dd

27 Aralık 2010 Pazartesi

A Bout De Souffle - Serseri Aşıklar



"Mutlu aşk yoktur!" - "Mutsuz aşk yoktur!" ikilemi içerisinde gidip gelen (ne kadar tanıdık!),
Fransız yeni dalga sinemasında* devrim niteliğinde filmler listesinin ilk sıralarında yer alan(*burada nickime atıf yapıyorum: nouvelle vague),
Jean Luc-Godard eli-gözü-aklı ürünü, (Yeri gelmişken söyleyeyim: Bendit'in Godard'a yazdığı mektuptaki "hepimiz izne çıkmış ölüleriz" sözü her daim aklımın köşesindedir.)
1960 yapımı, (60'lara oldum olası hastayım zaten!)
Yatak sohbeti sahnesinde bu bir film mi gerçek bir anın habersiz çekimi mi dedirten, (bu noktada oyuncuların yeteneklerine, özellikle de Seberg'in kısa saçlarına bir kez daha hayran olunur.)
Çıplaklık göze sokulmadan da erotizmin tavan yapabileceğinin kanıtı, (Belmondo, Seberg'e "t-shirt ünü çıkart!" diyip dururken hissedilir had safhada!)
Film boyunca içilen sigara deryası ile bünyede duman isteği yaratan, (sigarayı 7 ay önce bırakmıştım ben ya!)
Aniden kesilen sahnelerle sinemanın ezberine meydan okuyan, (filmin en kendine has yanlarındandır.)
Sinemanın ters/düz yazısı!





Ve bir de:
"-Günümüzde hala aşka inanılabilir mi sizce ?
-Elbette! Zaten günümüzde aşktan başka şeye inanılamaz ki."
repliği ile 60'larda bile bu hususun sorgulanıyor oluşundan sebep yüreklere su serper, insana bir oh çektirir! :)

Ben böyle durur durur izlerim bu filmi. İyi gelir arada...




Fikir: Bir gün yeniden kedim olursa adını Belmondo koymak geldi içimden!

26 Aralık 2010 Pazar

?




Karınca

...

Senin gördüğün ağzımın kenarında duran dua,
ben ayaklarımın altındaki toprağa, döktüğüm
gözyaşına inandım. Öyle uzun ki dünya;
katlanmaya, kıvrılmaya, açılıp çarşaf olmaya.
Mümkündür yol yapmaya bir ömür, yol almaya.

...

Birhan KESKİN

Bazen Nedenli Bazen Nedensiz...

23 Aralık 2010 Perşembe

Haftanın Nouvelle'i!

Ben Travis'i fazla sevmem ama Last Train'i dinleyip çoook hüzünlenmişliğim vardır... Haftamın nouvelle'i olsun madem!

Yerini Biliyorum!

'Ah Tamara'dan, 'Oh Papatya'ya giden yollar...

İşte biz aşkı, o arada kalan zamanda yitirdik.

Pembe Bir Burnun Dayanılmaz Çekiciliği!



İşte uzun zamandır gördüğüm en yakışıklı ve karizmatik beyefendi! (Beyefendi mi bilmiyorum ama ben öyle hissettim.) Kendisine görür görmez vuruldum, bir kaç dakikadır aşk yaşıyoruz. Bakışıyla günüme neşe kattı! Sizinkine de katsın diye paylaşıyorum.  

                                     :)

                                                                Daha fazlası  için:

21 Aralık 2010 Salı

Anne Ben Filozof Oldum!

Karar verdim:

Yenilgi, hırs ile doğru orantılı.
Bu felsefik (!) sonuca tavla oynarken ulaşmış olmam ise tamamen konumuzun dışında!
Ayrıca 6-3 yendim!

:)

20 Aralık 2010 Pazartesi

Kiraz Tadıdır Bizi Hayatta Tutan!

Hayatımın kaçıncı bardağından
dudağımda kalan bu tat?




Önceleri insana güzel gelir: şarabın tadı mesela.. Ya da ilk duble rakının! Dost sofralarında ve yahut sokak arasında içmekte olduğunuz meze masasında. İyi pişmiş bir vicdan bile vardır masanızda. Tüm hesaplaşmalarınız, didişmeleriniz, kendinizi yiyip bitirmeleriniz... Tüm bunlar karın doyurur! Masadaki mezeler dostlarınıza kalır böylece.

