dd

31 Ocak 2011 Pazartesi

Sefil ve Garipsin D.!

***Birisi bana TRT Türk kanalını neden bu kadar sevdiğimi açıklayabilir mi? Ben bulamıyorum valla ama bildiğin seviyorum. Bi' an geliyor, kendimi yine TRT Türk izlerken buluyorum. Niye ki ya? Sorsan hangi programı izliyorsun diye onu da bilmiyorum. Net bir şey yok yani kafada! Bu kanalı izlerken, kendimi ana vatanından uzak gurbetçi gibi hissediyor oluşum olabilir mi? Yo yo, bu kadar basit olmamalı! Bana mantıklı bir açıklama verin.

***Bugün iş icabı Ferrari ve Lamborghini'lerin boy gösterdiği bir sözleşme hazırladım. Sözleşmeyi hazırlarken hayatımda bu süpersonik (süpersonik'i de ü ve k ile yazıyorum var mı, fakirim ben!) makinelere (araç değil o!) binmemiş olmanın verdiği garibanlık ile şöyle bir soru sordum:
"Hocam şimdi bu Ferrari'de Lamborghini'de emniyet kemerinin dışında bir atraksiyon var mı güvenlik olarak? Ne bileyim yangın anında koltuk fırlatma olur, vites kolundan tabanca çıkar falan? Biz çocuklukta öyle gördük. Bilelim de ona göre yazalım."

***Oldukça ciddi bir web sayfasında oldukça ciddi(!) hukuki cevaplar veriyorum. Hatta oradan bir meslektaşım falan gelip şu blogumu görse tüm ciddiyetimi yitiririm, o kadar söylüyorum. :) Kimi zaman bu web sayfasındaki cevaplarımdan daha fazlasını öğrenmek isteyenler bürodan bana ulaşıyorlar ve çeşitli sorular soruyorlar. Arayanların %88'i gibi bir oran, telefonu kaparken "bu kadar genç olduğunuzu düşünmemiştim." diyor. Bunu söyleyenlerin %60'ı aşağılama tadında söylerken (ki bu kitle yaşı bana yakın olan kitle; genç olunca gocunuyorlar mıdır nedir!); %28'i de "gurur duyduk" (bu kitle de üstadlar) tadında sözler söylüyor. Her ne olursa olsun mesleki paylaşımın şahane bir şey olduğunu düşünüyorum.

***Yargıtay ve Danıştay'a ilişkin açıklama yapan Bakan Ergin: "Durum fecaat." dedi ya hah işte ben de ona dedim ki ey uzaylı dünyaya hoşgeldin, biz dostuz!

***Çöp kovasını bile dağ çilekli duş jeli ile yıkayan bir kadının, bir erkeği sevmesinin ne denli tehlikeli olabileceğini varın siz tahayyül edin. (ucunu açık bıraktım.)

***Hafta sonu bütün evi yalayıp yutarak temizledim ya ben. O yüzden bu gece yere düşen, her tarafına çikolata bulaşık Magnum kabını bilerek ve isteyerek belli bir süre boyunca eğilip almadım bile. Ben temizlemedim mi, döverim de severim de! (Burada garip olan bu havada dondurma yemiş olmamdı, temizliği dikkatinizi dağıtmak için yazdım.)

***Bu gece, Muazzez Ersoy'a nostalji serisine bir son vermesini fısıldayan ilahi sese dua edeceğim. Bir ara Göksel'e uğrasın.

***Bir ara "oh canıma değsin, şimdi sen yalvar." diye bir şarkı vardı. Bir kaç saattir beynimde çınlıyor, çıldırmak işten değil! Ama şu bir gerçek ki Türk ilişki yapısının temeline ışık tutmuş sözler bunlar. Kıymetini bilmek lazım. İntikama meyilli kalpleriz bizler. (roman ismi bile olur bundan "intikama meyilli kalpler." İğrenç bir pembe dizi yazabilirim, aklımda olsun.)

***Şimdi ben bugün Buffalo 66'i izledim. İzlediğim filmleri unutmamak adına blogumda yazmaya karar vermekle vermemek arasında gelip gidiyorum. (gidip geliyorum daha doğrusu.) Şu hayatta belirsizlik kadar nefret ettiğim başka bir şey yok. Bu kadar açık ve net.

***Bugün benim bi'tanem, canım, babam ameliyat oldu ve ben yine onun yanında olamadım. Lanet olsun kapitalist düzenin göbek deliğindeki pamucağa! Ayrıca nalet olsun içimdeki insan sevgisine de! Ne geldiyse başıma bundan geldi. Babamın çok iyi olduğunu bildiğim için, içim rahat. Sadece içime tek bir şey oturdu ki bence gerçekten acıklı bir hikaye bu... Babam ameliyattan sonra anestezinin etkisindeyken aramışım tam. Telefonu annem açtı ve babam ısrarla telefonu istedi, ne dediğini anlayamadım önce fakat sonra yavaş söyleyince anladım. Kelimeleri birbirine dolayarak dedi ki : "Biz 5 dakika sonra senin yanına gelmek için yola çıkıyoruz." ... Ah babam ya ben ne diyeyim ki sana, ne diyeyim... Sonra bana diyorsun ki bir tane düzgün adam bulamadın mı! Ben nasıl bulayım ki senin gibisini?

***Üzüntü ve muz kabuğu. (ve hatta hıçkırık.)



30 Ocak 2011 Pazar

Pazar Günü/Kapanış

Pazar günü mutluluk bu!

 huzur da şu!



Ludovico Einaudi ile ilgili fazla kelime sarf edemeyeceğim. Sadece diyeceğim ki çokk seviyorum! Omuz ağrımdan tutun da can sıkıntıma kadar, on muhteşem parmak ile beni iyileştirdiği için. 

29 Ocak 2011 Cumartesi

***

TCK'da suç aleti kapsamında son yenilik: 'balık kılçığı'!

Balık kılçığı ile kendini yaralayan D. kameralar karşısında konuşmak istemediğini ifade etti. Sarhoş olduğundan şüphelenilen D. hayata küskün tavırları ile dikkat çekti. Yetkililer, "intihar teşebbüsü olabilir ancak bir insan evladının bu denli dallama olabileceğine ihtimal vermek istemiyoruz." dediler.

Serçe parmağını kullanamayan D., tüm zorlamalar sonrasında konuştu ve söylediği ilk cümle: "Bundan sonra kahve içerken serçe parmağımı havaya kaldıramayacağım için üzgünüm." oldu.

Yetkililer tedirgin, "evet, bir insan evladı bu kadar dallama olabiliyormuş." şeklinde ikinci bir açıklama yapıldı.

Gelişmeler açıklanmayacak.

Heves Press

Üzerime Gelmeyin! Kendimi Doğrarım.

  • Manav amcanın yanağından bile makas almak isteyen insanım ben; kim demiş sevmeyi bilmem diye!
  • Buzdolabını meyve, sebze ile doldurunca habire dolabı açıp bakıp çocuklar gibi şen olan insanım ben; kim demiş yetinmeyi bilmem diye!
  • Meyveler bozulduysa, katı meyve sıkacağı ne güne duruyor, suyunu çıkarır içerim diyen insanım ben; kim demiş her şeyi dert ederim diye!
  • Acı olan çayı, güzel demlenmiş diyerek götüren insanım ben; kim demiş mutsuz olmak için sebep ararım diye!
  • Kendi çalışma masasını kendi kuran insanım ben; kim demiş hanım evladıyım diye!
  • Kendi kendine rakı-balık yapabilen insanım ben; kim demiş yalnızlıktan korkarım diye!
  • Vücudumdaki en çirkin beni bile seven insanım ben; kim demiş kendimi sevmem diye!

