanın sorusu. Bu bu nedir bu?

Haftanın kazananına benden 2010 Little Lulu takvimi hediye! :D
(Kendisini sevmediğimi söylemiştim değil mi!)


Cevap:
------------------------------------
N E R G İ M


**Not: Eskiden bulmaca cevaplarını böyle verirlerdi değil mi? :) Sayfanın hemen altında yer alırdı. Bir de hemen bakıp da cevabı araklamayalım diye harfleri tersten yazarlardı. İyi de a kıt akıllılar "algıda tamamlayıcılık" diye bir şey olduğunu ve siz onu oraya ters yazsanız da ilk bakışta zaten bizim onu düz hali ile okuyacağımızı hiç mi düşünemezdiniz. . .

**Bir de ÖSS çalışırken çözdüğüm testleri anımsadım şimdi. Hemen arkasında yanıtları olurdu. Bir soru cevaplayıp hemen doğru yapmış mıyım diye dayanamayıp bakardım. 3'e bakarken 4'ün yanıtını görürdüm. Bir süre kendimi görmediğime inandırır Allam ne kadar da çok soruyu doğru cevapladım ben böyle diye yalandan mutluluklar yaşardım! Ama olsun sonuçta kendimi mutlu etmenin yolunu bulmuştum, özellikle sınava hazırlık döneminde psikolojinin ne kadar önemli olduğunu hepimiz biliyoruz değil mi! :p E işte daha ne ben de mutlu bir çocuktum! :)

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Bir küçük tahkiye

Bugün spordan sonra eve dönerken, gülüyordum! Hem da salak biçimde. Nedeni salgılanan endorfin ya da her neyse! Kadının biri "pardon size bir şey söyleyebilir miyim?" diye sordu, gülümsüyordu."Tabii" diye cevap verdim. "Yanımdaki adamı çok seviyorum, siz de bilin istedim!" dedi! Daha da çok gülümsedim. Ve bu bilgi için kadına teşekkür ettim. Beni daha da neşelendirdiği için koca kara gözlü kadını çok sevdim. Akşamıma renk kattınız! Sevgiler,

23 Mayıs 2010 Pazar

Little Lulu


Küçükken Lulu'ya benzetiliyordum. Şimdi baktım da gayet iticiymiş!

22 Mayıs 2010 Cumartesi

İyi ki...

Hiç konuşamadığım, hiç yazamadığım, hiç düşünemediğim, hiç gidemediğim, hiç bilemediğim zamanlarda yanıma aldığım tek şey şarkı! Uzun zamandır aklım tutuk. Okuduğumdan bile bir şey anlamıyorum. Zihnim çok dağınık. Hiç durmadan para harcamaktan başka yaptığım bir şey yok! Zaten bu da kafamın durduğunun en önemli göstergesi. Olur olmaz döküp saçıyorum hayatımı. Evi delicesine dağıttım, sanki hıncımı böyle çıkarıyorum. Bir şeylere öfkemi gösteriyorum. Ama neye...
Led Zeppelin - Stairway to Heaven
Yatıştırıyor birazcık. İyi geliyor sanki. İyi ki varsın şarkı.

Vapur ve D.


Bu sabah 07:40'ta Alsancak-Bostanlı vapuru sadece benim için kalktı! Koskoca vapurun küçücük beni karşıya geçirme isteği; kocaman bir adamın küçük bir kuşu eline alıp sevmesi gibi geldi... İşin en güzel yanı; gökyüzüydü. Ne ak ne kara. Geceden kalma bir grilik vardı. Serin, buz gibi! Hem de Mayıs'ın 22'sinde. Ne güzel bir ziyaretti ince yağmurunki...
Elimde kitabım vardı ama okumak ne mümkün! Neredeyse her gün gittiğim ve alışkın olduğumu sandığım bu deniz yolundan gözlerimi alamadım ilk defa. Denizin üzerinde, bulunduğum noktada tek başıma olmak bile delicesine bir mutluluktu. Şu sıralar gözüm çokça yelkenlilere takılıyor. Denizle haşır neşir olmak istiyorum. Sadece suya batıp çıkmak değil, denizle-okyanusla bir olmak, ondan korkmamak, suyu ellerimle tutabilmek. Ne tuhaf ve ulaşılmaz bir istek bu! Tam da şu anda aklıma 'Küçük Deniz Kızı Ponyo' geldi. Küçük adama ulaşabilmek için dalgasını peşine takmış soluksuz koşarken ne kadar heyecanlıydı. Öyle koşmak istiyorum işte denizin üzerinde.
DENİZ KABUKLUSU...
O beni sahilden, kendimi gömdüğüm, sertleşmiş ıslak kumdan aldı,
elledi.
ben, bana düşen acıyı da neşeyi de yaşamıştım, diye düşündüydüm.
içimdeki zayıf hayvan çok olmuştu öleli.
o beni sahilden...
yani yoktu sedefimden başka şeyim.
Derin denizlerle, soğuk denizlerle
tuzla, dalgayla boğuştuydum ben ve hayvanım çıkmıştı benden.
kendi içine kıvrılmış, rüyasını unutmuş
soğuk taş değil miydim artık ben?
o bana bir rüya verdi, inanamadım.
(bademin neşesi, dedi, al bak, dedi, kısacık, dedi.)
o benim sedefime elledi.
Birhan KESKİN


(Fotoğraf: Özgür YERLİ)

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Jay Jay Johanson-Far Away

Enough Love for 80's?



Eveeeet işte yeni gözdem 80'ler t-shirtüm. :) Yeşili ile sarısıynan kare üçgen daire üçlemesi ile gönlümü çalmayı başardı. Şu yatay siyah çizgiler de bence çok kritik bir nokta. Olaya 80'leri en çok katan ayrıntı bence o. Domuzum da şu yeşile bakıp bakıp gülücükler saçıyor. 90'lı yıllardayken 80'lerden nefret ettiğimi sanıyordum. Fakat bir şey söyleyeyim mi saçmalığın tavan yaptığı bu yıllar bence eğlencenin had safhada yaşandığı zamanlarmış. İnsanlar daha umursamazmış. Hatta o kadar umursamazlarmış ki bu umursamazlık o dönemin giyimine, dansına, tüm hayat damarlarına yansımış.
Modada 50'ler, 60'lar, 70'ler geri döndü de bir tek 80'ler geri dönmüyor/dönemiyor/döndürmüyorlar. Acaba neden... :D Ancak şunu iddia ediyorum ki yapılacak bir oldies but goldies partisinin en kralı her zaman için 80'ler olacaktır.
Şimdi saçlarımı krepe yapıp, altın sarısı bir taç takıp, vatkalı - altın sarısı göbek hizamda biten bir ceket ve siyah parlak tayt giyip, bileğimde bilekliğim, tırnaklarım uzun ve kırmızı, ayağımda çirkin bootielerle salınmak vardı etrafta! Oysa ben ne giyiyorum. Sıkıcı düz siyah bir eşofman altı ve üzerine gri t-shirt. İşte ruh böyle öldü! Renk ve hareket olmayınca heyecan da olmuyor arkadaş! Ve ben sürekli koyu renk giyinen bir insanım!!!
Ha bu arada ben 90 yılında 8 yaşındaydım. Dolayısıyla bence kendi dönemim 90'lar oluyor. Bizim dönemimize kayıp gençlik falan deniyordu, herhangi bir biçimimiz olmadığı düşünülüyordu galiba! Bence kayıp gençlik demek için çok acele edilmişti. Bir şeylerin mazi olabilmesi için en az 30 yıl geçmesi gerektiği iddiasındayım! Hatta 30 bile az da neyse...
Birden aklıma Ankara ve Sakarya geldi. Eski plaklar çalınan bir kaç bar. Ankara'yı özledim bir kaç saniyeliğine. Bazen Ankara'yı düşününce, ilk gençlik yıllarımı, burnuma tuhaf, yumuşak başlı ve yaşlanmış bir ağacın kokusu geliyor, bu koku Kızılay'daki Munzur'un (o zaman adı Munzur'du en azından) arka sokağındaki ağaçlardan birinin kokusu ama hangisinin çözemiyorum... O yolu tek başıma o kadar çok yürüdüm ki kaldırım taşlarını hafızamdan çıkaramıyorum. Gençliğime dair en belirgin mekan hatıram orada. Ankara'ya her gidişimde o yolda mutlaka yürüyorum. Haziran başı yine bir uğramak lazım...