Ardından hayatınızın en güzel muhabbetine yaklaştığınıza inandırırsınız kendinizi; hep ama her seferinde. Şu yıllar yılı unutamayacağınız; en keyifli ve unutulmaz gecelerinizden biri olacağına ikna olursunuz!

Sonra bir bakarsınız... Herkes akıp giderken, sizde iki damla yaş durur. Dolayısıyla siz de o iki salak damlanın durduğu yerde durursunuz; göz pınarlarınızda...

Devamla... Sarhoşluğa doğru bozulur; mide, ses, heves... Böylece o gecenin de hayatınızın en güzel muhabbetini içeremeyeceğini çünkü en başta kendinizin güzelliğinizi yitirdiğinizin ayırdına varırsınız. Sorun başlı başına sizsinizdir yani! Bizatihi; şahsınız!

Tam da bu can sıkıcı anda, ağzınızın buruk tadı yok olur ve bir yerlerden tanıdığınız ama ismini koyamadığınız şekerli-kirazlı bir tat gelir dilinizin ucuna. Sonra sorarsınız: Hayatımın kaçıncı bardağından dudağımda kalan bu tat?

O bardağın içine girmek ve sadece o bardağın içine sığabilecek bir hayatı yaşamak istersiniz. Bir an için sizi mutlu edecek şeyin bu olduğunu düşünürsünüz... İşte umut, dilinizin ucuna gelen, dudaklarınız kurusa da tükürüğünüzle yeniden şekerlenen kiraz tadıdır... Tam kusacağınız anda midenizi yatıştıran ya da kustuktan sonraki arınma hissinde saklı duran!

18 Aralık 2010 Cumartesi

16 Aralık 2010 Perşembe

Sinir Harbi!

Fizy listemden, en sevdiğim Paganini'lerimi kim sildiyse O'na çok sinirliyim! Sadece bunu söylemek istedim. Sadece bu!!! Çünkü O'nun yüzünden her gün mutlaka dinlediğim o güzelim şarkıyı duyamıyorum!

15 Aralık 2010 Çarşamba

Ters Perende* Atabilen Sere Serpe Bir Kedi Olabilmek!

Şu hayatımda imrenerek baktığım pek az şey oldu sevgili kirvem!
Hatta şöyle bir düşünüyorum da iki şey olmuş...

Hemen paylaşmak lazım:

1-) Ters perende atan insanlar, (Bir gün bunu yapabilecek vücut yapısı ve atletikliğe sahip olursam kesinlikle videosunu çeker, bir şekilde tüm dünyayla paylaşırım. Çocukluğumdan beri içimde uktedir ya! Rüyalarıma, hayallerime girer. Bir şekilde kendimi hep ters perende atarken düşlerim. Ters perende atabilen insanlara kimi zaman hınç kimi zaman sevda ile bakarım. Bu ters perende işini halledebildiğim gün hayatımın sırrına erecekmişim gibi geliyor niyeyse... Gerçi bu iş için hiç çaba sarf etmediğimi bilmeniz benim ciddiyetimi sorgulamanıza sebep olabilir ama yine de söylüyorum işte, denemedim. Nasıl denenir ki?)

2-) Dünya derdini çoktan bırakmış, sere serpe yatan kediler. Her yere, her yere yatarlar! Hep de mutludurlar. Araba üstlerine, cam diplerine, ağaç kovuklarına, insan bacaklarına, hasır sepetlere, çöp kutularının içine ve saire ve saire...

Belki de ben bu yüzden sürekli gördüğüm kedilerin abuk sabuk fotoğraflarını çekiyorum.
Bu arada şu anda gözümün önüne de son günlerimin favorisi "Kedi Blackie' geldi. :) Görmüşsünüzdür belki, kendisi 24 yaşında ve şu an itibarıyle İngiltere'nin en yaşlı kedisi imiş. İnsan yaşına göre 118, boru değil!