Değişmeyen Şeyler



Sene 2005'ti. 6 yıl olmuş vay anasını! Ben bu şarkıyı ne vakit nerede duysam hep aynı hareketlerle kıpırdanmaya başlardım. Bugün denk geldik kendisiyle, yine aynı neticeyi doğurdu. Ara ara blogumda görür de oynarım diye ekliyorum. :) Gorillaz'ın en çok sevdiğim 3 şarkısından birisidir 'Dare'.

Cirque Du Soleil




Cirque Du Soleil ekibi çadırını da kapıp önümüzdeki günlerde İstanbul'a geliyormuş dostlar. Fırsatı olan ve bu tür şeylere ilgisi olanlar kaçırmasın bence. Bir kaç kere TV'de izlemiş ve bayılmıştım. Sirk kültürünün, gördüğüm en uçuk hali. (Şimdi aklıma uçuk ve sirk deyince de "Freaks" geldi, o ne tuhaf filmdir allansen, konusunu çok mu düşünmüşler, bir dönem de yasaklıymış, ismine bu kadar oturan film azdır. Bu da trailer'ı!! Bakarsanız ne demek istediğimi anlayacaksınız.)





İstanbul'da olsam hayatta kaçırmazdım.




Zaten bize bi' b.k yok anasını satayım!





                                                  İlgilenenler için resmi web sayfası:

Toplarım, Çıkarmam!

Çocukken rakamları toplamak konusunda çok başarılıydım da bir rakamı diğerinden çıkarmaya kıyamazdım. Öğretmenim duruma şaşırırken, ben açıklama yapamazdım.  

Belki de bu yüzden, hayatım bol sıfırlı rakamlara ulaşmış bir toplama işlemi gibi ! Bir küçük hatırayı bile kendimden çıkarmaya kıyamadım.

O zaman ben kalayım onlar gitsin! tık tı tık!

El Secreto De Sus Ojos/The Secret In Their Eyes/Gözlerindeki Sır*

"Ömür boyu demiştin..."

25 yılın öfkesini, tutkusunu, acısını, intikamını, aşkını ve daha pek çok duyguyu içinde fazlasıyla barındıran bu cümle ile sarsıldım. Ancak kaçıncı defaydı hatırlamıyorum!

Juan Jose Campanella'nın yönetmenliğindeki film şiirsel bir sekansla başlıyor. Başladığı an heyecan duyacağınızı apaçık hissediyorsunuz. Üç ayrı anı görüyoruz film başlarken. Çünkü mesleğini ifa ettiği yıllarda karşılaştığı ve kendisini ömrü boyunca etkileyecek bir dosyayı temel alarak roman yazmaya niyetlenen emekli soruşturma müfettişi Esposito, yazacakları konusunda oldukça kararsız, kafası karışık; üstelik yıllardır!

İlk sahne açıklığa kavuştuğunda, bir görsele, düşünce efekti ancak bu kadar güzel yedirilebilirdi diye düşündüm. Zira ilk anlarda gördükleriniz Espesito'nun aklından kalemine dökülen ve ardından çöpe giden kağıt parçalarından alıntılar. Tamamlanamayan cümlelerden arta kalan kelimelerin imgelemleri...

Bir tren garında birbirlerinden ayrılırken gördüğümüz çiftin tren hareket ettiğinde camın soğukluğunda kavuşan elleri (ve tabii ki kadının kırmızı ojesi), tatlı bir kahvaltı masasında latif gülümsemesi ile neşesini belli eden güzel bir kadın ve vahşi bir tecavüz-cinayet vakıası.

Mesleki dejenarasyondan olsa gerek kısa bir gel git anımda Esposito'nun (Ricardo Darin), Türkiye'de hangi hukuk personelinin yerine oturtulabileceğini düşündüm. Bu fikri hemen geçiştirerek neticeye vardım, Türkiye'de bu vasıfta bir personel yok. Bunun üzerine hiç düşünmemek adına düşünceyi tamamıyla def ettim. Çek git dedim, uzun zaman sonra şahane bir filmle karşı karşıyayım. Beni şaşkınlıklarım, heyecanlarım ve bir kaç damla göz yaşımla yalnız bırak...

Sonra düşünce dedi ki:
"kapıyı kapatayım mı?"
dedim ki:
"Özel değil açık kalsın."

Neyse...

Esposito bir tür soruşturma görevlisi. Bir gün kapısı tıklatılıyor ve küçük bir tartışma eşliğinde, aslında görevlisi olmadığını düşündüğü bir tecavüz-cinayet vakıasının soruşturması için olay mahaline gönderiliyor. Esposito da Esposito bu arada, güzel adam!

Benim sorunum şu ki Esposito'yu bazı sahnelerde Nihat Doğan'a benzetip (saç kesiminden) hemen kendimden utanarak bu sanrıya sebep olan beyin hasarının yaşadığım kötü günlerden kaynaklandığını düşündüm ve ancak bu şekilde yatışabildim. Ayrıca anlayın işte; bu durum bile filmin etkisini bir dozaj dahi eksiltemedi, o denli muhteşem.

Tecavüze uğramış naif kadını görene kadar neden orada olduğuna sürekli söylenen Esposito, yerde yatan kadını ve en çok da henüz evlendiği kocasının gözlerindeki aşkı görmesiyle birlikte olayı fazlasıyla sahipleniyor. Mesleki sahiplenme dışında bir şey, daha çok kendi hayatında çeşitli sebeplerle yaşayamadığı aşkın özlemiyle de sarıldığı bir vakıa, hikaye... Kendi yanıtlarını da öldürülen kadının kocası Ricardo'da araması bunu gösteriyor sanki birazcık.



Bir de Irene'imiz var ki zaten olay örgüsü Esposito'nun Irene'e duyduğu aşkın yamacından ilerliyor. Solda aşk akıp giderken, sağda Esposito cinayeti ve bir de Ricardo'yu çözmeye çalışıyor. Aşkın civarlarında, bir cinayetin aralanan sır perdesini izleyeceksiniz kısaca. Ancak elbette bununla kalmıyor film!

Stadyum sahnesinin özgünlüğü, katilin kaçışı ve kovalamaca; Irene'in katilin sorgusuna sızdığı an, Sandoval'ın dostlukla ölüşü, dönemin hukuk sistemine küçük dokundurmalarla güzelce süslenmiş film. Her şeyden önce her karakter çok sağlam yaratılmış, ayakları yere basıyor, içinize siniyor. En güzeli de ben bu sonu tahmin etmiştim diyemiyorsunuz. (en azından çoğu filmde diyebilen ben bu sefer diyemedim, belki de malım ya da belki de "diyemedim, diyemedim, gururum engel oldu seviyorum diyemedim."; bilmiyorum yani.)

Ben izlediğim filmlerle ilgili bir şeyler yazarken, filmin tamamını anlatmayı sevmiyorum. Belirsiz bir noktaya kadar gelip orada duruyorum. Tıpkı şimdi yaptığım gibi. Ben bu filme gözümü kırpmadan referans olurum. Sonra da referans olduğum için bu nasıl bir kendimi beğenmişliktir diyerek kendimden tiksinirim. Ben kimim lan referans olacakmışım? En sonra da bunun sorumlusu siz olduğunuz için suçu size yıkar aradan çekilirim. :)

Özetle;
Görüntü, sahne geçişleri, olay örgüsü, kurgu ve oyunculuk; her zerresi ile filme öylesine özen gösterilmiş ki... (Müzikler de dahil) Muhteşem bir finalle de taçlandırılmış. Oh mis diyorsunuz bitince, havada kalmadı, hevesimi kırmadı, gecemin ödülü, on bir ayın sultanı (yok artık!) oldu.

Kısacası kesinlikle izleyin derim, izleyin! Ben bunu sık sık yapacağım.


*En İyi Yabancı Film dalında bir de Oscar'ımız var efendim.

** Yazdığım yazının gerizekalı bir şekilde silinmesinin verdiği sinir ile ikinci defada ancak bu kadar yazabildim! Çok sinirli ve de kızgınım. :(
Kendime!!! Çok! Kızgınım!