18 Mayıs 2010 Salı

Toplama Bilgi-sayaç!

1) Kağıt kesiği çok fena bir şeydir. Bu gece bir tane edindim.
2) Bu hafta içerisinde Tous in heaven'ım ve Lacoste pour femme'im oldu. Keyfim pek yerinde. Bu hediyeler karşısında 2010 Mayısının ikinci haftasını Lord, kendimi de kraliçA ilan ediyorum! :)
3) Büroda bazı tuhaflıklar oluyor, çok tuhaflıklar!!! Yeniden iddia ediyorum büromuzdaki kamera kayıtları izlense televizyon dünyasında yeni bir çığır açabilecek kapasitede veriler elde edilebilir. Hepimiz böyle sürünmeye gerek kalmadan zengin oluruz. Ally Mcbeal halt etmiş, hadi ordan!
4) "Mc Donalds" firması, "Mcbeal" kullanımı için de dava açmış mıdır ki? Mc ile başlayan her şeyle savaştıklarına göre... Mcbeal ismi ile de Mc Donalds'ın ününden yararlanılmaya çalışılmış olabilir değil mi! Höh :S
5) Robots in Disguise - Turn it up! Oha çok iyi. Sizi roboticler sizi...
6) Yarın işe gitmesem nolur ki diye düşünürken, yarından bir sonraki günün 19 Mayıs olduğu aklıma geldi. Çok sevindim!
7) Power pilate gerçekten insanı sıkılaştıran bir şey ama niye ben yağlarımı daha da kalıplaştırmış gibi hissediyorum; "sıkılaşma" dediğimiz şey böyle bir şey mi?
8) Power pilate 2 yıldır düzletemediğim sindirim sistemim yoluna koydu, bırakınca ne yapacağımı düşünüyorum kara kara... Zira oldukça pahalı bir sipor!
9) Bu dünyada herkesin şişman bir domuz kumbarası olmalıdır. Domuz kumbara zor gün dostudur. Parasızım sanarken domuzum bana totosundan ıkınmak suretiyle tam 65 TL verdi.
10) Marmaris'teki ağaçlı yolu özledim.
11) Umarım şu iş vesilesi ile Münih'e gidebilirim. Belki orada kaçağa karışır dönmem, sonra da sevdiceğimi "yanıma aldırırım". :)
12) Eski Türk filmlerinde neden hep adamlar Almanya'ya gidip "seni de yanıma aldıracağım" diye umut verdikleri eşlerini yarı yolda bıraktı. Bi' tane bile mi uçkuruna düşkün olmayan jön Türk yoktu!?
13) Akıl defterime isim koydum. Tanıştırayım: "Mindy"
14) Kara kedileri her zaman sevmişimdir.
15) Haşlanmış patatesi bir gün buzdolabında beklettikten sonra yerseniz nişasta oranı değişime uğradığından daha az kalorili oluyormuş.
16) Murathan Mungan'ı bir kere bile okumamış adamların "beğenmiyorum" demesine tam manasıyla uyuz oluyorum. Bi' kere aç oku; Yedi Kapılı Kırk Oda'yı oku, Üç Aynalı Kırk Oda'yı, Kırk Oda'yı, Son İstanbul'u, Kaf Dağı'nın Önü'nü oku sonra yorum yap! Beynindeki yafta ile değil.
17) İstanbul Emniyet Müdürlüğü Polis Kriminal Laboratuarına işim düştü.
18) Geçenlerde V for Vendetta'yı yeniden izledim. Arada eski şeyleri izlemek iyi geliyor.
19) Artık hangi gazeteyi okuyacağımı bilemez haldeyim!
20) Oğlum olsun istiyorum. Rüyalarıma giriyor....

16 Mayıs 2010 Pazar

She is Candy Darling...

Andy Warhol'un drag queen'i Candy Darling'i en son nerede gördüğümü düşünüyorum... Anthony and the Jonhsons'ın albüm kapağında.(aşağıda soldaki yatak üzerindeki fotoğraf) Anthony and the Jonhsons'ın solisti Anthony Hegarty Kaos GL'ye verdiği röportajında; "Benim için Darling’in o resmi aydınlık ve karanlığı tek karede buluşturuyor" diyerek olayı özetliyor.
Bu bir erkeğin duruşu olamaz, tüm duyguları ile kadınlığının farkında olan bir kadının bakışı ve salınışı... İtiraf etmek gerekirse yarattığı duygu karşısında, ben bile bu fotoğrafa baktığımda iç geçirebilirim. Çok dokunaklı...

Sanırım kadındaki bu dokunaklılığın etkisi pek çok sanat adamında bendekine benzer şekilde tezahür etmiş olacak ki pek çoklarına ilham kaynağı olmuş. İlham verdiği adamlar boru değil! The Velvet Underground, Warhol, Anthony and the Jonhsons aklıma ilk gelenler. Bu öyle kolay iş değildir. İlham kaynağı olmak yaradılışınıza bahşedilmiş bir hediyedir.

Bakışlarıyla dahi ilgi uyandıran Candy'nin hayatı elbette merak uyandırıyor. Ben de onu tanımak isteyenlere bir kaç cümlecik sunacağım.


Görüldüğü ve bilindiği üzere Candy pek çok kadından daha cazibeli bir kadındır. Bunu bünyesine yüklettirdiği hormonlara mı bağlayalım bilmiyorum! Sadece şunu biliyorum ki kendini en baştan ele alarak yaratan bir insan için oldukça etkili bir dokunuşun sonucunu görüyoruz. Doğum yılı dahi tartışmalıdır ki bence ne zaman doğduğunun çok da önemi yoktur çünkü ölümünden sonra bile yaşamaya devam etmektedir. Ancak tartışmalar 1944 ve 1948 yılları üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Hayatının ilk döneminde adı James Lawrence Slattery. En az Türkiyemin Mehmet'i kadar erkek bir isim James değil mi!

Olayların ilk ortaya çıkışı söylenceye göre şöyle; James'de bir farklılık olduğunu herkes ve annesi elbette en başından beri farkında ama bu gerçek bir süre fazlaca deşilmemiş olarak kenarda duruyor. Derken bir gün komşular evi arayarak James'in annesine, O'nu bir gay barda kadın kıyafetleri ile gördüklerini söylüyorlar. Hikayenin buradan sonrasında Jamesgillerin evinde kıyametlerin kopacağını sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. James mutfak masasının üzerinde tüm doğallığı ve rahatlığı ile annesine hikayesini anlatıyor ve evet gay barda kadın kıyafetleri ile bulunduğunu da! Çevreden gelen tacizlerden annesinin rahatsız olmaması ve üzülmemesi için bir süre sonra evden ayrılıyor.

Annesi daha sonra, " O kadar farklı ve güzeldi ki onu engelleyemeyeceğimi biliyordum." diyerek durumu dillendiriyor. Ne kadar hoş ve gerçekçi bir yaklaşım! :)

Adı ilk olarak Hope imiş; bir komşusundan araklamış. Aslında kalbini bize ne kadar yakın eden ve gösteren bir isim. "Umut"! Zamanla Candy adını alıyor... En az hope kadar şeker şerbet bir isim. Arkadaşları ona "darling" diye seslendiği için ismi sonunda "Candy Darling" oluyor. Marilyn Monroe sarısı saçları ve kıpkırmızı dudakları ile tam bir ilgi odağı!


Warhol ile yanlış anımsamıyorsam kendi yazıp oynadığı Glamour, Glory and Gold oyunu vesilesi ile tanışıyorlar. Yıl 1967. Ve Candy'nin hayatı değişiyor... 1968 yılında ilk film işini kapıyor. Kısa bir rol ile de olsa beyaz perdeye ilk adım "Flesh" ile gerçekleşiyor. 71 yılında "Women in Revolt" ile ilk başrolünü oynuyor. Warhol'un ardından bağımsız sinema ürünü bir kaç filmde boy gösteriyor. "Silent Night", "Bloody Night", "Brand X" oynadığı bağımsız filmlerden bazıları. Ayrıca Sophia Loren'e rol arkadaşlığı etmişliği de var.

Bu kadın bana Chuck Palahniuk'un 'Görünmez Canavarlar'ındaki Brandy Alexander'ı anımsatıyor. Brandy'yi kafamda Candy Darling imgeleminde canlandırmıştım. Neden bilmiyorum... Brandy güzel bir kadın olsun istemiştim galiba!

