dd

22 Haziran 2010 Salı

Manasız Yazılar Silsilesi



Öyle bir sinirli ki gökyüzü anlatamam. Ancak duyan ve gören bilir. Hatta, mmm, şey, bennn... Birazcık korktum! Hayır yalan söylüyorum ÇOK korktum!!! Böyle olduğunda kalbimin üzerindeki bakır tel cızırdıyor. O cızırtı, bütün vücudumu parmak ucumdan başlayıp titreştiriyor. Böyle huylarım yoktu benim, 30'uma merdiven dayayınca acayip bi' kadın oldum çıktım. Yeni yeni huylar, bi' haller, bi' şeyler, artist artist, cano cano duruşlar, lolo yapmacalar, ürkek şahsiyet tumturaklılıkları! (yuh artık! Ne şekilsiz, şemalsiz bir kelime oldu bu.) Yediremiyorum da kendime bir yandan. "N'oluyoruz D. Hanım!" yaklaşımı ile hesap sormaklar beyinde ve de kendi kendine...! Sonuçta korkudan, tamamen bilinçsiz olduğunu düşündüğüm bir hareketle evin tüm panjurlarını 5 saniye içerisinde kapatıp kendimi panjurdan kaleme hapsettim. Şu anda da boğuluyorum!

Beni bi Nocturne for Violin paklar dostlar, dinleyip rahatlamalı mı yoksa daha da gerilmeli mi... Klasik müzik genelde gergin bir şey bence! İnsan çocuk yaşta klasik müzikle uğraşmaya başlayınca, ömrünün geri kalanında daha fazla gerilmemeye karar verip, gerginlik kısmını sadece müzikte bırakıyor. :) Ben de 7-8 yıl klavye ile iştigal edip, hayalleri suya düşmüş bir yavrucak olarak küçükken müziğimle uğraşırken gayet ciddi ve de gergin, bunun dışındaki zamanlarda ise içine kapanık bir tiptim işte.

Neyse bugün pek de yazmak istemiyorum, hem zaten yazmam gereken oldukça sağlam bir "cevap dilekçe"m var! Birileri söylüyor ben cevap veriyorum. Ben söylüyorum, birileri cevap veriyor. Bazen kendi kendimize koyduğumuz kuralların etrafında çelik çomak oynuyor oluşumuz komik geliyor doğrusu. (İç ses: "Sus! Duymasınlar... Kızarlar, deme öyle. Avukat olacaksın, mesleğine saygın yok mu, "aaaa o zaman sen bu işi yapamazsın" derler. Hep öyle derler... Hep yerler! Beyninin etini yerler. Çok önemli bir şahsiyetmiş havaları takın, ciddi ol, yavşama, gülme, büyük kadın gibi görün yoksa ciddiye almazlar. Sus... Duymasınlar...)
İyisi mi Chopin'imle koyun koyuna yağmuru izleyelim biz. Yalnız önce evime giren kara sineğin icabına bakmalıyım... Şuncacık sinek bile benim evime sığınmış.

Sabah sevgiliye eylediğim cümlemi yeniden düşünüyorum da... Evet:
Ben galiba bu hayatı benimseyemedim! :)

20 Haziran 2010 Pazar

Pekiştirin!

"Aşk insanın şahsiyetini pekiştirir. Çünkü hayatın manası, aşk bohçasında gelen bir hediyedir. Mevcudiyetinin hakkını vermek, hiç değilse mazeretini bulmak isteyen insan yalnızca aşka müracaat edebilir."

Dublorün Dilemması - Murat MENTEŞ (veyahut Nuh TUFAN ya da Ferruh FERMAN) :)
Dublorün Dilemması, İletişim'den yayınlanmış. Okunması gereken bir kitap ve yazarı 'afili filinta'lardan Murat MENTEŞ küstürülmemesi gereken bir adam kanaatimce. Menteş'e doldurduğu eksiklik için daha önce yaldızlı yaseminler dilemiştim! Şunu belirtmem gerekir ki benim alıntıladığım cümlenin, kitabın şahsiyeti ve bütünüyle pek ilgisi yok aslında. Sadece hoşuma gittiği için bu bölümü alıntıladım.

Kitap bildiğiniz fantastişş!

Özellikle sıkıntılı dönemler yaşayan ve sırıtmak isteyen kimselerin acil kabilinden eline alması gereken bir kitap. Oldukça sıkıntılı bir dönemimde edindim ve okudum, aslında hala bitiremedim okumaya devam ediyorum. Her elime aldığımda gerçekten eğlendim, kafa dağıttım. Hatta dün elime aldığımda okurken yorgunluktan uyuyakalıp, şahane rüyalar gördüm. Zira benim böyle bir olayım var. Okuduğum ve sevdiğim kitaplar rüyalarımı etkiler. En son bunu, İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası' nı okurken yaşamıştım. O zaman da kavuklu cüceler, siyah pelerinli pireler, gemiler girmişti rüyalarıma. Her uyandığımda salak salak sırıtmakta buluyordum kendimi.

Dublörün Dilemması'nda da böyle bir etkileşim oldu. Üstelik, eğlencesinin yanında ardı ardına dizilmiş gayet iyi cümlelerle de tanışıyorsunuz. Hani öyle boş beleş bir şey değil demek istiyorum.

Kısacası canı sıkılana tavsiye olunur.
Ha bir de yeri gelmişken http://www.afilifilintalar.com/ . . .

BABA



Baba!

her yılbaşında

sana söyleyecek

bir tek

sözüm var:

'Seni ne kadar çok seversem

o kadar

çok olsun ömründen geçen yıllar...'



Baba!

Babam, ağabeyim, kardeşim, arkadaşım!

Ne zulüm, ne ölüm, ne korku

başımı eğemez!

Yalnız senin elini öpmek için

eğilir başım.

Babam, ağabeyim, kardeşim, arkadaşım...