Buyrun Blackie:



Hayatın izleri kedide bile görülebiliyor. Yazık yavrum artık kendinden geçmiş, ben onun gazete sayfasından kopardığım fotoğrafını mantar panoma astım. Her sabah ona bakıp bazı replikler uyduruyorum.

İşte ne bileyim efendim, Blackie bir gün vasiyetini yazıyor ve haberlere konu oluyor. Ertesi gün başka bir şey ortaya çıkıyor, şok şok şok flaş flaş flaş!

Hemen örnekleyelim:

"Kedi Blackie vasiyetini açıkladı. Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar." (NY Times)

Ertesi gün: "Kedi Blackie uzun yaşamın sırlarını anlattı. Blackie basın açıklamasında düzenli cinsel hayat ve tek eşliliğin kendisini bugünlere getirdiğini ifade etti." (The Independent)

Bir diğer gün: "Kedi Blackie'nin doping hapları ve cinsel güçlendirici kullandığı ortaya çıktı. Blackie çok pişmanım, çaresizdim ama yine olsa yine yaparım dedi..." (La Repubblica)
Yani işin özü ben böyle şeylerle falan neşelenebilen ruh hastası bir şahsiyetim gerçekte! Böyle antin kuntin anlatıyorum bazen bir şeyler, belki okuyanım oluyor, belki olmuyor bilemem ama benim kafa yerinde değil. Meslek hastalığı diyelim, hayat gailesisi sırasında kopan teller diyelim ya da ne bileyim deli dumrul meşgalesi de diyebiliriz. Benim bile anlamlandıramadığım bir haldir halim...

Ne var ki neşem doruklardayken bir anda bunalıma saplanıp kalabilecek kadar da dengesizim. Neden diyecek olur iseniz, yaşananlar diyebilirim en fazla. Elbette doğuştan böyle doğmadım.

Esasen tüm bu yukarıdakileri, aşağıda çektiğim fotoğraftaki kedi ile yıllar sonra bu gece rastlaşıp (Bergama'da fotoğraflamıştım bu seksi arkadaşı) düşüncelere dalmışken yazdım. Varmak istediğim yer de bambaşkaydı...



Ben bu fotoğrafı ne zaman görsem ya da sere serpe uzanmış bir kediyi, aklıma Murathan Mungan'ın şu satırları gelir:
...
Çıkmaz bir sokağa benzeyen bu avare avunması vitrinlerde

Ne çıkmaz sokaktayım ne de mutsuz

Sadece rüzgârlardan daha güçlü olmak istiyorum o kadar

Açık denizlerde nice yolculuklara yelken açarken

Kış güneşinin mutlu ettiği bir kedi gibi mutlu, emin, tasasız

Sere serpe ve keyifli olmak tek isteğim ve dileğim

Senin ve benim , yani bizim için...


*Doğru yazım 'parende' değil 'perende' imiş ne iğrenç yahu! Perende! Bak bundan çok güzel Canlı Para sorusu olur. Söylüyorum.



13 Aralık 2010 Pazartesi

Yazamazken Söylenenler

Şu sıralar yapmayı en sevdiğim şey sırtımı kalorifere dayayıp, üzerinde oturduğum minderde hayaller kurarak kitap okumak... Kocaman, pofuduk, iki tane filli minderim var! Ha bu arada, ben fillere hayranım.

Çocukluğumdan beri çok severim sırtımı sıcacık kalorifere dayamayı, tuhaf bir güven duygusu verir. Üşümemek isteğinin gerçeğe dönüşünün yarattığı bir güven belki...

Gelin görün ki bir an sonra, okumayı bildiğim için, ısınabildiğim için, barınabildiğim bir evim olduğu için ne zaman sevinecek olsam ya da ne kadar şanslı olduğumu düşünsem; diğer yanım bundan utanıyor!

Ben tüm bunları yaşarken sokakta donarak öldüğünü bildiğim on binlerce insan olduğu için. Sonra bunu düşünüp içimde bir şeyler cızırdarken (ki hep öyle oluyor, benim iç hatlarımda bakır bir tel var sanki: topuktan-kalbe), yaşadıklarımın tadı kaçıyor.