Neticede Candy, yüze tokat gibi vuran bu nev'i diğer hayatlar gibi kısa bir hayatı taşıyor. 1974 yılında onu seçen lösemi ile "attaya gidiyor"!

...

"Siz bunu okurken ben gitmiş olacağım. Şunu bilmenizi istiyorum ki aslında yaşama isteğim kalmadı. Dostlarıma ve başarılı kariyerime rağmen boşluktayım. Her şeyden, hatta ölmekten bile sıkılıyorum. Gülünç ama doğru...”

Ve fonda Candy Says çalıyor...

Sunday Morning

Şu anda İstanbul'da bir kıyıda olmak isterdim. Şöyle güzel, küçük bir kahvaltı. Öyle gözlemeli falan değil. Sadece peynir, zeytin, domates, salatalık olacak! Midemi de kafamı da yormayacağım bir gün.

Biraz gazete keyfi, ardından uzanabileceğim koyu yeşil çimenler! Kollarımı yukarı uzatıp gökyüzüne bakarken gerineceğim. İnsanlar çok yakınımda olmayacak ama yine de göz mesafemde olacaklar ki onları izleyebileyim.
Aç olduğunu anladığım bir çocuğun, kendisi ile ilgilenmeyen bir grup insana bakışını gördüğümde "pşşt" diyip onu yanıma çağıracağım. Görünmez olduğunu düşünmesin diye... Farkına varılmamak bu dünyadaki en kötü hislerden biridir çünkü... Kahvaltımı paylaşacağız, yanımda durmak istemezse küçük bir çıkın yapıp vereceğim. Belki konuşur benimle, bir şeylerini anlatır. Ya da çıkınını alır almaz koşa koşa gider mahçup bir tavırla. Eli yüzü kirli ama gözleri iki siyah boncuk ve bakışları henüz tertemiz. Dilerim ki elinin kirini, bakışına bulaştırma çocuk. Bunları sana sesli olarak söylesem de fark etmez, yaşın çok küçük! Gördüğün binlerce bakışın arasında biri olacağım sadece, silineceğim. Sen bebeksin daha...
Çocuk bir şeyler yiyip gittikten sonra, bir süre düşünsem. Kendimi ve ne için koştuğumu. Sonra beş bininci kez şehirden uzaklaşmaya karar versem. Yapamayacağımı bile bile! Yapanları kıskana kıskana. Nasıl bir ruh halidir desem, hangi kopma anında verilmiş karardır "gitmek".
Dünyanın sesini bir süre dinledikten sonra kulaklıklarımı takıp bir şarkı açsam. Hmm Johnny Cash'ten Hurt çalsa ilk olarak. Bu adamın sesi göğün mavi rengi ile uyumlu, gayet oturaklı ve doludur. Çok dinlediğim bir şarkı olmasa da bugün canım onu çekse.
Sonra yüzümü çimenlere dönüp uyusam. Tam bir uyuma değil istediğim, uyuklama aslında. Çok severim o ara duyguyu. Uyuyor muyum uyanık mıyım? Bunu tam olarak bilmemek keyiflidir. Bu keyfimi de tamamladıktan sonra yürümeye başlasam. Kimse yüzüme tuhaf tuhaf bakmasa! Yalnız olmak bu kadar garipsenecek bir şey olmasa Pazar günleri.

Yalnızlığın tadını çıkardıktan sonra sevdiceğim gelse, deli deli sevse yine beni. Beni güldürmek için parmak adam dansı yapsa elleriyle. Sonra haşlanmış mısır ısmarlasa. "Tuzlayım mı abla?" sorusuna tabii tabii derken "tuz" un sağlığa zararlarını hiç düşünmeyecek kadar umursamaz olsam.


...


-se -sa dilek kipiydi değil mi?

Sonu gelmeyen dileklerim gerçek olSA!

Fonda da Velvet Underground'dan Sunday Morning çalsa...
(Şanslıydım! Üzerime yağmur yağdı.
Yağmur ve çimenler güzeldi...)

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Atlı karınca ve İstanbul!


İstanbul'a geçen sene gittiğimde bu iki fotoğrafı çekmişim.
Bu sene defalarca gittim fakat hiç İstanbul fotoğrafı çekmedim.
Şimdi gitsem neyi çekerdim acaba...

***

Güzelsin! Çok!

Google Earth'den nasibime düşen!

Google Earth'ü açıp gözlerimi kapadım. Sonra parmaklarımı gezdirip bir yer seçtim. Burası benim olsun dedim. Benim olsun derken "mülkiyet" anlamında değil. Bir kabul içeriyordu sadece. Gördüğüm görüntü geleceğime dair bir şey göstersin gibi... Şimdi burası Belgrano diye bir yermiş yanılmıyorsam.
Ne görüyoruz?
Kırmızı,
Kırmızı,
Ve yine Kırmızı!

Fakat ne tuhaf bir kırmızı, kanımın rengi gibi. Öyle "kan kırmızı" tabir edilen bir renkte akmaz benim kanım. İçine azıcık beyaz katılmış suluboya kırmızısı gibidir. Kanamaya başladı mı da durmaz. Ha bu arada "içine beyaz katılmış kırmızı" deyince aklıma rakı ile suyun karıştığı an ve rengin dağılışı geldi. Bence görkemli bir şovdur rakıya suyu karıştırmak. Bilmem kaç bin kere yavaşlatılarak izlense büyüleyici hale geleceğine eminim!
Şimdi bu fotoğrafa bakınca bir arada durmaları mümkün olmayan "kor"un ve "kar"ın cinsel ilişkiye girmesi gibi bir şey görüyorum. Hayatım böyle tezatlarla dolup taşmaya devam edecek desene! Hem o balon gibi şey ne? Ne o allansen! Uç vermiş oradan! Hayatıma patlak katmaya meraklı! Hep bir tehdit havası, hep bir uyarı sinyali!
Bana bunu yapmayacaktın Google Earth!

Addams Family







Seviyorum! Bir kaç zamandır aklıma Addams Family gelip duruyor. Ben küçüktüm, hatırlıyorum bir ara Türk televizyonlarında gösterilmişti. Aşırı derecede ilgimi çekiyordu. :) Hele o kutunun içindeki el yok muydu el! Tozlu raflarımdan bu hafta Addams Ailesi çıktı. Açtım bir kaç bölüm izledim, hala eğlenceliler. Bir yerlerden temin edip bütün diziyi tekrar izlemek niyetindeyim. Saçmalıkmış gibi dursa da eskiden daha akilane ve yaratıcı şeyler yapılıyormuş. Gerek yurdumda, gerekse ecnebi memleketlerinde. (bu "ecnebi memleketleri" öbeğini bir yerlerde sürekli duyuyorum, beynimi hükmü altına almış durumda.)