25 Ocak 2011 Salı

Hatırlayan Var mı? (Bizim Nesil? M.Ö kuşağı?)

  • Bir vakit; gençtik o vakit, Rialto 5:19 vardı. Her duyduğumda kalbim dağlanır, helak olurdum adamın acısına! Ne üzülürdüm be şimdi dinledim de yine o günlere döndüm. Sen git sevdiceğini ellerle bas, üzerine de böyle acıklı şarkı yap. Adam sevmiş be arkadaş! Bu, acıklı iyi geceler şarkısı...

  • Bu da mutlu son isteyenler için köpüklü bir İstanbul...

    (alternatifli son yaptım daha ne olsun.)

24 Ocak 2011 Pazartesi

Şimşir Tarakla Değirmen Dönmez! Tamam mı?

Bir "öykümsü" yazıyorum kendi çapımda bilen bilir. Belki yüzleşmek, belki durulmak, belki büyümek için ama bir yandan da diyorum ki bir şey var; rahatsızım ben bir şeylerden!

Sonra 4. bölümü de yayınlamak üzere tuşa tıklıyorum ve bir anda Acemi Öykü'de kendimi oynattığım kadına bir ara bana bilerek ve isteyerek hayatı zindan eden bir kadının ismini vermiş olduğumu fark ediyorum.  (İroni bedene böyle enjekte ediliyor olsa gerek ha!) Değiştiremem de bu saatten sonra. O kadın bana her "Derya" yazışımda hayatı zindan etmeye devam edecek kısacası! Helal olsun ne kadınmış!

Açıklama: 4. bölüme gelene kadar bunu fark etmeyip, 4. bölümde fark etmiş olmam benim aptal olduğumu göstermez! Sadece kafam karışık. Aptal değilim ben. Valla bak.

:(

Acemi Öykü - 4

Altı saniye sonra...

Tuğrul zırıl zırıl ağlıyordu! Derya ise yaptığı iğrenç planın berbat sonucu yüzünden tir tir titriyordu. Balkonda yere çömelmiş, saklanıyordu. Hani insan bir şeyi yapmak ister de yaptığında aslında onu yapmak istemediğini fark eder ya öyle bir şeydi işte hissettiği. Yere çömelmiş halde bacakları titrerken bunu düşündü. Sonra görünmemek için, beden eğitimi dersinde öğrendiği ördek adımlarıyla odasına kadar yürüdü. Kendinden ilk kez o gün nefret etti! Tuğrul, kendinden nefret etmesine sebep olan ilk insandı. Hayatında nelere mal olabileceğini daha o gün, hatta o an anlamalıydı!

Dördüncü kattaki evlerinin balkonundan Tuğrul'un kafasına aldığı hedef, tam on ikiden isabet etmişti; değme keskin nişancılara "taş" çıkartan bir atış! Gözünün beyazı mı aktı, koca patates burnu mu düştü, minik dudakları mı yarıldı tam olarak göremiyordu ama çocuğun bütün kafası kanıyordu! "Bez bebek işte, n'olcak; dayanıksız kıvırcık!" diye söylendi.


Derya o gün, meçhul bir zalim olarak izini kaybettirmeyi başardı ve duyduğu pişmanlığı, şahidi olan ikiz komşuları dışında yıllarca kimse öğrenmedi...

Zaten gerçekleştirdiği her eylemde ve akıl ettiği her düşüncede üste çıkacak nedenler bulabilen bir insandı. Hayatı boyunca da böyle kalacak; insanlığa en çok bu yönüyle zararı(!) dokunacaktı. Tutulan kayıtlara göre bu özelliği yüzünden iki erkek çıldırarak psikiyatri kliniğine yatırılmış, bir diğeri son anda intiharın eşiğinden dönmüş, bir anne heder olmuş, bir erkek kardeş çaresizliğine ağlamış, bir dost topuklayarak Tahiti'ye yerleşmiş, sekiz kadın Derya'yı Oscar'da en iyi kadın oyuncu dalında aday göstermiş, son olarak da bir müvekkili O'nu fahri psikopat olarak taçlandırmıştı!

Tuğrul'un alnından göz kapağına doğru inen dikiş izi, tanışmalarının şerefine Derya tarafından atılmış bir imza olarak ömrü boyunca orada duracaktı. Yıllar sonra Derya, o taşı atanın kendisi olduğunu itiraf ettiğinde bile Tuğrul buna inanmamıştı. "Sen hayatta böyle bir şey yapamazsın." diyerek kestirip atmış, üzerine konuşmaya değer bile görmemişti.

Çocukluklarının kapanan bu perdesi, dostluklarına açılan ilk kapıydı...

Uzak

Ben, sol elim
Sense kalbim
Bir kol boyu kadar
Gidecek en uzak yerim






ve bir kadın sesi güzel eder her şeyi...

23 Ocak 2011 Pazar

***

Beni şu melun rakamdan kurtardığı için 32. izleyicim evrimdışıkaplumbağa'ya huzurlarınızda 32 kez teşekkürü borç bilirim. Oh be! Baktıkça asabım bozuluyordu. :)

19 Ocak 2011 Çarşamba

Budur!

Hastalığımın bana kazandırdığı "ağır ve oturaklı iş kadını sesi"m sayesinde 1 haftadan beri aramayı ertelediğim tüm sorunlu kişileri aradım. Ne güzel bir duyguymuş kalın ses sahibesi olmak yahu. Benim bütün sorunum sesimmiş meğer, mırıl mırıl! Otorite kurdum herkesler üzerinde, süper! Bu ses gitmesin, benim olsun. :(

Adam, Anne, Yaşlı Üçlemesi!


Dağğlara taşlara! Gözüm kör olaydı da duymayaydım bunları! (bu yakarış oturmadı sanki burada. Neyse geç.) A dostlar, annemin bir "çıtır"la aşk yaşadığını; üstelik de kendi ağzından öğrendim!

Şimdi kadıncağız sürekli bana senin facebook'un var mı facebook'un? Mesenen var mı peki, meylin var mı meylin gibi sorular sormaya başladı bir süredir. (Var anneciğim var. Hatta ben sana şöyle söyleyeyim; "benim şiddete meyyalim vallahi dertten!") Kıyamam, öğrenmiş bir de bu süpersonik, megatronik, transformatik terimleri. (Transformes çizgi filminin müziğinin sözlerini küçükken "transformers otantik dizayn" olarak algılıyordum ben ve yıllar yılı da böyle söyledim: bu geceki itirafım da bu olsun.)

Günler geçerken anne güzeli, mezkur sorular eşliğinde tacizkar tavırlarını sürdürmekte amma velakin beni de herkesten iyi tanıdığı için fazla deşeleyemiyor yazık. (Zira iyi bilinir ki agresifleşirim.) En son içimden dedim ki herhalde kötü "adam"larla (uvvv kötü adam) aşna fişne yapıp yapmadığımı falan merak ediyor. Bilmiyor ki ne msn kullanırım ne facebook ne de twitter. Bir blogum var, garibim kendi halinde; daha nur topu gibi 29. izleyicisi olmuş! Benim gizli kusma alanım. Kimse tanımaz, etmez, bilmez bile! Yok benim öyle taraklarda bezim. Dünyanın en kendi halinde insanı olmuşum son günlerde. Hastalıktan kolumuz kanadımız da kırılmış. Mecalimiz kalmamış, ciğerler yitik.