Nazım Hikmet RAN

19 Haziran 2010 Cumartesi

Bu Ne Sevgi Ah Bu Ne Izdırap!

Sabahtan beri dinlediğim müzik skalasına bakar mıydınız?

Grup Yorum'la başladım Haziran'da Ölmek Zor, Kömür Gözlü Kız, Deniz Koydum Adını derken... Nereden çıktı ki Grup Yorum sabah sabah?
Ardından Redd geldi, 'Nefes bile almadan'... Arka arkaya 6 kez dinlenince gerçekten nefes alamamaya başladığım fark edip ufak çaplı bir kriz eşliğinde müziği durdurdum.
Daha sonra IAMX. Neden? Çünkü duygular öfkeye dönüşüyordu git gide! 'Bring me back a dog' öfkeme can hıraş yetişen şarkı oldu. Sonra 'I Like Pretending' ... Bana 80'lerin bunalım rock parçalarını hatırlatarak hafif bir rüzgarla esti. En son da 'Heatwave'.
Tam olarak şu anda da Chopin!!! Nocturne in G Minor. G minor'un yırtınışı hüzünlüdür hep... İnsan Chopin'i damarlarına iyice yedirmeden ölmemelidir.

Dut yemiş bülbüllüğümü de yediğim dutla şenlendirdim. Yanına biraz da kiraz koydum. Cırcır olmak için gösterilmiş bu çaba elbette ödüllendirildi.

Son kertede, bu gidişime dur demek için bu gece eski kırkbeşlikler buluşmasına gitmeye karar verdim. O saate kadar içimdeki üşengeçlik kurtları vücudumun dört bir yanını kemirip beni etkileri altına almazsa bir iki ölçek (göz kararı) alkol eşliğinde, kulak memesi kıvamına gelene kadar müzik dinleyeceğim.

Hayatıma bir serseri daha katmayacağım ama! Kararlıyım, serseri ruhlara bir süre D. yasaklanmıştır. Ya da D.' ye bir süre serseri ruhlar yasaklanmıştır. Hangisini beğenirseniz işte! Kürkçü dükkanıma dönerim bir süre sonra nasılsa. Bulurum yine bir mızmızlık yaratıcısı!

Beyler bayanlar,
'Öper melekler, ısırır şeytanlar!' (Ben mi? İkisini de yaparım icabında!)
Badelerimi süzer, tek tek basar giderim.

;)

18 Haziran 2010 Cuma

Ne Güzel Abimizdin Sen Mustafa Topaloğlu!

Efendim,

Bugünümü diğerlerinden farklı kılan bir şey vardı ki onu sizlerle paylaşmak isterim. Bugün Kadıköy Adliyesinde Mustafa Topaloğlu'nu gördüm! Beyaz topuklu kovboy modeli çizmeleri, beyaz t-shirtü, beyaz pantolonu ve boya cıvığı simsiyah saçları ile şahane görünüyordu! Bir içim suydu. Etrafında toplanan kalabalığa bakılırsa hala bir kısım popülaritesi varmış, insanlar imza almak için spontane bir kuyruk bile oluşturdular. Hey Allam! Mustafa Topaloğlu imzasını nerede kullanırsınız ki? Sahte çek düzenleyip üzerine bu imzayı taklit edecekseniz tamam yine bir nebze anlarım! Fakat böyle bir niyetiniz de yoksa çok da makbule geçecek bir şey değil yani...Yalnız anlamadığım şu ki yaklaşık 5-6 dakika içerisinde Topaloğlu ve çevresindekiler gayet şen kahkahalarla gülüp eğlenmeye, hatta el ense olayına girmeye başladılar. Ne oldu da bu samimiyet kuruldu, hem aralarında neden ben yoktum? Neden yine dışlanmıştım? Bunlarla içim içimi yerken muhabbeti duyamamış olmaktan dolayı yarım kaldım, eksiklendim, üzerime biraz daha hüzün çöktü. Neyse işte bu güzel günde hayat bana bir uzaylı hediye etti dedim ve hüznümü bir kenara bıraktım. Siyah pelerinimi savurarak, dudaklarımı büzüştürüp keskin bir "fuuuu" sesiyle de savrulan pelerin efekti yaparak olay mahallinden uzaklaştım.

Zaten geçenlerde de 28 yıllık hayatımda ilk defa bir ikramiyeye rast gelmiş ve bir firmanın internet adresindeki soruyu doğru yanıtlayan ilk 100. kişi olarak, "pirinç özlü enzim" diye bir şey kazanmıştım. Büroya gelen siyah ve gizemli paketin bomba olduğunu düşünen heyecan düşkünü çalışanlarımızı hayal kırıklığına uğrattığım için çok, pek çok üzgünüm ama sansasyonel olmasındansa işe yarar olmasını yeğliyor ve pirinç özlü tuhaf enzimi bağrıma basıyorum! (Tabii kimileri beni terk eden sevdiceğimin bana bir hediye gönderdiği yönünde tahminler yaptıysa da bu şahıslar avuçlarını yaladılar!)

Bundan bir süre önce de Ankara Adliye'sinde üzerime bir kuş seğirttirmeli olarak sıçtı. Hem de az buz değil, çizgili pantolonumun bir çizgisinin yarı boyuna denk gelecek kadar uzun bir sıçıştı. :) Kapıdan girerken polis amcalara "pardon kafamda kuş boku var mı" diye sormam, kendilerini bir hayli şaşırtsa da açıklamayı yaptıktan sonra "hehe loto oyna sen lotooo" diye arkamdan bağrıştılar. Zaten huyumdur, her şehir dışı turumda mutlaka bir şans oyunu oynarım. Artık tuhaf bir batıl inanış halini almaya başladı bu.

Şimdi özetle:
Uzaylı, ilk 100. kişi vakıası ve kuş bokunu toplayıp, numeroloji hoyhoylarından ilhamla 82 ile(doğum yılım) çarpıp 9'a böldükten sonra çıkan sonucun karekökünü aldığımda şahsıma loto vurmasına çok az kaldığını kamuoyuna duyururum.