Yolcu

Öncelikle, bu yazıya fotoğraf eklemiyor, blogumun sol alt köşesindeki küçük sarımtrak fotoğrafa atıf yapıyorum...
Konuya geleyim;
Tren yolculuğu yapmayı çok özledim ve tüm nimetlerine rağmen artık uçağa binmekten nefret ediyorum. Ayda ortalama 6 uçak yolculuğu yaptığım düşünülecek olur ise çok da tuhaf bir duygusal yaklaşım olmasa gerek...
Ankara Tren Garı'ndan yola çıkıp İstanbul'a gittiğim o yolculuğu, vagonda içtiğim birayı, trenin Eskişehir'de arızalanması karşısında duyduğum şaşkınlığı ve neredeyse donmak üzereyken "kurtarılışım"ızı, pencereden gördüğüm hane içlerini, göz alabildiğine uzanan düzlükleri, bir yere varma gayemi o kadar yıl geçmesine rağmen unutmadım. Bundan sonra da unutacağımı sanmam. Oysa yaptığım herhangi bir uçak yolculuğuna dair herhangi bir an'ı özel olarak hatırlamıyorum! Uçak dendiğinde aklıma ilk gelenler, uçağın içindeki tuhaf koku (sanki bunu sadece ben mi alıyorum, hiç kimse rahatsız olmuyor!), basınçtan dolayı çekilen baş ağrısı, uğultu ve artık eskisi kadar güzel de olmayan hostesler oluyor. (Herhalde benim çocukluğumda işe başlayanlar artık kocamaya başladı ve pörsüdüler haliyle! Yeni kadrolara yer açabileceklerini de sanmam.)
Uçak bizi bir yerlere alelacele ulaştırmaya çalışıyor. Yani hayatlarımızdaki o berbat aceleciliğe işlevsel katkı sağlıyor! Böylece yol almadan, yorulmadan bir yerlere varıyoruz. Böyle olunca da varılan yerin zorluklarla gidilmiş olan bir yer kadar kıymeti olmuyor gözümüzde. Öyle ya, nasıl olsa her istediğimizde atlar uçağa yeniden gideriz! İşte bu yüzden gittiğimiz yeri de doya doya yaşamıyoruz. Yani ben bir şey söyleyeyim mi, uçak hayatımıza zaman kazandırmıyor, hayatlarımızdan çalıyor. Daha fazla hasretle ve daha zor ulaşılmış bir şehirde yaşayacaklarınız ile elinizin altında olduğunu düşündüğünüz bir şehirde yaşayacaklarınız birbirinden katmer katmer farklıdır.
Bir yolu 8-10 saatte gidiyorsanız, şehrin her köşesine gözünüz değsin, her kaldırımda tozunuz atsın istersiniz, olabildiğince gezmek, olabildiğince şehri anlayabilmek. Oysa aynı yolu 1 saatte gidiyorsanız, yapacaklarınızın bir kısmını oraya tekrar yapacağınız bir 1 saatlik yolculuğa ertelemeye meyilli oluyorsunuz. Bir semte gidemeyince "aman nasıl olsa tekrar geliriz" diyorsunuz.
Uçak mesafeleri kısaltırken, mesafelerin yaşanma tadını da azaltıyor. İşte bu yüzden karar verdim ki uçağı sevmiyorum! Bence iş seyahatine çıkılması ya da mecburi durumlar dışında uçak yolculuğu yapmak yasaklanmalı. :) Böylece ben de zorunlu olarak trene, otobüse falan biner de gittiğim yolun tadına varırım. Biliyorum çok bencilce oldu ama başka türlü de otobüse, trene binemiyorum!!!

Gün Başı - Düş Sonu

Şu sıralar berbat rüyalardan sonra berbat duygular eşliğinde güne başlıyorum. Dün gece de eski kocam bana Osmanlı'dan kalma t.şşaklı bir yüzük hediye ediyordu. Tamam rüyamda ne işi var ve bana neden yüzük hediye ediyor ayrı bir sorun fakat rüyanın sinir bozucu kısmı eski kocam değil! Asıl sorun yüzüğü takınca duyduğum sıkışıklık hissi niyeydi? Yüzük sanki parmağımı kemiriyordu! Bir süre sonra yüzük parmağıma baktığımda yarısının yenmiş olduğunu görüyordum. Acaba bu rüya, iç benliğimdeki "ömrümün yarısını yedin!" düşüncesinin simgesel bir yansıması olabilir mi? Aslında du' bakıyım böyle bir düşüncem de yok ki!
Neyse en iyisi ben şu şarkıyı dinlemeye devam edeyim.
She wooooore blue velvet...
Aklıma Wim Wenders'ın "Berlin Üzerinde Gökyüzü" filmi de geldi. Ne enteresan ve etkileyici bir filmdi. Film boyu çok sıkılmış fakat sinema salonundan çıktıktan sonra "ha s.ktir" demiştim. Bazı filmler böyledir, her şey bittikten sonra darbeyi çakar! Bu arada bilmeyenlere: Daha sonra Hollywood'un sihirli değneği(!) sayesinde bu film "Melekler Şehri" ismi ile bir yeni versiyonuna kavuştu. Melekler Şehri'nin fikir babası Berlin Üzerinde Gökyüzü filmidir.
Sevgiler, saygılar efenim... Ölmeyin!

Ne güzel bi' şey buldum!

www.fizy.com Ben bulduğuma gerçekten sevindim. Last fm'i kaybedeli bir süre olmuştu. Ucundan acık benziyorlar. Müzik dinlemek için güzel bir yol!

Uçan Balon



Uçan balon görmeyeli çok uzun zaman olmuş... Teşekkürler.

14 Mayıs 2010 Cuma

Bonobo (Simon Green)

Bonobo'yu daha yakınen tanımayı uzun süre önce kafaya koymuştum. Telefonumun melodisinin "Flutter" olduğu da düşünülecek olur ise bunun için geç bile kaldım. (Tavsiye ederim, ringing bell olarak çok iyi bir seçimdir. Anlaşılır, duyulur, neşelendirir, çok göze çarpmaz, ilgi ve gülümseme uyandırır, sade ve güzeldir.)






Bonobo esasen görsel olarak insana en yakın primat türü imiş. Biyolojiden iyi anlayan birilerinden duymuştum. Savaşma seviş diyorlar ve şöyle sempatik, dudu dudu bir şeyler;








Fakat ben bugün bu sevişgen arkadaşları ele almayacağım.




Konu, bir müzik dahisi olan Bonobo olacak. Tabii ki yine bir "İngiliz güzeli" ile karşı karşıyayız. Neden bilmiyorum fakat bugüne kadar müziğine hayran olduğum heriflerin ve kadınların ve de grupların pek çoğu İngiliz çıktı!




Chill-out olayını eskiden hiç sevmezdim fakat ne olduysa oldu bir yaştan sonra ilgimi çeker oldu. Özellikle "downtempo"ya ihtiyacım olduğundan sanırım... Hayatımın her alanında olduğu gibi müzikte de ihtiyaç duyuyorum buna. Jazzy'lik de var işin içinde. Böyle nasıl desem terapi eder bir yanı var sanki. Hakikaten insanı sakinleştirici etkisi var. Sakin ve ayrıntılı bir müzik diyebilirim. Üstelik bilim kurgu bir yanı da var bence. Yani ben dinlerken kendimi bir bilim kurgunun içinde hissedebiliyorum ve bu havada yüzer gibi hissettiren şey bana iyi geliyor.




En sevdiklerim;


Flutter,


Between The Lines (feat Bajka)


Days to come (feat Bajka),


Walk in the sky (feat Bajka),


Recurring,




Şimdilik bu kadar. Dahasını öğrenirsem, iletiyi açar üzerine ekler ekler dururum.


Bu arada görüleceği üzere, Allahı var güzel adam! Çok zor beğenirim ama Sevgili Simon'u (ne güzel bi' kitap adı olur bu "Sevgili Simon") beğenmemem mümkün değil.


Çaçaçav!

Seminerin Ruhsal Durumuma Etkileri ve Gitme İsteği...

Ne zaman bir şeyler dinlesem ya da uzun bir telefon görüşmesi yapsam, elime kalem kağıt alıp bir şeyler çizmeye başlıyorum. Her şey bitip kendime geldiğimde yaptığım şeye bakıp bunu ne arada yaptığımı ya da yazdığımı düşünüyorum. Genelde bir kelime üzerine yoğunlaşıp hiç durmadan kağıda onu yazıyorum. Bu görsel zekanın belirtisi imiş. Bizim gibiler görünce daha iyi öğrenirmiş ve daha zor unuturmuş. Fakat bugünkü seminer hoşuma gitmiş olacak ki gayet iç açıcı şeyler çizmişim. Hatta München olayına bile girmişim. Konuşmacılar Almanya'dan gelince ben de değiş tokuş usulü orada olmak istemişim. Umarım en kısa zamanda Münih'teki şu hayali çiftlik evime giderim...




Elsa'ya Şiirler - Louis Aragon

...

Sana büyük bir sır söyleyeceğim

Korkuyorum senden

Korkuyorum yanın sıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri

El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden

Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan

Korkuyorum senden.

Sana büyük bir sır söyleyeceğim

Kapat kapıları

Ölmek daha kolaydır sevmekten

Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

Sevgilim.

13 Mayıs 2010 Perşembe

İşkence için alternatif öneri!

Bir kimseye işkence edip eza vermek mi istiyorsunuz:
Onu simultane çeviriye maruz bırakın!
İnsanın baş ve kulak sağlığına bu kadar olumsuz etki edebildiğine inanamıyorum!
Beynimi vakumladı, enerjimi tüketti, düşünme ve duyma yetimi kaybettirdi, kulak memelerimi parça pinçik etti. Bu eziyetim yarın da tüm gün devam edecek. Almancayı ana dilim gibi konuşup anlayabilmeyi hiç bu kadar çok istememiştim!