Ha bu arada, tam olarak bu noktada yeri de gelmişken tarihimin tozlu raflarından bir alıntı yapmak isterim. Bir annenin adam* kelimesini kullanması hakkındaki yorumuma ilişkin bir alıntı olacak. (Bkz. Ana Britannica, 3. Cilt, 9876. baskı, s.7, Rammstein Kitabevi, Keşan)

*Anne lugatında adam: Bir anne, bir erkek kişi için "adam" kelimesini kullanıyorsa bilinir ki mevzuu bahis erkeği annenin gözü tutmamıştır ve bir şekilde "bu adam" , "o adam" şeklinde yapacağı iğneli ve vurgulu konuşma tarzıyla bu erkek kişisinden sizi soğutmaya ve dahi gözünüzü korkutmaya çalışır. Bir nevi gizli silahtır "adam" sözcüğü. Bir bakarsınız can dostunuzdan korkar olmuşsunuz. Annelere göre "adam"lar içki içer, silah taşır, tecavüz edebilir, kumarı sigarası ve belki uyuşturucusu da vardır, her daim potansiyel tehlike teşkil ederler kısacası.
Bilimsel ele aldık, geçtik bunu da.

Şimdi meğer benim mavişin sorularının esbabımucibesi şu imiş:

Babamız, annemize bir lap top almış (-mış diyorum çünkü ben onları ancak 4-5 ayda bir görebiliyorum). Dün annem, bir yandan benimle telefonla konuşuyor, diğer yandan da babama laf yetiştiriyor: "benim yeni çıtırım, lap top ım" falan diye cilve yapıyor! (yeni çıtır lap top ise eski çıtır nedir-kimdir sorusunu ise hiçbir şekilde sormak istemiyorum, rica ediyorum konuyu kapatalım!) (ayrıca ben telefonla konuşmaktan nefret ettiğim için konuşmalarda dikkat sadece benim üzerimde yoğunlaşmalı, dış dünya ile ilişki kesilmeli ve en kısa sürede söylenecek sözler bitirilerek telefon kapanmalı yoksa ben sıkılıp kapatırım. Haliyle şu babamla cilveleşme faslı bir cümle ile sınırlı kaldı.)
Annem, babam... Yaşları ilerledikçe daha sevimli hale geliyorlar; bu kesin. Huysuz yaşlılardansa, yanakları sıkılacak tontonları tercih ederim her daim.

Bu arada huysuz ihtiyarlar sözüm size; evet sizi sevmiyorum! Mesela bugün hastanede yanımda oturan teyze, sana gıcık oldum, varlığın bile beni rahatsız etti. Birincisi çok suratsızdın, ikincisi de sürekli söyleniyordun. Senin huysuzluğun yüzünden ben de tüm nemrutluğumu takınıp yaklaşık 2 saat boyunca tek kelime etmedim. Elimde neredeyse 1 aydır bitiremediğim ve bu yüzden hayal dünyamı karartan kitabımı (Kurt Vonnegut-Galapagos: bu kitaptan hiç hoşlanmadım, içim kıyıldı!) sırf sana inat sanki çok zevkli bir şey yapıyormuş gibi açıp parmaklarımı yalaya yalaya okudum. Sırf benimle konuşama, daha fazla şikayetleneme diye!!! Bi' sus ya sus! Ne kadar mutsuzsun yahu sen, hastalıktan falan da değil ha! Yanakların al aldı, herkeslerden canlıydın teyzem; maksat söylenmek olsun, huzursuzluk yaratılsın değil mi? Yemezler cicim.

Neyse şimdi... Çıtır mevzusuna devam:
Annem yine bugün tutturdu bana msn aç diye, kamera aç göreceğim seni diyor. Anne istemiyorum sen nasıl bir insan oldun böyle diyorum. :) Bildiğiniz internet sapkınları gibi taciz ediyor, aç göreyim, aç göreyim. Bana susamış kadın, tutturdu! Yok benim msn'im falan, kamera açamam ayrıca hiç kusura bakma anne dedim. Benim bir tek blogum var arada onunla uğraşıyorum işte dedim. O ne ki dedi? Internet günlüğü dedim... Yazıyorum öylesi- ne. . .De - de - de - dimmm! Eyyyvah!!!

Ah benim akılsız başım demez olaydım. Şimdi de benim blogumun peşine düştü, hazine avcısı kıvamında. Eee bütün sırlar, yaşananlar, duygular, düşünceler, ne bulunmaz nimet! Başımın etini yiyor bana adresini ver diye. İyi b.k yedim hakikaten!

Yok anne yok. Veremem sana blog adresimi falan! Ondan sonra bana dünyayı zindan et, bugün bunu yazmışsın neyin var, şu gün de böyle demişsin neden öyle oldu. Kabus gibi! Benim bütün sanatsal kişiliğimi tüketir yeminle!

Düşüncesi bile korkunç.
...ki kendisi araştırmalarını başlatmış. Bulacakmış beni! :)


Peki anne peki... Melabaaa!

Bu arada insanın öksürünce böbreklerinin kaşınması nasıl bir şeydir yahu! Bu gece bunu da tattım ben. Üzerine düşünüyorum!




17 Ocak 2011 Pazartesi

O Kadar da Zor Değilmiş!

Boğazım acıyor(hastalıktan), gözlerim şiş(ağlamaktan), her yanımda iğne delikleri, 5 tüp kanım alınmış; (kanım az zaten eksikleniyorum, bozuğum duruma!), parmak uçlarıma kadar canım yanıyor, üstüne bir de manevi acılarla cebelleşiyorum.

Neredeyse leşimi akbabalar yiyecek, sen düşün! O kadar rezil rüsvalardayım.

Gittim kalan son canımla şunu yaptım
ki anlatmam lazım:

Öncü tatlı biber salçası, (tatlı biber: belirtilen ayrıntı önemli, bu Öncü'nün 4 çeşidi falan var),
Üzerine Ayvalık'tan özel bir zeytinyağı (ama mıtteşem bi' şey),
Azıcık kuru fesleğen,
Azıcık kuru reyhan,
kekik,
karabiber,
tuz,
kimyonn, (sumak'ın kuması olur benim evde!)
küçücük bir kasede boca edilip karıştırılır, ekmek üzeri yenilir.

Evet itiraf ediyorum. Bugün beni mutlu eden tek şeysin Öncü! Demek ki beni mutlu etmek o kadar da zor değilmiş!

Acemi Öykü-3

-Tuğrul!! Ne işin var senin İstanbul'da?
-Hala çok güzeller...
-Ne utanmaz adamsın sen, hiç mi değişmez insan? Vazgeç şunlara bakmaktan.
-İyi de memnun olman lazım, pütürcük diyip şikayetleniyordun el kadar çocukken!
-Çocuktuk çocuk! Beni bırak, sen ne yapıyorsun burada; İstanbul'da yaşanmaz derdin hep?
-Yaşadığımı nereden çıkardın ki?
-Bilmem...

***

Hayatın onları biraraya getirdiği ilk günden bu yana tesadüflerin binbir çeşidi ile örülmüş dünyaları, bir tesadüf daha hazırlamıştı! İkisi de hala İstanbul'da yaşamıyordu ve buna rağmen yolları İstanbul'da kesişmişti! Dördüncü ve son kez...

Tuğrul gülümsüyor, Derya ise öylece duruyordu. Boş bakışlar ve kaygı. Hissettiği tek şey katıksız bir kaygıydı! Tuğrul'u 6 yıl sonra ilk defa görüyordu. "Basbayağı çirkinleşmiş; zarganaya dönmüş..." dedi içinden. Belki de Derya'nın biçimsiz aşkını, dibi tutmuş yemek artığı gibi boca edip gittiği için öyle göründü gözüne, belirsiz. Bir an düşündü ama artık, önemi de yoktu.

***
Birbirlerini ilk kez gördüklerinde Derya 9, Tuğrul'sa 11 yaşındaydı. Yağmur faslı bitmişti çünkü Yağmur'un, İrem'e aşık olduğu yönünde spekülasyonlar vardı. Kısacası Derya, o yaşta bile, kendisine aşık olmayan bir erkeğe yamanacak kadar akılsız değildi!

Ankara'nın güzel ve gri olmayan bir semtinde, yeşil bir ağacın sınır çizdiği, karşılıklı apartmanlarda yaşıyorlardı. İşin daha da tuhaf yanı yazlıkları da aynı yerdeydi ancak henüz ikisi de değme senaryolara taş çıkaracak bu tesadüften habersizdi!