Sahi ne diyorduk...
Umut, gerçekten sen beni en son terk edecek dostum musun?

07.08.2010 Babylon Aya Yorgi'ye Gitmeli ama Nasıl Etmeli?

Benimkiler geliyor!! Hem de çok kısa bir süre sonra. Zaten kaç kere kaçırdım artık gitmek istiyorum. Nouvelle Vague 7 Ağustos gecesi Babylon - Aya Yorgi sahnesinde olacakmış.

Takvimime işliyorum, muhtemelen tek başıma gideceğim de asıl derdim dönüş! Olmadı kalırım orada bir yerde, napıyım yani! :) Ya da hiç olmadı gider sahilde uyurum sabaha karşı dona dona.

Kaçmaz, kaçmaz...

15 Haziran 2010 Salı

Kabul Ediyorum Ağır Bunalımdayım...

Bana birisi sayabilir mi? Günleri yani...
Hangisinde biter, nerede durulur, ne zaman yeniden başlar?
Ben hangi yazın vurucu Perşembesinde ağlar, hangi kışın çiçek açan Pazartesinde soluklanır, hangi ilkbaharın vodka kokulu Cuma ertesinde yeniden aşık olurum?

Sahi ben yeniden aşık olabilir miyim?
Hayatımda tek bir adama pek çok defa aşık olan ben! Yeniden?

Bugün tam 27 gün oldu. 27 günde önce sağ elimin bütün parmakları, sonra sol elimin kalan parmakları, ardından ayak bileklerim, en sonunda sol göğsüm çürüyüp düşmeye başladı. Nerelere düşürdüğümü dahi hatırlayamıyorum, kafam o kadar bozuk anla!

2,5 yılımızın nihayetinde, yiten bir şeyin ardından hala yutkunarak ağlayabiliyorum. Bu da yeterince açık olarak ortaya koyuyor durumumu... Hala aşığım işte, basit ama bu!

Son olarak Mindy'ye(akıl defterim olur kendisi) O'nunla ilgili şunları yazmışım:

Tarih : 29.04.2010 Yer : Nevşehir


"Bugün Nevşehir'deyim ve it's sunny day! Kalemi özellikle pembe seçtim, içimden bu renk geçti. Hayatım şu sıralar çiçeklendi zira! Benim kocaman bir "çiçek bahçem" var. Göbeği E. ağacı, parmakları E. yaprağı, gözleri de E. sarmaşığından kurulu. Her gün öpüp kokluyorum onları, her gün özenle seviyorum. Belki bir gün geldiğinde E. tohumum da olur... Böylece zaman sonsuza varır!"
Ben şu zamanı sonsuza vardıramadım ya... Bundan sonra geçmese de olur!

Ve o halde bana gelsin: "All my colours" turn to clouds....
Ama Nouvelle Vague'dan olanı gelsin lütfen!... :(
(Evet delirmişcesine Nouvelle Vague ve Bonobo-Bajka dinlemeye devam!)

Çöpümü mü?

Bu sabah ben arabaya binmek için cebelleşirken elimdeki kocaman çöp torbasını görüp hiçbir kibir örneği sergilemeden avuçlayıp "ver ben atayım" diyen mütevazi insan! Günümün tek güzel tarafı sendin. Bunun için teşekkür borçluyum. Adamın biri(!) uzattığım eli bile tutmazken, senin çöpümü atmayı teklif etmen çok insancaydı!

13 Haziran 2010 Pazar

13. Pazar Günüm

Bugün sabahtan Titanların Savaşı'nı izledim. Uzun zamandır DVD oynatıcının önünde durup duruyordu. Film nasıldı diye düşününce, eh işte iyiydi diyebilirim. Mitolojik karakterleri oldum olası sevmişimdir, en azından filmde bu vardı. Yani kimisi için şahane bir film olabillir fakat tarz olarak bana pek hitap etmedi.





Karşımda izlenmeyi bekleyerek duran o kadar çok DVD var ki o çokluk beni izlemekten itiyor. Ben böyle bir şahsiyetim, 'bir gün param olmaz da alamazsam' korkusu ile (ne salakça bir şey değil mi?) habire DVD ve kitap alırım. Böylece okunmamışlar ve izlenmemişler bir dünya olurken, sürekli olarak da yerlerine yenileri gelir. En sonunda ben aralarından seçim de yapamayarak uzunca bir süre dururum.

Benim böyle paranoyalarım vardır. -İşim koşturmaca gerektirdiğinden- Ya bacağım kopar da çalışamazsam ya evime hırsız girip bütün kartlarımı çalarsa da alamazsam diye diye alırım her lüzumsuz şeyi! :)

İşte böyle böyle 5 kapılı elbise dolabına sığamaz, 10 bölmeli çekmeceye giremez, kitaplığımda ve CD'liğimde yer bulamaz oldum. Ben hep böyle kalacağım. Bunu biliyorum, sebebini de... Bir zaman maddi varlığını yitiren insanlar, bir gün "-amamak"tan çekinirler. Korkmak demiyorum buna çünkü korkulacak yanı yok. Benimkisi de böyle bir hikaye sanırım! Anlatıp da can sıkmayacağım. Sadece bir dönem (yaklaşık 8 yıl) zorlu geçti. Fakat bu yaşanmışlık için hayata müteşekkirim. Beni ben yapan, varlığı ve yokluğu göstererek hayatımı çoğaltan, huzur insanı olmamı sağlayan, ailemi birbirine bağlayan, dirayet ve akıl kazandıran bu kıymetli 8 yılımızdır.