12 Mayıs 2010 Çarşamba

***

"D. Hanım, bugün içinize Coco Chanel kaçmış." :)
Bugün duyduğum bu cümle beni hayli neşelendirdi ve eğlendirdi.

Adem ile Havva

Havva: -Alt tarafı bir elma yedik beraber!

Sezen Aksu'ya sevgilerimle, bu kadının düşünce şeklini seviyorum. :)

Neyi paylaşamadık?

Bugün bana dert yanan çok Sayın Yargıcım. Siz kendi işinizi zor bizimkini kolay sanıyorsunuz fakat çok yanılıyorsunuz. Gelin vazgeçin bu önyargılarınızdan! Avukatlar da sandığınız kadar mutlu ve rahat çalışmıyor. Hiçbir şey uzaktan göründüğü kadar hoş yaşanmıyor.
Hukuk dünyasında avukat-yargıç ve avukat-savcı arasındaki tuhaf çekememezlik durumunu sonuna kadar eleştiriyor ve aynı çatı altında hizmet etmekte olduğumuz hukuk dünyasının artık bir ruh taşımasını ve içinde azıcık da olsa sevgiyi barındırmasını diliyorum. Aksi takdirde yaşadığımız hayat hiçbir zaman daha güzel olmayacak! En azından bunu umut edebilmek için mevcut durumu daha da zorlaştırmamalı...
Ben ne yargıçlar gördüm avukatı azarlamayı şan görür!
Ben ne avukatlar gördüm, Yargıca "Sayın" diye hitap etmeyi zul görür!
Gerek yok arkadaşlar, bu ego vesveselerine hiiç gerek yok!
Saçma saçma!
Unvanlarla yaşamamalı insan. Unvanlarla adam olmamalı...

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Buzdolabından Nefret Etmek!

Ben buzdolabı almak istemiyorum diyorum! O illa alacaksın diyor.
Bu dolapla 4 yıldır birlikteyim. Bozuksa da bozuk sanane!
İstemiyorum, ne yiyorum ki ben zaten, dolabım olmasa kaç yazar! Hem ya benim şu sıra 2 bin lira verebilecek durumum yok belki! İstemiyorum anlamıyor musun, İS-TE-Mİ-YO-RUM!
Bana dayatılan şeyleri, heves etmeden el atılan mevzuları, hayatıma müdahale edilmesini istemiyorum!

Sign In - Sign Out

Keşke kendi hayatlarımızda da sign in/sign out yapabilme şansımız olsaydı. Özleyince girer, canımız sıkılınca da çıkıverirdik! Ben mesela, şu sıralar feci şekilde sign out edebilmek isteğindeyim. Gidişat hiç de hayra alamet etmiyor.

Yaseminlerin Sabahı

Gökyüzü bulut bulut uyanıyordu
Tanrının büyük yalnızlığından
Ağaçlar birer ses salkımıydı kuşların ağzında
Ayın puslu cümlesinde evler okunaksız harflerdi
Yasemin kokularından bir ışık sokaklarda
Gittim denizin lacivert bahçesine oturdum
Ölümün mü hecesiydim yaşamın mı bilmiyorum
Arzuyla vazgeçiş canımda halkalanıyordu

...

Şükrü Erbaş

***

Fazlaca keyifsizim. Kısa süreli suskunluğa sebep olabilir. Bugün tek istediğim kafa dağıtmak için yemek yapmak ve kitap okumak. Bir şeyler yoğurmam, una tuza bulanmam lazım. Sonra da durulmak için sayfaları çevirmeye... Üzerimdeki ölü toprağını böylece atabilirim sanki! Yani belki. Yani umarım...

6 Mayıs 2010 Perşembe

Erdem Şenocak ve Seyyar Sahne Ekibine Saygılarımla...




Bu gece...

Hayatımda izlediğim en şahane ve en dokunaklı tek kişilik oyunu seyrettim.Hissiyatım çok başka. Susmak istiyorum, bağırmak istiyorum, şarkı söylemek, bulutlara çıkıp inmemek, hayal kurmak, kurduğumun hayal olduğunu bilmemek!

Nedenini anlatayım:

Seyyar Sahne ve Erdem Şenocak'tan haberdar oluşum Bir+Bir'in Nisan sayısı ile oldu. Seyyar Sahne isimli İstanbul menşeli ekibin oyuncusu Erdem Şenocak'ın, Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar kitabını sahnelediğini öğrenmiştim. Oyundan övgüyle söz ediliyor ve tesadüf bu ya o sıralar Oğuz Atay kafamda tuhaf biçimde yankılanıyordu! Gidip en sevdiğim kitabevinden Tehlikeli Oyunlar'ı satın aldım. O esnada kitabevindeki çocuk ekibin 6 Mayıs'ta İzmir'de olacağını söylemişti. Beni gizli bir davetle çağıran bu ele artık hayır demeyecektim. Karşıma bu denli ısrarla çıkan, dikilen ve çekip gitmeyen bu oyuna mutlaka gidecektim.
Kısacası karar verilmişti! (Neden mi bu kadar zor karar verdim, Ankara Devlet Tiyatroları ve AST izleyicisi olmuş bir kimse olarak, Ankara'dan tanıdığım tiyatro zevkinden İzmir Devlet Tiyatroları'nın üstün başarıları(!) sayesinde nefret eder hale geldiğimden olsa gerek...)
Bu oyuna tek başıma gitmek istiyordum. Yanımda kimse olmasın, böylece tüm beğenilerim ve hoşnutsuzluklarım bana kalsın. Bir yorum yapmak, homurdanmak, cevap vermek, sormak zorunda kalmayayım istiyordum. Bu oyuna heveslendiğim ilk andan itibaren durumu neden böyle ayinleştirdiğimi hiç bilmiyorum. Sanırım sebebi bu gece bana olacakları bilmemdi.
Erdem Şenocak'ın elleri şu an elimde olsa, onları sımsıkı avuçlayıp öperdim, su içer gibi. Gerçekten! Böyle bir oyun sergileyebilmek için akıl dışı bir konsantrasyona, sabıra, zekaya ve çalışmaya, iyi bir Oğuz Atay okuyucusu olmaya, hatta bizzat Oğuz Atay olmaya, bir şeyleri hazmetmeye, en çok da hayatı ve insanları hazmetmeye ihtiyaç var.
Tam 130 dakika gözümü kırpmadan tek bir kişiyi ve dekor olarak beraberinde kullandığı iki salıncağı izledim. İki salıncak ile ne olur ki dememek lazım, iki salıncak ile ne olmazkiymiş!

Erdem Şenocak çok yetenekli bir adam. Kendisi de canlandırdığı karakter gibi enteresan bir adam. Oyunculuk yeteneği izah dışı ve hayranlık uyandırıcı boyutta.
Wikipedia'ya göre ; "İTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu olup İstanbul Üniversitesi Dramaturji ve Tiyatro Eleştirmenliği bölümünde yüksek lisans yapmaktadır. Tiyatroya İTÜ Sahnesi'nde başladı. 2005'te İTÜ MT'de tiyatro yapmaya başladı. 2006 yılından beri Bilgi Sahnesi’nde eğitmenlik ve yönetmenlik yapmaktadır. İTÜ MT'nin Seyyar Sahne grubuna katılımından sonra Seyyar Sahne'de sanat hayatına devam etmektedir."
Tam da tahmin ettiğim gibi. Esas eğitiminin tiyatro olmadığı, bir şeylerin üzerine bunu koyduğu belli. Çünkü oyunculuğu çok gerçek! Çok yakınınızda duruyor. Tiyatro izlerken yaşanan o itici üst kültür olayına kapılmıyorsunuz.
Beni tek üzen şey, Oğuz Atay ile ilgili en ufak bir bilgisi olmayan insanların, aslında sahnede canlandırılanların bir dram olduğunu farkına varmadan her boka gülmeleriydi! "Eğlenceye geldik birader yakaladığımızı kaçırmayalım, gülelim" kafası ile anlamadan etmeden atılan kahkahalar, bir gülücüğün insana tiksindirici de gelebileceğinin yaşayan kanıtı idi. Haykırarak (hömkürerek de denebilir) kahkaha atan kadınları zaten oldum olası sevmem , daha da bu saatten sonra kimse bana gülümsemenin güzel bir şey olduğunu söylemesin. Gülmekten soğudum! Ben Erdem Şenocak olsam o kadını yanağından öper, hadi annem evine git uyu sen derdim. Hakikaten çok sabırlı bir adammış, bu yönden de takdir ettim. Bütün salon deli oldu, o olmadı.
Vesselam, oyun çok iyiydi.
Kimseler kaçırmasın... Değme oyunculara, değme oyunculuklara, değme tiyatrolara taş çıkartıldı.
Alkışlar!
Ve bir de kalbimden bir demet mis kokulu yasemin.