Başlarda Tuğrul'dan nefret ediyordu çünkü Tuğrul, kendisi dışında herkesle arkadaş olmuştu. Bu kıvırcık saçlı çocuğu niye bu kadar seviyorlar diye düşünüp durduğu bir gün, Hanifi Amcasının: "Şu Tuğrul da tıpkı bez bebeklere benziyor!" cümlesi eşliğinde attığı şen kahkaha ve ağzından saçılan tükürükle yüreğine/yüzüne su serpilmişti(!) Doğru ya! Neden daha önce düşünememişti, çocuk oyuncağa benziyordu ve şu an çevresindeki herkes oyun yaşındaydı. O'nun bez bebeğe benzemesi, nefretini dindirecek, şefkatini artıracak değildi elbet! Tuğrul hakkında hain planları vardı...

İşin itiraf kısmına gelecek olursak; Derya Tuğrul'a kendini göstermek istiyor; bunun için sürekli salonun perdelerini sonuna kadar açıp O'ndan habersiz televizyon izliyor numarası çekiyordu. Bir de olur olmaz vakitlerde sarı patenlerini ayağına geçirip apartmanın beton zemininde "soft teker"leri ile havasını atıyordu zira soft teker o devirde patenin Mercedes'i gibi bi' şeydi. Bu tür faaliyetlerinin, Tuğrul'un ailesi ile balkonda yemek yediği saatlere denk gelmesi Derya'nın annesinin dikkatini çekmişti. Şeytanın işine bakın ki Tuğrul bir türlü Derya'yı görmüyordu. Hem ayrıca bu ne mutlu çocuktu, sürekli gülüyordu; mahallenin delisi gibi! Ayrıca kulakları da kocamandı.

İşin itiraz kısmına gelecek olursak; birilerinin çıkıp "Durun, bu çocuklar hiçbir şekilde tanışmamalı; aksi takdirde Derya ileride mutsuzluktan ölecek!" diye haykırarak sahneye girmesi gerekirdi.

Tam altı saniye farkla;
artık çok geç kalınmıştı!

16 Ocak 2011 Pazar

Ah Bu Ben Kendimi Nerelere Koysam!

Topuğumla kapı kolu açıp, çenemle kapatabilen; dirseğimle ışıkları yakıp, kafamla söndürebilen; kirpiğimle yanak kaşıyıp, burnumla kaşıntıyı geçirebilen bir insan olarak hala herhangi bir yetenek yarışmasına katılmadım. Şimdiden uyarıyorum, herkes haddini bilsin!

Longa Longa Şehnaz Longa



Ama sonraaaa şunu dinleyip neşeleniyorum! :)
Ne güzel adamdır Selim Sesler, pek şirin yahu.

Interpol. Pioneer to the Falls.



İçim ne zaman kararsa bu şarkıyı dinlerken buluyorum kendimi! Mutsuz şeyler hissediyorum, ölüm haberi alacak gibi hatta! İstemiyorum, istemiyorum, istemiyorum.
:(

15 Ocak 2011 Cumartesi

Su ve D.

Romance and Cigarette filminin en güzel sahnesidir...
2.18'den itibaren D. solmaya başlar!

The little water song.

Oy N'idem? Sensiz Nerelere Gidem?

Blow-Up ile başlayan günümün, ev temizliği ile devam edişi...
Bu durumun bende açtığı deruuun yaralar!

Sen kalk sabahın köründe ruhunu, pofuduk yastıklı koltuklarda, Jacobs kahveler eşliğinde, fotografik bir şaheserle, yarı uyuklar vaziyette besle! Sonra da git, şu pek hanımefendi poponu yayıp, o şaheseri izlediğin koltuğun altında duran halıyı çırp, yastıkları elle tokatla, yere vileda yap!

Benim hayatımın en güzel özeti burada saklı:
"Hayal" ile "mevcut" arasında gidip gelmece!
Ha mutlu muyum?
Eh işte.  

Müjdemi İsterim!

Natgeo izliyordum (çok bilimselim ben); öğrendim ki insan kafası yaklaşık 4 ila 6 kiloymuş. E o zaman benim kilo vermeme gerek kalmadı! Ne diye üzüyorum ki kendimi aylardır 5 kiloyu vereyim diye! Buradan yetkililere sesleniyorum; bu gerçeği 3-5 kilo fazlam var diyen tüm memleketim insanına medya aracılığı ile duyursunlar! Şunca yıl dertlendiğimize değmemiş ben ona yanıyorum. (Bir de benim kafa da büyük biliyor musun, 7-8 vardır benimki! Kesin kesin.)

Ayrıca da bu benim en sevdiğim barbie yiivv! Göbüşünü yerim! :)

14 Ocak 2011 Cuma

Kendi kendime eğleniyorum!

Şayet müvekkiliniz rakı üretiyorsa,
fasıl eşliğinde temyiz dilekçesi yazmak mübahtır!

:)

(Acayip havaya girdim oğluuum!)

Acemi Öykü - 2

***
Birden saatin farkına vardı. Elleri, masanın mermer soğukluğunca üşüdü! Yuvarlak şekilli, koyu ve belirgin damarlı masanın üzerindeki beyaz porselen fincanına uzanıp çayından kocaman bir yudum aldı! Aslında çayı ince bellide içmeyi severdi, hiç şeker atmaz, limonu da işe karıştırmazdı! Çayın bekareti bu şekilde bozulmamalıydı! Bu defa sipariş verirken, nedendir bilinmez kibar bir porselen fincanda içmeyi tercih etmişti. Eski alışkanlıklarından kurtulmak istiyordu belli ki! Pek tabi ilk adımı şu bardak sayesinde atmış olabilirdi. “Her şey, küçük şeylerle başlar!” dedi kararlı, her şey küçük şeylerle başlar...

Fincanı, tabağındaki oyuğuna oturtup elindeki jelatinli kağıtla oynamaya devam etti. Tırnakları ile dümdüz yaptığı jelatini gören uzak bir masadaki herif, suratına budala bir şekilde gülümseyerek “ortak bir geçmişin izlerini taşıyoruz” bakışı fırlattı! Bu “ortak olma” duygusundan rahatsızlık duydu! İçindeki ses: “Neyse, en azından saçım cücük kadarken de beni beğenen adamlar olabiliyormuş!” diyerek konuyu dağıttı. Adama dil çıkarmak istedi fakat porselen fincanın hatrına bu şımarıklığı yapmadı. Aslında hanımefendilikten sıkılalı yaklaşık 30 yıl olmuştu!

Bu sıkıntının, ilerleyen günlerde yaşayacağı saçmalıkların ilk ipucu olduğu ise daha o anda belliydi!

Kafasını döndürürken ona bakan adamın ellerini gördü. Kıllı parmaklarındaki davetkar tavır canını o kadar sıkmıştı ki oradan uzaklaşmak istedi ve kaldığı yerden hatırasının güzelliğinde saklanmaya karar verdi...

***

Şimdiye kadar şu yeşil pis kokulu silgileri, kırıntı biriktirme işine bulaştırmadığına şükrediyordu. Daha önce kendisine yeşil silgi kırıntıları teklif eden arkadaşları olmuşsa da hepsini tek kalemde reddetmişti; bu konudaki kararlı duruşundan memnundu. Yaratacağı şu “dünyanın en büyük silgisi”nde yeşil silginin esamesi bile okunmamalıydı. Ona göre yeşil silgiler etrafa o kadar güçlü bir kötü koku salıyordu ki sanki devamlı koklarsa, oluşacak etki ile ciğerleri bile yeşerebilirdi! Kötü bir işkence yöntemi olarak bunu bir kenara not etti. İrem'i bir odaya hapsedip burnunu yeşil silgilerle tıkayabilirdi mesela! Bu kötü düşünceyi aklından uzaklaştırmak istedi.