Neyse...
İşte o beklemede olan filmlerden izleyip etkilendiğim bir film olursa zaten onu da bloga yazarım.
Ha bir de söylemeden geçemeyeceğim geçen gün blog yazarı Julie ve Amerikalılara Fransız mutfağını öğreten 'Mastering the Art of French Cooking' kitabının yazarı Julia Child ile ilgili gerçek bir hikayeyi anlatan 'Julie&Julia' filmini en nihayetinde izlemeyi başarabildim. Bu arada bu hikaye daha önce kitap olarak da basılmış. Neden bu kadar ilgi çektiğini ben anlayamadım doğrusu! Hödüklük bende olabilir mi ki?



Filmi izleme girişimim tam 3 kere olumsuz neticelenip (ilkinde 13., ikincisinde 24. ve üçüncüsünde de 42. dakikalarda uyukaldım) 4. kerede bu işi bitirmeyi başardım. Yani tamam şirin sayılabilecek bir film ama Meryl Streep bile benim izlerken 3 kere uyumamı engelleyemediyse bu işte bir sorun var demektir! En azından benim açımdan.

İşte efendim neymiş blog yazarı Julie'miz için Julia Child bir idolmüş. Yok anlatamayacağım, anlatması bile sıkıcı geldi şimdi. :) Meryl Streep'in oyunculuğuna söz yok kadın yine şahaneydi de film çok yavandı. Kaldı ki ben nefret edilen yavan filmleri sevebilen bir insan olarak beğenmediysem, siz izlemeden önce bir kez daha düşünün. Çünkü sadece 2 saati dolduracak ve iz bırakmayacak bir film.

Tabii araya böyle çıtır çerezler de katmak gerekir ki kafamız boşalsın!

Yaşasın Yeniden Rüya Görmeye Başladım!

Genelde insanlar dil öğrenirken o dilde rüyalar görürmüş. Benim şu anda dil öğrenme gibi bir durumum yok fakat dün gece uzun metrajlı bir İngilizce rüya gördüm. İşin tuhaf tarafı çevremde İngilizce konuştuğum bir şahıs yahut bunu gerektirecek bir neden de yok! İngilizce ile ilişkim şu sıralar alt yazılı film izlerken duyduğum ve dinlediğim şarkılardan öteye gitmiyor.
Rüyamda oturup saatlerce İngilizce bir film izledim. İşin enteresan yanı; "rüya içinde rüya" da denebilecek şekilde filmin de be(y)nim tarafından çekilmiş olduğu idi. Yani hem rüyayı yönetiyordum hem de filmi! Ah ne güzel.
Film süperdi ama filme dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Sadece rüyamda, ağzımı açmış filmi izlediğimi sonra da iki kişinin koluma girerek beni televizyonun önünden kaldırdığını hatırlıyorum. Bu eylem olurken benim hiçbir tepki vermeyişim ve kimsenin birbirinin yüzüne bakmayışı olayı biraz korkunçlaştırsa da fazla önemsemedim. Kan ter içinde uyandığıma göre muhtemelen tuhaf bir film yönetmiştim...
Sonra temizlik, çamaşır, ütü, her türlü lavabo-fayans ovma işi itinayla yapılır diyerekten giriştim; böylece rüyamın büyüsünden de çıkıverdim ve ardından çemkirdim! Uleeyn benim sanatçı kişiliğimi öldüren hayat sana iki çift sözüm vardı, onları da bu işleri yaparken bolca sarf ettirdin zaten!

Neden Ben!

Yaz geldi malum. E havalar da ısındı... (E tabi Çelik de değişti!)
Yeni taşındığım bu evi o kadar sevdim ki hayatıma kattığı huzur nedeniyle yaşadığım ayrılık acısını da bir yana bırakarak ev faaliyetlerinin keyfini çıkarmaktaydım.
Ta ki o zamana, o sesi duyana kadar... Bu dünyada sessizliği benim kadar seven ve seslere benim kadar takan sadece bir kadın daha tanıyorum o da annem.
Şimdi ben, bitişiğimdeki komşumun klima motorunun sesi ile kabusa dönmekte olan günler yaşıyorum. Umarım bir an önce 3-4 aylık bir tatile giderler de kurtulurum. Evimde sessizlik diye bir şey yok! :( Her dakikam bir helikopter eşliğinde geçiyor.
Delirmek üzereyim...
Şayet bu ses gerçekten de o klimanın motorundan geliyorsa, kredi ödemelerim biter bitmez ilk iş onlara yeni ve sessiz bir klima hediye etmeyi düşünüyorum. Bu konuda da çok ciddiyim!!!
(Hatta benim bir tane boşta duran klimam vardı doğru yaaaa! Önce yakınlık kurup sonra da bu klimayı onlara teklif etmeliyim.)

12 Haziran 2010 Cumartesi

Bip!

Götü
me
ka
dar yanı
yorum.
Çün
kü söğü
ş yedim.

Söğü
şü
seb
ep gös
tererek
yanışı

ört
bas
etm
eyi

sanı
yorum.

11 Haziran 2010 Cuma

Ses

Seksi kadın vokalleri seviyorum. Seksi kadın vokal derken kadının kendisi değil; sesinin seksi olmasından bahsediyorum yahu! Bugün Konak'tan büroya yürürken idrak ettim bu durumumu...
Camille, Morcheeba'nın solisti Skye Edwards(ki çok sağlamdır), Charlotte Gainsbourg, Jane Birkin, Tülay German, Melanie Pain (bir 'in a manner of speaking' şakımıştır ki ne kadar dinlesem sıkılmam...), Marina Celeste, Bajka, Mercedes Sosa falan filan . . . Ben de böyle şarkı söylemek istiyorum ama utanıyorum. Ne var? Tuhaf ama utanıyorum işte!

Tespit Yaptım Ben!


Feridun Düzağaç'ın son klibinde Boris Vian'ın Günlerin Köpüğü kitabından mı esinlenilmiş ne...

P.S. Favori kitaplarımdandır. Bendeki de görüleceği üzere oldukça viran bir eski baskısı. :)
yamuk foto: benden.