Cılkı çıkmak!

Hala yok olduğunda merak edilebilen bir insanmışım; bu durumda hala sevenim var demektir! Sabahtan beri annem toplam 11 kere (uuu çok kızmış! ciizıs yu meyk mi sikeyrd!), oda arkadaşım 4 kere (anne misali azarladı, eksik kalır yanı yokmuş!), sevdicek bir kaç mesaj eşliğinde merak ettiğini gösterir ifadelerle homurdanarak, müvekkilin biri de 2 kere aramış. (Müvekkil sevdiğinden aramış olamaz ama en azından "siz bize lazımsınız" dedi.)






Bugün gerçekten i am a loser! Bir boyun, bel, baş, el , ayak her şey aynı anda ağrıyabilir mi? Notre Dame'ın kamburu halt etmiş bitikliğimin bana verdiği kambur yanında. Kafayı boyun hizasına getiremiyorum! Mada faka! yo yo.

Evden adımımı atana kadar her şey gayet normaldi. Fakat bir anda dünyam karardı ve kaldırım ortasında kendi çevremde iki tam tur atıp daireler çizdikten sonra yolun tam aksi istikametinde yürümeye başladım. Çünkü bacaklarım tutmuyordu; çünkü beynimde bir minyatür Karadeniz ekibi horon tepiyordu -ki onlar ara ara ziyaretime gelirler artık arkadaş olduk!-; çünkü boynum düşüyor, çünkü ellerim titriyordu. Bilmem kaç no'lu sağlık ocağına yönelerek acıklı ve buğulu gözler eşliğinde "Allah rızası için bana bir rapor verin" didim. Fakat acı gerçek o anda yüzüme vuruldu; kaydımı aldırmamıştım ve aile hekimim eski mahallemdeydi. Yürümenin imkansızlığını tattığım için acilen bir taksiye atlayıp gittim, deli doktor (hakikaten çok şeker ve kırık bir adamdır artık onu göremeyeceğime üzülüyorum) hemen icabına bakarız didi. Ardından da yüzümün bembeyaz olduğunu ifade ederek kansızlık mı var didi. Evet dedim ama sebebi bulunamıyor. Gerçekten bu iş için çok çaba harcandı fakat bendeki anemik durumun sebebi tespit edilemiyor. Bu beyazlık bana "nur"lu bir görünüm katıyor diye kendimi avutuyorum yıllar yılı. Zaten isim soyad ve görünümümün verdiği nurlu beyazlık karşısında bir dönem siyasi çevreden arkadaşlarım sabetaycı/sabatayist olup olmadığımı çok merak eylemişlerdi. (özellikle soyadımdan ötürü) İyi de öyle bile olsa söylememek gerekmez mi adamlar saklanıyor birader, müslüman kılığına bürünüyor. Neyse konuyu dağıtmayalım.


Şaftımın kaydığı bu güzide günde şimdi bir de akşam etkinliğimi tamamlamam gerekiyor.

Bir de aklıma ne geldi. Dün Hıdrellezdi. Kutlamalara gitmek gayesindeydim, unuttum. :-) İstanbul'da olsam Ahırkapı'ya giderdim. O ne şenlikli, ne patırtılı, ne güzel bir ruh halidir! Neyse bakarsınız bir sonraki Hıdrellezde romanları birlikte dinleriz... Omzunuzdan aşırıp sağa doğru göz kaydırsanız beni görürsünüz hani! Hayat böyle bir şey yarından habersiz yaşıyoruz içimizdeki "nar"larla! Bilirsiniz onlar her an dökülüp saçılabilir etrafa. Tepeden indirilmiş bir darbeye bakar.

Bu diktatörce konuşmamı burada sonlandırırken sağlıcakla kalın dilerim. Badeleri süzerim.


Teyk keyr of yorself!

4 Mayıs 2010 Salı

Hem bira hem sigara aldığımı sandım.
Sonra adama poşetin içine sigarayı koymamış diye sövdüm.
Çantama düşmüştür diye iyi niyet belirtileri gösterdim, yine bulamadım.
Cüzdana bakınca 5 TL ile iki bira, bir hoşbeş, bir de malbuş alınmayacağını anlayarak bunun hesaba hiç katılmadığını ve zaten sigara almamış olduğumu fark ettim.


23.24
Unuttuğum sigarayı almak için elimde 5 TL ile kapıya yöneldim.
Çıktım.
5 TL ile malbuş alamam ki diye kendime sövmeye başladım.
Koşarak gittim, bir bira daha ve sigara aldım.
Dayanamadım aldım.
Neye sinirliyim ki bu kadar..

Susmak düşer!

"dürtme içimdeki narı

üstümde beyaz gömlek var."


Birhan Keskin

Var mıdır?

Sevdiğim insanlara sevdiğim şarkılar uçurmaya devam ediyorum...
Hem de yaklaşık 21 senedir!

Küçükken balkonlu bir odam vardı. Çok güzel çok! O oda için -di'li geçmiş zaman kullanamam. O oda hala içimdedir ya da ben hala içindeyim o odanın. Gece yıldızların kucağında, gündüz bulutların salıncağındaydı! “Göklerle köpükler arasında”... (Bu Boris Vian cümlesini ömrümce kafamdan çıkaramadım niyeyse! Bkz. Günlerin Köpüğü. Beni mutlu eden şeyleri bu öbek ile tasvir etmek hoşuma gider.)

Neyse, hatırlıyorum gökyüzüne çok sık bakardım odamdan. En çok da geceleyin. Oldum olası gecelere tutkunluğum var. Şu hava kararıp da yalnızsam, kafam kıyak, gözlerim açıksa; hele o çok nadiren yakalayabildiğim benden içeri halim de varsa keyfime değilmez. Belki bir tane de soğuk bira! Ya da bol limonlu bir absolud vodka... Ekşi yemek için yaratılmışım. Küçükken en sevdiğim şey çikolata değil turşuymuş. Hatta alerjim bile olmasına rağmen yemekten alamazdım kendimi. Dudak üzerimde bıyık şeklinde bir kırmızı hat bırakırdı her seferinde. Yanardım yanardım yine yerdim. Hayatımdaki diğer alanlara yaklaşımım da bu ısrarcılık ve mazoşizmden nasibini almıştır! Yansam da yerim üstadım; löpür löpür götürürüm yeter ki seveyim...
İşte ben orada müzik çalışırken, şarkı söylerken ve özellikle de iyi olduğunu düşündüğüm müzikleri dinlerken kapıyı, bacayı sonuna kadar açardım. Açardım ki hiç duymamış olan insanlar da o müziğin güzelliğine nail olabilsin. Bu konudan en çok alt komşum muzdarip olsa gerek! Hiç şikayet etmedi ki...

Müzik zevkine çok güvenerek kendimi beğenmişlik mi etmişim? Bence, sadece bencillik etmemişim...

Bir insana beklemediği anda hamle yapmak, yolu her nasılsa kendinden bir şey vermek güzeldir! Gizlice, sinsice, fark ettirmeden, şaşırtarak, susarak ya da başka bir yolla ama bunu yapmalı insan.
* Mesela ben dün M. Hanım'a iki şarkı gönderdim. Çok hoşuna gitti, yüzü güldü, işte buydu!
* Bugün Ü. Bey'e bir film hediye ettim. Çok hoşuna gitti, yüzü güldü, işte buydu!
* Oda arkadaşım E.'ye geçen haftalarda bir kitabımı verdim. Korktu ama yüzü güldü, işte buydu! (Bu kitap hiç okunmamış gibi ben bunu nasıl böyle muhafaza edeceğim, istersen hiç verme dedi.) * En sonunda da kendime iki perdelik bir oyun hediye ettim. Çok hoşuma gitti, yüzüm güldü, işte buydu!
* Şimdi düşünüyorum. Acaba bir yolu var mıdır...?

Bir Öğle Vakti (Yenişehir'de değil İzmir'de...)