Ve ben işte yine öyle bir andayım. Kalbim buruk çünkü dışarısı gerçekten ama gerçekten ÇOK SOĞUK!

Tek bir canlının bile üşümeyeceği günlere...

Bu Aralar Suyu Özledim...

Suyun boğuk fakat huzur veren seslerini duyabileceğiniz fotoğraflar Elena Kalis'ten...
Ben onlara bakarken bile mutlu ve suyun derinliklerindeyim!





Siz de yapar mısınız? Durgun ya da akan bir suyun altında, karşısında, içinde, yüzeyinde saatlerinizi geçirir misiniz? Ben sıkça yaparım. Bundan daha sade bir arınma şekli olamaz!





Mesela şu kız çocuğu gibi başımı suya bırakıp güneşi görmeye çalıştığım çok oldu. Bunu yaparken gözlerimin tuzlu suda yanması da cabası! Ne var ki gördüğüm güzellik çektiğim acıya değerdi. Ötesini düşünmedim.





Yukarıdaki fotoğraftan sonra aklıma bir an Paul CELAN'dan şu satırlar geldi...
"Sen ölümdüm
Seni tutabildim
Her şeyi yitirirken..."

Ve ardından şöyle tamamlandı benim sustuklarım:




Yine de kapanışı küçük bir kız çocuğunun kararsız gülümsemesi ile yapıyorum. Ve beyaz çiçeklerle size de kendimden arta kalan bir şeyi anımsatıyorum; umut. Hani şu yitirmemeyi tuhaf bir şekilde düstur edindiğim şey...



Elena Kalis fotoğrafları kadar mavi olalım diye!

10 Aralık 2010 Cuma

Siz Hiç?

Her yeni gün, düzenli şekilde, şahsınıza tirbuşon misali sokulan bir lafı okumak nasıl bir şey bilir misiniz? Ben biliyorum. Çünkü her gün düzenli şekilde bana sokulan lafları okuyorum. "Sana laflar hazırladım!" cümlesinin uygulamalı eğitim dersini alıyorum.  Sanal dünyanın lanetlerinden biri de budur. Acınızı bile doğru düzgün yaşayamazsınız. Eskiden, "Acaba nasıldır?", "Acaba benden nefret ediyor mudur?" diye kendi kendimize sorarken, artık bu cevapları bizzat birinci ağızdan fakat dolaylı yollardan alırsınız. Hatta muhtemelen bir süre sonra ne kadar muhteşem yeni aşklara yelken açtığını falan da öğreneceksinizdir. Şöyle söyleyeyim: Bu şey, haddinden fazla yorucu...

***

Benim ne twitter'ım, ne msn'in, ne de facebook'um var! İnanın bu şekilde çok mutluyum. İçinde bulunduğunuz şeyin ne büyük bir pohpohlama kumpanyası olduğunu öğrenmek istiyorsanız iletinize hiçbir sebep göstermeden "Çok acil 56.000-TL'ye ihtiyacım var. Zor durumdayım." gibi bir şeyler yazın. 

Hani şu doğum günlerinizi facebook'tan ya da twitter'dan "yazılı şekilde" kutlamayı sektirmeyen güruhtan kaç kişi arayıp neyin var, ne oldu diye soracak bir izleyin bakalım... Sizi arayanlar, yine üç beş dostunuz olacak! Onlarla olan iletişiminiz de zaten gündelik hayata dair olacak... 

Ha son olarak ben de buradan bir mesaj vermek isterim: Yediğim laflar yüzünden dilim lal olmuş, hiçbir şey yazamaz hale gelmişimdir.  Zira yazdığım üç beş satır bile bana fazla görülmüş, yazılarım üzerinden de laf sokulmaya başlanmıştır.

Hey gidinin sanal dünyası, senden nefret ettiğimi daha önce söylemiş miydim???

9 Aralık 2010 Perşembe

Benden, Beni İstiyorum Çünkü:

Bir elmanın çekirdeğini acıtarak oyar gibi
Çirkin bir elin açlığında bir vücudu soyar gibi
Bir düşü kimsesiz, öylece kenara koyar gibi
Çıkarttım attım içimdeki seni...

D.