Kapı ve Ben


Ben Murathan Mungan'ı çok severim. Murathan Mungan'ı sevmeyen insanların da niyeyse nazik bir ruhları olmadığı inancındayım. Bunu belki daha önceki bir iki satırımda fark etmiş olabilirsiniz.
Üç aynalısı, kırk odalısı derken bir de yedi kapılısını okuyayım dedim. Fakat ilk defa bir Murathan Mungan kitabından bu kadar sıkıldım. 'Çelikçiçek' hikayesi dışındakilerden hoşlanmadım. Çelikçiçek'te de kurgu hataları var gibi hissettim. Hele 'Hamlet ile Hitler'i okurken fenalıklar geçirdim! Hamlet'ten de Hitler'den de nefret ettim. Hatta bu bölümdeki 20-30 sayfayı 10 saniyede okuduğumu fark edince aslında o bölümü okumamaya başladığımı anlayıp daha fazla direnmedim. Tabii okuma alanımın uçak olduğu düşünülünce belki de havada olduğumdan dolayı afa(c)anlar basmış olabilir. Zira yanımdaki tonton çocuk da benim iç çekmelerimden ve "off"lamalarımdan oldukça sıkılmış olacak ki bir ara bana kötü kötü bakmaya başladı. İlk defa kendimi susturamadım. Gerçekten bir ara "açın acil çıkış kapısını gidiyoruuhmm!!!" diye bağırmamak için çok zor tuttum kendimi. Şu anda o anı düşününce bile sıkıntı geldi.
Neyse öze geleyim, genelde bir kitap berbat bile olsa elime aldıysam bitirmek gibi bir takıntım var. Kötü filmler için de aynı şey geçerli. Filmin ya da kitabın bütün sırrı benim sıkılıp izlemediğim/okumadığım kısımda yer alıyordur, aman efendim bu kadar izledim orayı kaçırırsam hiç olur mu diyerek nice kötü filmleri, nice berbat kitapları devirmişimdir. Bu filmlerde de başı 'Her gün Başka bir Bela(Trouble Everyday)' çeker. Onca zaman geçti ve ben yıllar yılı o filmin ruh hastası biçimde iç yiyişini unutamadım. Hatta abartmıyorum psikolojik bozukluklarımda o filmin payı olduğu kanaatindeyim. :)
Delilik güzeldir candır ama "ruh hastalığı" koşa koşa kaçılması gereken bir şeydir dostlar. İşin tuhaf tarafı o filmin DVD'si de şu an hala karşımda duruyor ve ben rafı her düzenleyişimde elime o film geldiği vakit, suratımı büküp acı acı bakıyor, filmi bir böceğe dokunmuşum gibi attırıyorum. Sonra da bozulmuş moralimle ev temizliğine devam ediyorum.
Neyse anlattıklarımın birbirinden kopukluğuna bakılırsa kafam pek yerinde değil. Adios!
Haftayaaaaa buluşalım haftayaaa! (Hah bu ya Vikingler candır.)
çirkin fötö: benden.

9 Haziran 2010 Çarşamba

I'm Here...

http://www.iamheremovie.com/

30 dakikalık bir kısa film. Eğer izleyecekseniz.
Bi' şeyler oldu bana, salyalandım da duruldum, kafamda leylaklar uçuş uçuş. Deliliğe doğru sağlam adımlarla yürüyorum. Bir sonraki aşama tıp dünyasında incelenebilir vakıa mertebesine ulaşmak! Robotic diyorum o diyorum bu diyorum! Ama robotların aşkına da ağlıyorum. Ben aslında artık sinir bozukluğundan ağlıyorum. Beni böyle sevecek robotumu istiyorum!!!

6 Haziran 2010 Pazar

Kıssadan Hisselerim

**Bir gün ben de arka bahçedeki teyzeler gibi şuh kahkahalar atabilecek miydim? Basit gibi gelen bu soru kadın-erkek ilişkilerinin düğüm noktası olabilir miydi? Şayet bu tip kahkahalarla bende öbeklenen o düğümü çözmek mümkün ise ben hiçbir zaman bu kahkahalardan atamayacağımı bir kez daha anlayıp daha da fazla umutsuzluğa mı kapılmalıydım? Helal olsun şu teyzelere; ben onlar kadar olamadım... Belki de önce teyze olmalı insan. Bakıyorum da o teyzelerin kocaları hep çok mutlu.

**Verdiğim iki kilo yurt çapında zafer şarkılarıyla kutlanıyormuş. Bu akşam sporum biterken karşıdan gelen bir grup genç tarafından omuzlarda karşılandım. Bando eşliğinde ve İzmir marşı ile beni eve kadar geçirdiler. Konfetiler bazı komşularda huzursuzluk yarattı. Ekolojik dengeyi bozduğum iddiası ile yuhalandıktan sonra koşarak eve kapandım ve ağlamaya başladım. AOÇ yoğurdu yiyip Ankara- Gazi Mahallesi günlerini yad ettim. Bridget Jones da o dondurmaların yerine yoğurt yeseydi anneanne donlarını daha çabuk fırlatıp atardı.

**"İnsanın böyle karısı olacak!" şeklinde yediğim ve ardından hazmettiğim lafın açılımını düşündüğümde hala etime dolgun bir kadın olduğumu fark edip "kadın dediğin ele gelecek" zihniyetindeki erkekler bakımından evlenilesi kadın imajında olduğumu anladım. Ben bu al yanacıklarla daha çok düğünün hayal perisi olurum... Gerçekten de bu kötüydü!

**Yarın akşam Ankara'ya gidiyorum. 2 günlük iş turum Çarşamba günü neticelenecek. Anne-baba-kardeş üçlüsünü görecek olmak güzel bir his. Peki ama neden ilk hayalim ailecek birlikte yemek yemek... Ben iflah olmam. Özlem dolu bir hayalin ucuna da yemeği konduruverdim!

Elim sende!