Perşembe günü Tehlikeli Oyunlar'a gidiyorum. İzlenimlerimi aktaracağım.
Bileti aldığım yerin "Duvar" isimli bir sahaf-kitabevi olması bana mutluluk verdi. Çünkü D&R ya da DOST Kitabevi gibi bir yer değildi... Bileti aldığım adam Oğuz Atay'ı tez konusu olarak incelediğini söyledi. Bu da bana keyifli geldi. Üstelik oyunu nereden izlemem gerektiği konusunda bana samimi bir öneri bile sundu.

Ardından çok sevdiğim iki büyüğümle sahilde yürüdük, beni görüp bırakmadılar. Onlar menemen yedi ben makarna. Sonra taze sıkılmış portakal suyu içtik güneşin altında. Pasaport'a doğru havayı soluduk, ayakkabım ayağımı vurdu, bunu babam almıştı bayramda-bayram şekeri niyetine!

ve...yine ofisteyim. Griliğin tam ortasında!
Aklımda bir şeyler. Önümde iş!
Bir kadın borcunu ödemeye gelmiş.

İnsanlar etrafta, kalabalık, kalabalık...
Biliyor musun çok kalabalık. :(

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Bence

Açık konuşalım, korkağımdır kendime karşı. İçime kapandım; tam 3 yıl oldu!
Laf olsun diye değil; gerçekten. Kendim bile açamayacak kadar sıkı kapandı, üzerimden kilitledim.

Hayatımın sırrı müziktir. Piyano, yan flüt, gitar çalmışlığım ve hatta tuhaf olsa da TRT Ankara Türk Halk Müziği korosunda şakımışlığım vardır. :-) Neden bıraktım sorusunun tek yanıtı “kaçtım” olacaktır. İstediğim hayatı hatırlattıkları ve acı çektirdikleri için. Zira şu an yaptığım meslekle bu kadar ilintisiz bir başka uğraş daha olamazdı... Neticede ailem istemedi ve ben de bu işi daha fazla “hobi” olarak sürdürmek istemedim. Bu iş “hobi” olamayacak kadar kıymetliydi.
Şimdi elimde, Ankara Hoşdere'de mukim Yamaha Eğitim Merkezinde 13 yaşlarında bıraktığım bir piyanonun hatırası (ki zaten o hiçbir zaman benim olmamıştı), kardeşim tarafından Uludağ'a gidebilmek için benden habersiz satılmış el yapımı bir gitarın silüeti ve oksitlendiği için griden turuncuya dönmüş zavallı bir yan flüdün hurdası var. İnan flüdü elime almaktan bile korkuyorum! Zira devamında gelecek hayallerde Almanya'da bir akademi vardı... Çok yetenekliydim ya(!) hocam ısrarla beni çalıştırmak istiyordu.

Bir ara Meksika maceram olayazdı! “-e yazmak” çekimini hayatımda ilk defa senin için kullanıyorum; sanırım durumla birebir örtüşüyor. Her şey tamamdı, rüya gibi; hatta kızından ayrılamayan duygusal babadan izin koparılmıştı. Üniversite yeni bitmişti. Meksika'da (Tech de Monterrey'di galiba okulun adı), çok güzel bir old town Üniversitesi'nde İspanyolca dersi alacak; karşılığında da Türk Mutfağı dersi verecektim! :-) O dönem İspanyolca'ya takmış vaziyetteydim hatta yazışmalar esnasında bir kaç kelime bile kapmıştım. İşin tuhaflığı başından belliydi; çünkü Üniversitedeki hocayla kurulan iletişimde: “Türk Mutfağını bilir mi?” sorusu karşısında “çok iyi yemek yaptığım iddia edilmişti.

Külliyen yalandı çünkü o zamanlar makarna ve yumurta dışında bir şey yapabildiğim yoktu. Annemden alınacak 2 aylık hızlandırılmış kur kıvamındaki kurs sayesinde bu işi kotarabileceğime emindim çünkü yıllar yılı yemek programları izlemiş ve bu işin teorisini hatmetmiş bir bireydim! Onlar bana İspanyolca öğretecek ben de karşılığında onlara Türk Mutfağını; hem de uygulamalı(!) olarak anlatacaktım. Yemin ederim, “nasılsa yemeklerimizi bilmiyorlar, beceremesem bile kakalarım!” şeklindeki olsa olsa bir Türk'e yaraşır zihniyetimle yola çıkmaya hazırdım! Tabii bazı maddi problemler vardı. Orada nasıl geçinecek, ne yiyecek ne içecektim? Ailemden böyle bir destek isteyecek kadar rahat bir insan olamadım hiç. Bu zamana kadar ne yaptılarsa hep kendiliğinden yaptılar. Cebimde otobüs parası bile yokken isteyemediğimi çok bilirim... Tabii babam bunu bilse kendini öldürebilir. Benimki utanmak ile ilintili bir durumdu.

Araştırmalarıma göre Meksika o kadar ucuz bir yerdi ki biranın tanesi şimdiki para birimi ile 1 YTL'ye bile gelmiyordu! Birayla doyabilir miydim? :-) Hmm, tabii ki hayır. Bu bir kıyaslama metoduydu. Bira 1 Liraysa yemek daha da ucuz olacaktı elbet. Tabii kazın ayağı böyle olmadı. Konsolosluğa yazılan danışma nitelikli soru karşılığında alınan cevap beni korkuttu, ben o parayı bulamaz orada kurda kuşa yem olurdum alimallah! Bu güzel ve maceraperest hayal de böylece suya düştü... Annemlere de hiçbir açıklama yapmadım, vazgeçtim dedim. Ne oldu yine “maymun iştahlı” oldum!

Ankara ve Meksika uçuşum olayı dağıttı. Dönüyorum;

Uzun zamandır işe gitmek dışında evden pek çıkmadım, evden çıkmamak insanı daha da korkaklaştırır bilir misin, hiç geldi mi başına? Sen de denedin mi? İnsan topluluğu gözüne batar; ses, seda, her soluk dokunur; arkandan gelenler ürkütür; yüzüne bakanlar tiksindirir; gözlerini bir noktaya diker öylece yürüyüverirsin... Geçecek elbet.

Tek başıma içmeyi severim(eskisi kadar içmiyorum.) Tek başıma olmayı severim. Tek başıma ölmeyi severim. Bu yüzden tekrar evlenmemek kanaatindeyim. Bunu itiraf ettiğim kimseler, yani annem, teyzem ya da dostlar sanki çok manyakça bir fikirmiş gibi yüzüme, gözüme gözüme bakar her seferinde! Neden neden neden illa ki evlenmelyim?! Ben bu ülkeyi çok seviyorum ama işin gerçeği bu ülkede yaşamak için yaratılmamışım. Benim burada yaşayabilmem ve mutlu olabilmem için daha çok sular akması gerek. Çok matah bir şey olduğumdan değil, aksine her şeyi çok normal karşılamamdan ötürü bu böyle. Bu gidişle ya yaptıklarım çevremdekileri ya da sorumluluk duygum beni bitirecek.


İntihara meyilli miyim? Hayır! Kesinlikle değilim.

Mesleki yönden mercek altına alındığımda çok çalışkanım. Gereğinden fazla hem de. Engelleyebildiğim bir şey değil. Elimden gelse engellerdim çünkü zamanında atıp tutmayı biliyordum: “Ben sadece çalışmak için doğmadım, ruhlarımızı öldürmeyelim, nefes alalım, kapitalizmin kulu kölesi olmayalım” diye! Ne oldu? Yaşadığımız hayat ne kadar da sosyalist ve rüyalar ne kadar güzel değil mi?! Müsaade alamadık haliyle. Kapitalizmin göbek deliğinde bizzat ben oturuyorum! O deliğe birikmiş pamucaklar arasında boğuluyor, bazen pisleniyor, bazen gıdıklanıyorum. Peki neden vazgeçemiyorum? Çünkü seviyorum arkadaş! Manyak gibi çalışmayı tuhaf biz hazla seviyorum. Bilmeyi seviyorum, görmeyi, okumayı, öğrenmeyi... Bu yüzden günlerim, saatlerim bana yetmiyor, telaşlanıyorum. Ne kadar eksik öleceğiz farkında mısın? Aslında bir hiç olarak öleceğiz...

Bunun dışında kendimi yerimden kaldırmak konusunda çok enerjik olduğum söylenemez. Sadece
dönem dönem tuhaf bir hareket gelir üzerime!