Canı sıkıldığında yaptığı çok basit iki şey vardı. Eğer evdeyse; babasının Doğu'daki kaçak pazarından getirdiği Yamaha marka orgunun başına oturup saatler boyu tuşlara basmak, evde değilse Yağmur'u düşlemek...

Yağmur da yeşil silginin kokusundan nefret ediyordu! Gözleri yeşildi; pırıl pırıl!
Altın rengi, jelatin çikolata kağıtlarından sonra gördüğü en parıltılı şeydi bu gözler. Yağmur okul korosunda üçgen(triangolo) çalıyordu ve üstelik çaldığı üçgen de en az kendisi kadar parlaktı!

Berrak Öğretmen Hayat Bilgisi dersinde, bütün organların durduğu yerleri anlatmıştı onlara. Kalbimiz işte buradadır çocuklar diyerek, sol omzunun çaprazında, sol memesinin altında bir yerleri işaret etmişti. İşte o yerde, garip bir titreşim ve huylanma benzeri şeyler hissediyordu. Sanki görünmez bir el, uzun bir sopayla karnını dürtüklüyor gibiydi. Her şeyini Yağmur'a hediye etmek istiyor; annesinin, saçlarına taktığı salak kurdeleleri Yağmur beğenmez diye ödü kopuyordu! İşte böylece Yağmur'a aşık olduğunu bir kez daha anladı.

Birden sinirlendi! Çünkü aşık olmak istemiyordu ve bu akşam bunu annesiyle konuşmalıydı! Şimdi annesi de O'na evlenip evlenmeyeceklerini soracaktı kesin! Hayır evlenmek istemiyordu ve asla da istemeyecekti. Ne yani insan evli olmazsa sevemez miydi? İlla ki evlenmek mi gerekiyordu? Konuşmalara çok defa kulak kesilmişti ve büyüklerinin bu konudaki keskin tavırlarına hiçbir anlam veremiyordu doğrusu. Üstelik kendi yaşıtları da büyüklerine ayak uydurmuş; hepsi bir ağızdan evlenmek istediklerini anlatıp duruyorlardı! Çözmesi gereken başkaca meseleler olduğu için bu konuyu şimdilik kafasında yaşayan minyatür Yakari'ye emanet edip o civardan uzaklaştı. Giderken: "Geri döneceğim Yakari" dedi.

Elini minik kalbine götürdü ve atışını duymaya çalıştı. Önce memesiz oluşuna sinirlendi bir kez daha. Öğretmeniyle annesinin memeleri kocamandı ama Allah baba ona bir memeyi bile çok görmüştü! Kendisine meme yerine sadece o küçük pütürcüğü vermişti. Küçük bi' pütürcük ve işte o kadar! Bütün olup olabileceği buydu! Belki de Yağmur bu yüzden ona bakmıyordu.
***

Elini fincana çarpınca çıkan sesle irkilerek kendine geldi!
Şu adam artık çok olmaya başladı, haddini bildirmek gerek diyerek ayaklandı ve hiç utanmadan memelerine bakan, bir kaç masa ötedeki adama doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Yaklaştıkça bir şeyin farkında vardı; bu adam... Tuğrul'du! Ve zaten Tuğrul 14 yaşından beri (D)erya'nın memelerine bakardı!

13 Ocak 2011 Perşembe

Acemi Öykü - 1

(D)erya, isteksizce kolundaki saate baktı... Zaman değildi baktığı, akrep ve yelkovanın üzerinde narin adımlarla süzüldüğü sedefli zemindi. Bir an için, küçük yaşlardan beri parıldayan her şeye tuhaf bir ilgisi olduğunu fark etti ve ardından bir hatıra ile sarsıldı...

***

İlk okul sıralarındaydı... Çizgili defterinin kenar süsleri zincirleme şekilde ilerlerken sonlara denk gelen bir tanesini “yeterince” düzgün işlememiş olduğuna karar verdi. Kendine kızdı; çocuk aklı bu ya işte! Tüm sayfa boyunca baştan sona süzülen bu şahesere son kez göz kırptı ve görüntünün bütünlüğünü hakladığı için en alttaki süsle birlikte kendisini de cezalandırmaya karar verdi. Sadece hatalı olan sonuncuyu silebilecekken emek emek işlediği tüm kenar süsünü silip, küçük elleri ile hiçbir iz kalmayıncaya dek yok etti. O, hiçbir iz kalmadığını sanıyordu daha doğrusu...

Kişiliğine ve ilerleyen yaşlarda yaşayacaklarına ilişkin ilk ipucu bu kenar süsündeki hikayede saklıydı!

Yeşil renkli, kötü kokulu silgilerden her daim nefret ettiği için, kenar süsünü sildiği arı mayalı, sakız kokulu, pembeli sarılı silgisinden salınan esinti ile bir kez daha gurur duydu. O kadar hızlı silmişti ki sayfayı, silgi kırıntıları kocaman burgular haline gelmiş ve hareketin hızı ile oluşan ısıdan sağ elinin işaret parmağı yanmıştı! Acı çektiğini belli etmedi, acısını belli etmeyi hiç sevmezdi. Bu durum bebekliğinden bu yana doktorların da ilgisini çekmiş; anne ve babası doktorlardan, kızlarının acı eşiğine dair “inanılır gibi değil!” övgüsünü defalarca duymuştu. İyi de bununla ne yapılabilirdi ki? Kızlarını sirklere teslim edip durumu ticarete mi dökmeliydiler -hmm 8 yaşında bir ateş dansçısı dikkat çekici olabilirdi- ya da Guinness Rekorlar kitabı eşliğinde kayıtlara geçecek, gün görmemiş acı eşiği denemeleri mi gerçekleştirmeliydiler? Kısacası bu, işe yaramaz bir özellikti!

Anne ve babası bu durumun, ileriki yaşlarda yaşayacağı acılar için önceden hazırlanmış bir beden düzeneği olduğunu ise hiçbir zaman öğrenemeyeceklerdi.

Derya, okula başladığı ilk günden bu yana düzenli şekilde silgi artıklarını biriktiriyordu. Sayfalarda birikenler, ahşap sıraların oyuk kısımlarına saklananlar, ev ödevinden arta kalanlar, yerlere dökülenler, arkadaşlarınca hediye edilenler, babasının gizli gizli yastık kenarlarına sakladıkları, hepsini ama hepsini büyük bir şevkle biriktiyordu! Kimin kendisini sevip kimin sevmediğini bile bu sayede anlayabiliyordu.

1-) Doruk kendisine aşıktı mesela,
2-) İrem onu hiç sevmiyor,
3-) Yaman ise öğle yemeklerine ortak olmak istiyordu!

Hayat döngüsü içerisinde kendisine zarar verecek olan üç temel taşı bu basit oyun ile öğrenmiş oldu:

1-) Aşk
2-) Haset
3-) Menfaat

Öğrendiklerini unutmamayı başarabilse, bugün bütün bunlar başına gelmemiş olurdu!

"Acemi Öykü" Hakkında

Her şeyden önce şunu söylemeliyim ki evimi gerçekten çok özledim! Bu özlem, fena depreşik, feci karmaşık hallere sebebiyet verdi ve vermeye devam ediyor. Kafam gerçekten bozuk! İyi değilim daa!

Bu süreçte, delirmemek adına bir küçük öykücük yazmaya başladım. Bunu yaptığım yerin iş yerim olduğu da düşünülecek olursa kovulma tehlikesi ile bile karşı karşıyayım! Dolayısıyla bu adrenalin eşliğinde yazmak daha da bir hoş oldu. Yalnız, devam eden kısımları evdeyken tamamlamam gerekecek. Zira devirlerimiz bitmek üzere ve bir süre sonra işler yoğunlaştığında benim çalıştırabilecek bir beynim kalacak mı ondan bile şüpheliyim!

Neyse...