Buradan söyleyeceğim şu ki şayet bir insanın elinden sevgilisini almaya karar vermiş iseniz önce bir durup düşünmelisiniz! Ben bu adamı/kadını "daha" güzel sevebilecek miyim? Yok beceremeyecek iseniz hiç almayın da o adam/kadın daha güzel sevilmeye, sevdiceği de onu öyle güzel sevmeye devam etsin... Böylece cümle âlem mutlu olsun, sevenler ayrılmasın. :)

Gözümü Açtım Gördüğüme İnanmadım!

Episode-1

Tortillalar: Gözleri yosun yeşili ve fazlaca belirgin olmakla birlikte insan ırkına benzemek ve aralarına karışabilmek, fark edilmemek için kahverengi lensler kullanmaktadırlar. Tortilla isminin nereden geldiği bilinmemektedir. Fakat tiineyç mutınt ninja törtıls dan esinlenildiği iddia edilmektedir. Kaplumbağaların renginin de yeşilin bir tonu olduğu ve telafuz benzerliği düşünülecek olur ise bu iddianın doğruluk payı fazlacadır.



İnsanlar: Tortillalar tarafından imha edileceklerini öğrenmiş ve gerilla tipi mücadeleye başlamışlardır. Bu yolda "ezoyi suyu" formülünün bir kaç laboratuar araştırmasından sonra tamamlanarak işe yarar hale geleceğine inanan iyi kalpli bazı Tortillalar (ya da Tortillalar açısından düşünürsek vatan hayınları!), insanların arasında mücadele etmekteydi. Zira bu Tortillalar kendi ırklarının yok edici yanından hoşlanmıyor, ezoyi sayesinde insanlarla bir arada yaşanabileceğini düşünüyor fakat senato bu düşünceye ikna olmuyordu.


İnsanlarla biraradayken kahverengi lenslerini asla çıkarmamaları ve kimliklerini ele vermemeleri gerekiyordu. Zira bir kısım insan onların ajan olduğuna inanmakta, bu iyiliklerinin ise düzmece olduğunu belirtmekteydi. SİT'in (Sorgusuz İmha Timi) arananlar listesinde Tortillalardan Turek ve Tolya başı çekiyorlardı.




Miss D. ve Turek, o gün Fela Kuyusunda karşılaşmışlardı. İkisi de birbirinin elinde tuttuğu parlak ve büyüleyici şeye hayretle bakıyordu! Her ikisi için de gerçekleşebilecek en son mucize gerçekleşmişti. Kilometrelerce uzakken sanki birbirlerinin zihnini okumuş ve her ikisi de bu emanetei saklamışlardı. Bu karşılaşmadan sonra tek bir kelimeye dahi ihtiyaç duymadan birlikte savaşacaklarını biliyorlardı.




23.09.2094 - D.'nin seyir defterinden:


Turek ile karşılaştığım gün büyüleyiciydi! Elinde gördüğüm şey... Bu şey, o olamazdı! Saatlerce sarılıp ağladık. Nasıl tahmin ettin dedi bana... Sadece gözlerimi ve kulaklarımı kapayıp sesini duymaya çalıştım dedim. Eski günleri, ailecek yemek yenen o akşamı yad ettik.




26.10.2094- D.'nin seyir defterinden:


Turek beni Tolya ile tanıştırdı. Tolya gerçekten çok güzel bir kadın Tortilla. Kökeni Anadolu'ya dayandığından babası adının Tolya olmasını istemiş. Bugün etrafta bizden başka kimsecikler yoktu... Tüfek kullanmayı bilmediğimi Borgez Timi'nden birileri öğrenirse anam bellenebilir. Bu yüzden temkinli olmalıyım. Turek ve Tolya bana atış talimi veriyor. Güzel bir tüfeğim var. İnsanlar bu mücadelede atış yapmayı bilmeyenlerin kendilerine zarar vereceğine ve onları yavaşlatacağına inanıyor. İyi ama benim gibi pek çok insan ne yapıyor, neredesiniz!!! Acilen onları bulmalıyım. Amacımız çoğalmak değil, emin adımlarla güvenilir bir ekip kurmak.




Miss D. kafaya koymuştu bir kere. Bir tim oluşturacak, öncelikle kendi gibi atış yapmayı bilmeyen insanların ölümüne engel olacaktı. Yoksa adi ve soysuz Borgezler onu ve onun gibi silah kullanmayı bilmeyenlerin yaşamlarını, Tortillalardan önce ellerinden alacaktı. Bu olaylar başlamadan önce yaşamayı bile istemeyen Miss D. şimdi verdiği yaşam mücadelesini düşündükçe ölmeyi istediği zamanlarda sadece trip olsun diye bunu istediğini fark etti. Şimdi dötü yememişti, yaşamak istiyordu. Ölene kadar yalnız ve aşksız kalacağını bilse bile yaşayacaktı! Gidecek çok yeri vardı, sadece bunun için bile yaşanırdı.




18.13.2095 - D.nin seyir defterinden:


13. ay... Tahminler doğru çıkıyor. Zakar 2094'ten sonra gelecek yılın 13 ay olacağından bahsediyordu. Bu nedenle zaman hesaplarımızı buna göre yapmamız gerektiğini aksi takdirde diğer kıtalardaki Gepettolarla belirlediğimiz gün ve vakitte buluşamayacağımızı; bunun da bizim sonumuzu kendi ellerimizle hazırlamak olduğunu söylüyordu.




Tim hazır artık mücadelede biz de varız! Gepettolar! Artık insanlarımız Borgez Timi için tehlike teşkil etmiyor. Bu hareket alanımızı genişletti. Yalnız Borgezler Turek, Tolya ve Zakar'ın bizimle olduğundan haberdar. Turek ve Tolya bir kaç arkadaşlarına daha ulaştı. İçlerinde sadece Zakar'dan şüpheleniyorum. Bakışlarında beni tedirgin eden bir şeyler var. Lens belki bunu kapıyor fakat lensi çıkardığında gördüğüm o yeşil gözlerde bir şeylerin hesabı tutuluyor. Zakar şimdilik harekete geçemez. Bana yakınlaşmaya çalışıyor, güvenimi kazanmak için olduğunu biliyorum. Evet sadece bunun için! Yo hayır...