Baba parası yemem, O'na kıyamam! Ama param olsa babama seve seve yediririm. Dünyanın en güzel adamına duyduğum bu aşkın tarifi yoktur. Pek çok gece gözde yaşa sebeptir, kendisi durumdan habersiz! O bensiz başını yastığa koyamaz ama benim onsuz yarım olduğumu bilmez. Çünkü anlatmam. Ben çoğu zaman hiçbir şeyi anlatmam...
Peki öyleyse neden anlattım? BİLMİYORUM!
Bir şey söyleyeyim mi. Sanırım benziyoruz birazcık!

2 Mayıs 2010 Pazar

Vahşi Seks-Ölümcül Dişiler

Ne ile karşılacağımı bilmeden izlediğim bir belgesel hafta sonumu şenlendirdi. National Geographic serisinden 'Vahşi Seks-Ölümcül Dişiler'. (Sanırım bunun bir de Maço Erkekler bölümü var.) Belgeselde, doğadaki bazı türlerin cinsel hayatları yakın markaja alınmış. İşin şaka ile karışık olması da keyif katmış. Genelde filmleri orijinal dilinde ve alt yazılı izlemeyi severim fakat bu belgeselin dublajı çok başarılıydı. Herif de komikti!

Hayvanlar seks için neler yaptı;

** Kutup ayısı bakirliğini verebilmek için kilometrelerce yolu devirip tam 90 kilo kaybetti. Ha bir de dişisi için başka bir aday ile dövüştü!
** Peygamber devesinin dişisi, erkeğini sevişirken yedi. Kafası kopan erkek "sana canım feda" nidalarıyla hala sevişiyordu...Zira pipi :-) bölgesinde de ayrıca sinirleri varmış.
** Bir sıçan türü(hangisiydi hatırlayamıyorum) sevişmekten proteinsiz ve aç kalarak öldü. Çünkü bu işi 12 saat aralıksız yaptı! Hala devam etmek istedi. Ölürken hala gidip geliyordu, bu çok acıklıydı...
** Sırtlanın dişisi çok cilveli fakat erkeksiydi. Zira klitorisi bir penis görünümündeydi ve sallaya sallaya, "s.kim t.şşağıma denk" dercesine yürüyordu.
** Turuncu kafalı kuşun erkeği, seksomanyak dişisi elin adamları ile işi rahat götürürsün diye evini ve yavrularını korudu. Üstüne üstlük bir de timsah tarafından mideye götürülme tehdidi ile karşı karşıya kaldı.
** Karıncalar, kraliçelerinin kölesi kıvamındaydı.

Doğada ciddi bir kadın hakimiyeti var. İnsanlığın görünmez kanunlarının da bu yönde olduğunu düşünüyorum. Sadece hayvanlar bu konuda daha dürüst ve içgüdüsel davranıyor.

Hayvanlar dünyasında, dişiler üreme yeteneklerini kendi ile gurur duyma meselesi haline getirmiş. Tıpkı homo sapiens erkeklerinin pipilerini çok sevdikleri gibi, hayvanlar aleminin dişileri de üremelerini sağlayan organlarına fazlasıyla minnettar gibi göründüler gözüme!Zira erkeklerini sırf bu nedenle ciddi manada eziyorlaR, kimi zaman öldürüyorlar da! Erkekler de ucunda ölüm bile olsa bu işe gönüllüler... Çok arabesk değil mi! :) Seni bir kere koklamak için canımı bile veririm! Doğaya bakınca türlerin erkeklerinin üremek, cinsellik ve iz bırakmak konusundaki zafiyeti acıklı görünebiliyor. Fakat doğanın derin ruhunda her şeyin bir sebebi var. Sevişerek ölmenin bile!

Elevator psychology experiment! Daha Gerçekçi Bir Yaklaşım İle Sürü Psikolojisinin Karşı Konulamaz Cazibesi!

Elevator psychology experiment - Illustrating the influence group behavior has on an ...

Bu arada bloga direkt video ekleyebildiğim gün d.tüme kına yakıcam!

Oğuz Atay ile ilgili Problemlerimi Çözme Zamanı Geldi!

Bazen hiç tahmin etmediğiniz insanların, sizin hakkınızda bir şeyler bildiğini öğrenmek şaşırtıcı ve tedirgin edicidir! Dün bir güzel insan topluluğu içinde, bir ağabeyim Oğuz Atay'ın "Tehlikeli Oyunlar" kitabından söz açtı. Sonra bana dönüp "D. siz okudunuz mu?" diye sordu. "Hayır, maalesef!" diye yanıtladım. Bu ana kadar her şey normaldi. "Nasıl olur?" şeklinde bir tepki verdi şaşırarak. "Neden?" diye soruverdim. "Sen nasıl okumazsın, inanamıyorum!" dedi. Daha da yerin dibine girdim... Magmaya doğru yol aldım. "Sen bizim kitap kurdumuzsun, kesin okumuşsundur diye düşünmüştüm." dedi. İyi de benim kitaplarla bu kadar haşır neşir olduğumu nereden biliyordu. İlk kez karşılaştığım bir insan, Ankara'dan geliyordu ve elimde herhangi bir dergi, kitap görmüşlüğü de muhtemelen yoktu. Zaten kitaplarımın görülmesi de mümkün olamaz, bu yüzden kendime büyük çantalar alıyorum.


Acaba blogumu mu keşfetti diye düşündüm ama bu da olamaz... Adım sanım, ismim cismim yok ki meydanda! Peki "nouvelle ya da D. kod adı! Yok yok "nouvelle" ve "D." takıntımı bir ben bilirim. Üstelik bu blog kitaplar üzerine kurulu bile değil!



Geleyim devamında gelişen mevzuuya. Evet gerçekten hiç Oğuz Atay okumamıştım! Üstelik de Bir+Bir'in(favori dergimdir!) bu sayısında "Oğuz Atay okuyanla okumayan bir olur mu!" cümlesine gözlerim ilk temas ettiğinde de beynime lazer kılıcı ile doğrultulmuş bir sancı girmişti. Utanıyorum evet kendimden utanıyorum!


Hemen İzmir-Alsancak Yakın Kitabevi'ne yönelip Oğuz Atay-Tehlikeli Oyunlar kitabını aldım. Tutunamayanlar'ı seçmemekte şu an için esaslı bir sebebim vardı. Çünkü okuduğum yazıda, Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar'daki romancılığının çok daha üst düzeylerde olduğu iddia ediliyordu. Ayrıca Tutunamayanlar ile ilgili de pek hoş hatıralarım yok!!! Elinde her gece bu kitapla uyuyan bir adam tanıyordum! Bana değil; kitaba dokunuyordu ve bu durum beni çileden çıkarıyordu... (sevmemek için çok esaslı bir sebep!)


Ardından bir sürpriz daha! Bir+Bir'de okuduğum tiyatro ekibi Perşembe günü İzmir'deymiş. Kitabevinde rafa uzanamadığım için yardımcı olmasını istediğim çocuk, bu önemli bilgiyi vererek oyunun çok iyi olduğunu söyledi ve bir de rezervasyon numarasını elime tutuşturdu! Şaka bu, ben uyduruyorum, bu kadar şey denk gelemez değil mi! Kendimi herhangi bir Paul Auster kitabının içinde gibi hissediyorum! Bir el beni ısrarla Oğuz Atay'a çekiyor. Arayıp eğer yer varsa mutlaka bu oyuna gideceğim.




Şimdi Tehlikeli Oyunlar'ı (ki bence adı ve kapağı çok güzel, ayrıca sade!) kitaplığımın sol köşesindeki 3. katta ayırttığım yerine koydum. :-) Bir süre orada dinlenecek, dana eti misali terbiye edilecek. Çünkü benim ona psikolojik olarak hazırlanmam gerekiyor. Deli miyim ne? Yok değilim, kitap okuma sürecim hep böyle başlıyor, öyle gelişigüzel seçemiyorum. Deli değil sorunluyum...


Bazen telaşlanıyorum, şu hayatta hangi şeye yetişeceğim diye. Bu duygu beni boğuyor, boğdukça hiçbir şey yapamamaya başlıyorum. Hangi memleketi göreceğim, hangi kitaba hangi şarkıya yetişeceğim, hangi filmleri görebileceğim, kendime ait hangi hayat seçeneğini yaşayacağım, el kadar ben hangi yöne koşacağım?!?!