Şu anda okumakta olduğunuz yazı da "acemi öykü" adını verdiğim bu öykünün girizgahı ve tanıtımı niteliğinde. (Baaak öykü bitti de tanıtımı kaldı!) Tamam bana lolo yapmayın, öykü bitmedi, biteceğinin garantisi de yok, iyi ve beğeniye hitap eden bir şey olacağına dair bir garanti ise hiç mi hiç yok!

Sadece;

Bu öyküde kendimden fazlaca izler olacak,
tabii kendim dışında pek çok şeyden ve kişiden de izler olacak.
Kurmacalar olacak,
gerçeklerim de olacak.

Bunu bir görev gibi algılamaya başlarsam asla sonunu getiremeyeceğim,
dolayısıyla bunu bir görev gibi algılamamam lazım...

Bu sebeple öykünün bir son vaad etmediğini,
belli bir kesime hitap etmediğini,
belli bir ideolojik görüşü savunmadığını, (Zaten içinde herhangi bir ideoloji de yok da :) Muhteşem Yüzyıl'a olanları gördük!)
kendimi, neşemi, pisliğimi, mutsuzluğumu yazı ile kusuşum niteliğinde olduğunu,
söylemek isterim!

İstemeyen okumasın bu yüzden. Sadece şunu fark ettim ki insan kendi üzerinden bir şeyler kurunca; bu kimi zaman çok acıklı bir hale gelebiliyor. O yüzden siz evde kendiniz denemeseniz de olur. Ben acı çekmeyi seviyorum birader diyorsanız da keyfiniz bilir, yazarsanız okuruz!

Öyküyü ben bitiremezsem, bitirecek gönüllü avına da çıkabilirim. Gerçekte bu kadar hoyrat ve fevri olmadığımı da bilmenizi isterim.

Son olarak;
İşte bu da böyle bir şeydi der ve badeleri süzerek giderim. (geri dönmek üzere...)

8 Ocak 2011 Cumartesi

Saçıyla Yarım Uyak Yapan Kadın

İki yıl önce
kızdım birilerine
dalgalı, koyu kahve
henüz kimya değmemiş teline
kestirdim saçımı
kısacık
erkek çocuğundum artık
istersin ya
kimseler beğenmesin hiç

İki yıl sonra
kızdım kendime
Bana dair bir şeylere
dokundu ellerim
uzayan her teline
saçımın uzunluğunda
sarılacaktım söz daha da hayata
istersin ya
umutlu olayım hep



Saçımı uzatmaya karar verdim ya ben şimdi heyecanlıyım, bu zor süreçte benden desteğini esirgemeyen Türk halkına teşekkürü borç bilirim. (En çok da o ara boya gelince beni yalnız bırakmayın n'olur n'olur! Çirkin olsam da sevin beni.) Ayrıca bu bir şiir değil elbette can sıkıntısı!

Böyle Bir Hevesim Oldu Niyeyse!

1 yılı geçkin süredir blog tutuyorum. (Hatta öncesi de var da o kayıtlarım gizli!) Blogda kendimi göstermeyi seven bir insan değilim ben. Bunun sebebi de kendimi görmekten çok çabuk sıkılıyor oluşum. Fotoğrafımı sol yana ekleyince sonra hastalık halinde sürekli değişik fotoğraf koyma sendromum başlıyor yazık ki. Yani en azından daha önce süreç bu şekilde cereyan etti sevgili kirvelerim. Ben de tedavi amaçlı fotoğraf eklememeye başlamıştım.  

Facebook'umda yok ki böyle "Ayşegül tatilde" fotoğrafları koyup, ayyhh bakın ne kadar eğleniyorum ben, o yöre sizin bu yöre benim geziyorum, şapkam da var gerekirse, snowboard'um da hatta ben yan flüt de çalıyorum, ilaveten de bu çılgın yaşantımın yanında ailemle de aram çok iyi fotoğrafları koyayım! (zamanında biz de yaptık kabul ama yaş kemale erdi.) 

Nedendir bilmem bir süredir yine bir heveslendim; böyle bloga kendi fotoğrafımı koymalar sol köşelere, bi' böyle hareketler şeyler, sendromlar, gel-gitler, fotoğraf beğenmeler efendime söyleyeyim, en uyduruğunu koymak istemeler, o çok eski orada gencim-taşım kandırmayalım elalemi halleri, blog benim değil mi kardeşim koyarım da sökerim de tavırları. Bir şey değil, dert değil de ben bu halimden huylandım şimdi tamam mı?

Sonra oturup düşünmeye başladım ben niye böyle oldum ki diye...  Şu sonuca vardım:
Okuduğum blog sahiplerinin/sahibelerinin yüzlerini kafamda o kadar çok tasvir etmeye çalışıyorum ki yoruluyorum bundan. Hepimiz insanız şimdi şu bir gerçek ki merak doğamızda var. Keşifler, kaşifler bu yüzden mevcut netcede! Merak hem iyi hem kötü bir şey. Ancak fazlası zarar; bundan sebep ben de beni okuyan neye benzediğimi görsün, ana bu muymuş bunları yazan falan desin, mesela yazdığımı beğenmeyince fotoğrafıma tokat atsın, hıncını alsın istedim! :) (azıcık insan olun ya! vurmayın!)

Bilmiyorum mantıklı bir neden mi ama bu yani! Zaten geçici olduğuna eminim bu hevesimin, bir süre sonra yine kendimden sıkılıp kaldıracağım garantilidir!

***
Sonra..

Blogger günün anlam ve önemine binaen şöyle dedi: 

Oldukça salak bir şarkıda geçen ama duyunca beğendiğim şu güzel sözü devşirerek ve kendi beğendiğim hale getirerek paylaşmak isterim. Zaten bir süre bu  yakınlarda olmayacağım için bu da haftanın son paylaşımı olsun:


"Gönül, fikirden büyüktür!"   




Okudunuz mu?





Bak şimdi gözünü kapa 20 satır aşağı in şok olacaksın!






Şşş bakma ya!







İyi be:

(Şarkıyı Mustafa Sandal söylüyor inanabiliyor musun? Ama sene 90'lar... Ben şarkıya büromuzun kah Bülent Ersoy kah Chopin kah  The Editors ihtiva eden (tamam Editors' ı ben indirdim) müzik klasöründe rastladım. İşte öyle bir şey.)

7 Ocak 2011 Cuma

Kova


Bu miniklere bir yaz günü rastlamıştım. İşe geç kaldığım bir gündü... Bir sonraki vapura da 15 dakika vardı. O sabah beni güldüren ilk iki şey onlardı! Kovanın içindekinin hareketlerine hayran olmuştum bir kere! Farklı bir yanı vardı bu kediciğin...



O kadar güzel oynuyorlardı ki daha da geç kalmayı göze aldım ve oturup çay-simit ve dişime yapışan susamlar eşliğinde onları izledim... Kovadaki pompik, diğer miniğin patilerine nasıl da sarıldı; tam o anda ben sevinçten çıldırdım! Ne narin bir duruş... Sanki sevgilisinin elini tutuyor haspam! :) (Ben de röntcü yalnız, yaprak arkalarında kamuflaj falan...çok pirofesyonel çalışıyorum!)


Onları izlerken üzerimdeki takım elbiseden ne kadar sıkıldığımı bir kez daha fark ettim... Yanlarına gitmek istedim fakat oyunlarını bozmaya hakkım yoktu! O yüzden sadece uzaktan gülümsemekle yetindim!



Bir vakit sonra her şeyden habersiz, kovanın içinde oyun oynayan deli fişeğin dünyayı hiçbir zaman göremeyeceğinin ayırdına vardım ve öylece vapuruma binip gittim... Bu günün en güzel yanı bana kattıkları mutluluktu!

Bu da Benim Seninle Son Tangomdu!


Televizyonu açtım, 'Devrim Arabaları' başlıyordu; hadi bakalım izlememiştim, hazır rast gelmişken izleyelim dedim! 25. saniyesine yakın aktörümüzün pipisunun (pardon piposunun) üzerine denk gelen yuvarlak buğu neticesinde asabım bozularak, "doğru ya bunu unutmuşum, SANSÜR!" dedim ve tepkimeye geçerek hemen dvd oynatıcıma (player dememek için kastım kendimi evet!) yöneldim.