Tortillalar ve insanların birbirini yok etmek istemesinin tek bir sebebi vardı. Aşkı engellemek. Çünkü ne zaman bir Tortilla bir insana aşık olsa yahut ne zaman bir insan bir Tortilla'ya aşık olsa önce körlük belirtileri başlıyordu. Körlüğü kabullenen bazı çiftler işi ileriye götürdüğünde gerçek yıkım başlıyordu. Bir Tortilla ile bir insanın cinsel ilişkisi öldürücüydü. İlk birleşmede ellerden başlayan çürüme zamanla tüm vücuda yayılıyor ve daha sonraki eşleşmelerde kalp dışında tüm organlar çürüyordu.




Bu çatışmalar başlamadan önceki dönemde, yolda yürürken yerde yanyana çarpan iki kalbe rastladığınızda, aşkı biliyorsanız ağlıyordunuz. Az önce iki aşığın kendini bu aşk için yok ettiğini bilmek fazlaca hüzünlü ve vurucuydu. Kalpler başka insan ve tortillalara nakledilemiyordu, böyle bir fayda sağlamak mümkün değildi. Çünkü bu kalpler hangi iki kişide vücut bulursa, o iki kişi dünyanın iki uzak ucunda bile olsa birbirlerini buluyor ve aşk kaldığı yerden devam ediyordu.




Bu şekilde yapılan ilk kalp nakilleri Turek'in kız kardeşi Maklen ve Miss D.'nin erkek kardeşi Dodo'ya yapılmıştı... Büyük bir heyecanla her iki ırk da sonucu bekliyordu. İlk nakilde başarılı olduğu düşünülürken, Maklen ve Dodo tam 231 gün sonra kendilerine nakledilen kalplerin aşkını kaldığı yerden devam ettirmeye başladılar...




Kardeşlerini kaybettikleri günden beri Tortilla ve insan aşkına çare arayan Turek ve Miss D. nihayet bu mücadelede biraradalardı. Kardeşleri öldükten sonra her ikisi de kalplerini Fela kuyusunda muhafaza etmişlerdi. Fela kuyusunda karşılaştıkları günden bu yana bu gizli gerçeği ikisinden başka hiç kimse bilmiyordu. Taa ki senato durumu öğrenene kadar... Şimdi ilk amaç Turek'i ya da Miss D.'yi ele geçirip bu kalplerin yerini öğrenerek imhasını sağlamaktı. Senato oldukça kızgındı. Ezoyi suyunun formülünün tamamen geliştirilip kullanılabilir hale gelmesine ise biraz daha zaman vardı. Üstelik ezoyi suyu tamamlansa bile senatoyu, ezoyinin işe yarayacağına inandırmak, o zamana kadar hayatta kalabilmekten daha zor olacaktı...




Senatoya göre ölümler nedeniyle temas acilen önlenmeliydi. Bunun için bu iki ırktan birisi diğeri tarafından yok edilmeliydi aksi takdirde gezegendeki tüm varlıkları yok olacaktı.




*************




Bu benim yaklaşık 2 yıl önce gördüğüm bir rüyaydı... Delicesine heyecanlı, yaşanır gibi görülen, şahane bir geceydi. O günden beri bu hikayenin devamını bekliyorum! Ne kadar sinir bozucu bir bekleyiş olduğunu siz de bu yazının sonu olmadığını gördüğünüzde anlayabilmişsinizdir. Tabii ki burada hatırlayabildiğim rüyama uygun olan tek isim "tortilla". Irkın adının Tortilla olduğunu hatırlıyorum fakat geri kalan hiçbir ismi hatırlamıyordum. Onları da şimdi uyduruverdim, eh birazcık da süsledim.




İnsan dil öğrenirken rüyalarında o dilde konuşurmuş... Ben de BK ve fantastik hayranı olarak bu rüyayı gördüğümde "tamam" demiştim. "Tamam artık iyice yedim!" Şu sıralar Murathan Mungan'ın Yedi Kapılı Kırk Oda'sını bitirdim. En kısa zamanda bir BK katmalıyım araya. Ursula K. Le Guin- Lavinia düşünüyorum.



Ha bu arada bu hikayenin sonunu yazıp bana gönderene beğenirsem bir hediye alacağım. :) Bu sefer Little Lulu takvimi değil ama gerçekten bir hediye göndereceğim. Ama uyarıyorum! Sadece beğenirsem... Duygusallığı öldürmeyiniz.




Monşer


Mösyö ve madamlar...




Pazar Günü Hoyhoyları

Saat 5:40

Birazdan evden çıkıp sahil kenarına gideceğim. En çok sevdiğim şeylerden birisi bu saatlerin üşüntüsüdür! Ha böyle diyince bu kadın her hafta sonu bu faaliyeti yapıyor diye sakın ha düşünülmesin. Zira çoğu zaman Pazar günleri kıçımı yayıp yatmakla geçiyor. Hatta son iki haftadır temizlik, ütü, çamaşır gibi işleri bile yapmıyorum. Çok tuhaf bi' hal var üzerimde. Ev o kadar büyük ki bünyeme göre, sanki iş yapmayarak tepki gösteriyor gibiyim. Sadece mutfak ve banyo temizliği (hijyen açısından), bir de oturduğum odanın eline yüzüne bakılır olmasına özen gösteriyorum.
Komşularım çok meraklı ve ayrıca sırnaşmaya meyilliler. Bu gidişe bir dur demem lazım yoksa yarın bi' gün kendimi misafirliğime gelecek komşu kadınlar için kısır yapıp çay demlerken bulabilirim. Huh kabus bu! (Aslında bu tarz bir günden bloga iyi iş çıkar. Aklıma yatmadı da değil. Gözlerim parladı bir anda.)
Beynimde sürekli Nouvelle Vague inliyor bu aralar. Neden bilmiyorum ama hiç durmadan onları dinliyorum. Huzur, sükunet, iyi müzik ve seksapalite bir arada! Böyle bir dörtlü bir arada çok zor bulunur.
Yarının Pazartesi oluşu ile üzerime çöken boynu bükük küheylan duruşuma yenilmeyeceğim; gidip sporumu da yapacağım bugün. Bir de en son yazımda elden düşme bir arabadan bahsetmiştim ya aslında şimdilik beni iyi bir bisiklet de paklayabilir, ilk adımı bisikletle atmalıyım.
Nedense bir gün bir yerlerde o adama rastlayacağıma dair bir inancım var. Ruhu deli, içi aydınlık, bakışı kararmamış, derdini dünya meselesi haline getirmemiş, elinde sevdiğim bir kitap oturmuş okuyor, rastlaşıyoruz, insan gibi bakıyor gözümün içine az sonra saldıracak gibi değil! Bulucam bu adamı bulucam ama aradığımdan değil! Sadece artık çok yakınlarımda olduğunu hissediyorum. (Yalnız mümkünse Bostanlı tikisi olmasın lütfen... Lütfen diyorum!)
Bu arada sevgili blog, özellikle son bir kaç yazımda seni tam bir günlüğe çevirmiş olmaktan dolayı
utanç duysam da bir gün bu yazdıklarıma baktığımda mutlu olabilirim tamam mı! O yüzden sus otur yerine yüzüne iki tane çakmadan.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Den den

*Yaz geldi, karpuz-peynir mevsimi açıldı. Şu sıra Peynirci Mustafa-orta sert ezineden başkasına varmam.
*Cover konusunda Nouvelle Vague'dan daha iyisini tanımam! Onlardan önce cover işinin tembelliğin dik alası olduğunu iddia ediyordum. Hala ediyorum ama Nouvelle Vague hariç!
*An itibariyle vücuduma yüklenenler: Kalsiyum, demir, çinko, multivitamin B. Sonumun ne olacağı konusunda bahisleri açıyorum.
*Yaz şarkılarım hep neşeli!
*Dahiliye doktorum çok hüzünlü baktığımı söyledi. Galiba üzüldüm ben. Vahim olan ise bunu iç organlarımla ilgilenen dahiliye doktorumun fark etmesi...
*Bu gece Oldies but Goldies var belki tek başıma giderim.
*Televizyonu kapadığımdan beri kendimi kirlenmemiş hissediyorum.
*Nasıl oldu da sigarayı bıraktım bilemedim. Bu nedenle tavsiye isteyenlere hiçbir şey açıklayamıyorum. Bu durum da yemek tarifini vermek istemeyen fitne kadın durumuna düşürüyor. Sanırım mesele kusana kadar içip "NEFRET ETMEK!"
*Spora gitmek istiyorum ama üşeniyorum. Üşendiğim şeyin spor salonuna kadar yürümek oluşu düşündürücü...
*Saçımı boyatmasam ne olur ki. İstemiyorum! İlla beyazsız mı olmalı insan?
*Abur cubur sevmeyen, çikolata yemeyen, asitli içecek içemeyen ben EKŞİ çılgınlığı yaşadığımı kez daha anladım. Canım o ekşi zeytinden çektiği için gece uykumdan uyandım!
*Arnavut ciğeri yeşil soğansız yenmez. Bir de bol limon!
*Babamın evime gelip dolaptaki rakıyı görünce, anneme "bu kız kendi başına rakı mı içiyor?" diye sorması gerçekten halime acıdığının tuhaf bir göstergesidir. :) Smirnoff'u görünce içi açılır belki. Hani vodka daha neşeli bir şey ya.
*Burnumun içinde tam 2 yıldır iyileşmeyen bir yara var ve oradan devamlı olarak çimen kokusu geliyor. Çimen kokusu bu yarayı kendimin yarattığına dair inancımı kuvvetlendirmekte.
*Bu sabah çimenlerde yürüdüm. Şahaneydi an.
*Matruşkalarım, pinokyom ve koca götlü domuz kumbaramla mutluyuz. Ya da mutlu olduğumuzu sanıyoruz...
*En kısa sürede kendime elden düşme bir araba edinip, başımı alıp alıp gitmem lazım. Buralar bana yetmiyor.
*Seyyar Sahne yine gelse! İyi oyun izlemeye ihtiyacım var.
*Büyük bir kalem işin içinden çıkmışken neden hala evi geçindiremediğimi çözebilmiş değilim. Ben kesinlikle şiddetli bir geçimsizim!
*Acaba düzenli dizi izleyicilerinin ilişkileri de mi devamlılık arz ediyor? Büyük çaba ve sabır gerektiren dizi izleyiciliğinin özel hayattaki etkileri hakkındaki çalışmamı başlatıyorum. Gözlem yapıcam! :)
*Bir zaman önceki araştırma konum sebzelerin şekillerinin "beni yersen böyle olursun" mesajı verip vermediğine ilişkindi.
Patates: Yuvarlak ve zaman zaman yamru yumru görünüm. Şişmanlatır.
Pırasa: Uzun ve ince görünüm. Şişmanlatmaz.
Turp: Tuhaf renkte dış kabuk ve şekilsizlik. Yersen garip bir şeyler olacağı belli. Gaz yapar.
Havuç: Turuncu renkte, uzun ince görünüm. Yersen rengin turuncuya yaklaşır(güneş ile birlikte bronzluk etkisi), şişmanlatmaz.
gibi gibi...
*Ütü yapmamak için tam 3 haftadır direniyorum. Zulam iyiymiş!
*Babuşu özledim. Sarı oğlum benim.
*Evet bugün tek başıma rakı içeceğim...