Tam bu sırada Vladimir Beyfendünün bugünkü blog yazısı aklıma geldi. Kim bilir dedim kim bilir pek möhterem TDK insanları, dvd oynatıcısı dediğimi duysa ne kaddaar sevinir, kendinden geçer! Acaba tam olarak şu anda neler yapıyor, bu sefer hangi kelimelerde sınırları aşıyorlardır dedim ve hemen araştırmaya koyuldum. Çünkü yine tam olarak bu 5-6 saniyelik süreçte DVD'ye de bir Özz Hakiki Türkçe kelime bulup bulmadıkları hususu merakımı celbetti! (Ben araştırmaya koyuladurayım, sizi şöyle aşağı tarafa alacağım...)



SANSÜR'e karşı girdiğim tepkime sonucu bir kısım sövgü ve de küfürleri de dilime dolayıp inadına inadına Last Tango in Paris'i açtım, izledim, anladım, anladığımı sandım belki, Marlon Brando İngilizcesi ile 'what kind of a film is this!' dedim. Filmin yarattığı sarsıntı devam ededursun, ben o esnada yuvarlak iğrenç sansür buğusunun (senin adın bundan sonra 'yisbu' olsun buğu!)  üzerine tükürmek istedim. "Gardiyan, bana buğuyu getir!" diye bağırdım. Onlar sansürledikçe ben çirkinleştim. Sonra hıncımı alamadım açtım televizyona tükürdüm! (yok artık!) Arkasından sigara yaktım ki sigarayı bırakmıştım arkadaş! Sonra da dedim ki heeey dude bu aralar rezil rüsva bir yerlerdeyim!

Bir şeyler anlamsız sebepler dayanak edilerek yasaklandıkça, hiç yapmayacağım varsa bile pislik yapmak isteyen cinstenim ben. Üstelik de bir hukuk insanı olarak bunu söylemek zorunda kalmaktan açık şekilde utanç duyuyorum! Kendimden değil duyduğum utanç elbet; uygulamaların ve düzenlemelerin dayanaksızlığından! Bizim memlekette böyle bir şey var. Herhangi bir dayanağa ihtiyacınız olmadan yasaklayabilir, itham edebilir, yerle bir edebilir, atıp tutabilir, gevezelik edebilir, tutuklayabilir, serbest bırakabilir, isnat edebilir, addedebilir, alıkoyabilir, el koyabilir ve her türlü -ebilmekli fiilleri gerçekleştirEBİLİRSİNİZ! Bizde böyle aga, beğenmeyen almasın.

Ammaaa bu agalar, bazı şeyleri fazla abartınca işte benim gibi uslu uslu oturan insanları bile tahrik ediyorlar, asabiyeti teşvik ediyor ve beyinleri zıvanadan çıkarıyorlar! Ben şimdi hangi ulusal TV kanalını açsam bir badem bıyık ile karşılaşmak zorunda mıyım yahu! Her kamu kurumunda, her ulusal kuruluşta, her bilmem nerde... Ben ki hastasıydım ama artık buzlu bademe bile tepkili bir insan haline geldim, yemem yahu!


Sansür kumkumasından çıktım yola, vardım geldim nerelere!

Bu aralar neden bilmiyorum ama tuhaf bir sinir hali var üzerimde. Kesin Merkür'ün Venüs ve Viyadük(onu şimdi uydurdum) üzerindeki 3 derecelik açısındaki kaymanın denizlerin dalgası ile kuşların kanadı arasında oluşturduğu hava akımı yüzündendir, kesin kesin... Bilmiyorum ama dün itibarı ile en badem (şey pardon en sağlam diyecektim!) müvekkile bile "öyle yüzünüzü gözünüzü büküyorsunuz ama olmuyor!" diye giriştim.  Bölüm müdürümün yanında yaptığım bu hareket karşısında beni yıllardır sakinliğim ile tanıyan ve çok değer verdiğim üstadım, gözlerini fal taşı gibi açarak, fısıltı ile kızım napıyorsun sen sakin ol dedi! Niye böyle oldum ben... Niye, niye, niyeee! Şimdi bu efsane büroda yayıldı gitti. Herkes birbirine bana öyle ağız göz bükme diyor. Onlar dedikçe ben gülüyor görünüyorum ama bir yandan da geldiğim şu hale üzülüyorum. Sabrımı yitirdim, sabrımı... Tahammül sınırlarımı... Geçer ama biliyorum!

Neyse... (Bu neyseden de nefret ederim. TDK sana sesleniyorum kaldır bu kelimeyi tedavülden, elin değmişken 'keşke' ile 'bilmem'i de çıkarıver aradan. Farkındaysan bu 3'lü hiçbir zaman hiçbir işe yaramıyor.) 

**
Bu arada..
Gece yarısı araştırması sonucu: TDK, DVD'ye dokunmamış... Hemen ben elleşiyorum o halde kendisiyle.
DVD: Dönengeçli Vidiyo Deryası
Yaptım oldu, titrimiz bu değil mi?)
** 

Siz onu bunu bırakın da bakın ne güzel söylemiş aşağıdaki beyim:
İşte sözün bittiği yer...



Ulan bunlar şimdi badem madem dedim diye beni de sansürlemesinler! Neyse şunu bilin sizi çok sevdim!

6 Ocak 2011 Perşembe

Akşam Kahvaltısı!




Patrick Mccabe'in aynı isimli romanından sinemaya uyarlanan "Breakfast on Pluto" ile bugün bir akşam kahvaltısı ettim! Bilirsiniz, akşam kahvaltılarının tadı bir başkadır. Bu film anlattığı hikaye ile mideme otursa da tadı damakta kaldı! Hani çok sevdiğiniz bir yemeği gözünüz dönmüşçesine yersiniz, sonra midenizdeki acıdan kıvranırsınız ya hah işte tam olarak öyle bir şey film sonrası hissettiğim!
İsmiyle müsemma; film oldukça dramatik bir konuyu/yaşamı masalsı bir düşsellik ile işliyor. Bir başkasının elinde en acıklı hale getirilebilecek sahnelerde dahi duygu sömürüsüne girişilmemiş olması asil bir seçim olmuş. Neil Jordan bunu başarabilmiş, kılçıksız şekilde işin içinden sıyrılmış ve bence bu gerçekten zor iştir.

Filmler ile ilgili bir şeyler yazmak istediğimde konudan bahsetmeyi pek sevmiyorum. İzleyecek olana zulüm! Bir filmi, konusunu hiç bilmeden izlemeye bayılırım mesela ben. Bu nedenle yine konudan bahsetmemeye çalışacağım.

Cillian Murphy'nin oyunculuğu her türlü övgüye şayan! Zaten Cillian Murphy o denli şeker bir hanımefendi/Kitten olmuş ki film boyu kendisi ile sokaklarda aşık atmak istedim. Koluna girip mavi şemsiyesinin altında birlikte yürüme isteğine gark oldum! Ha bu arada Cillian bu role hazırlanırken uzun süre kadınların vücut dili ile ilgili çalışmalar yapmış ve ayrıca bir kaç hafta da bir drag queen ve arkadaşları ile takılmış. Helalühoş olsun, sonuç muhteşem ne de olsa! (Bu da wikipedia'dan arak bilgidir.)

Filmde en çok hoşuma giden anlardan birisi boğuk kış renkleri arasında Kitten'ın (Cillian Murphy) mavi şemsiyesi eşliğinde kaldırım taşlarını aşındırdığı sahne idi... Mavi şemsiye - umuda atıf gibi göründü gözüme. Onca karanlığın arasında parlayan kocaman bir mavilik! Bulutsuz gecenin bulutu!

Bittabi Peepshow'daki günah çıkarma sahnesi zekiceydi! Unutulmaz film sahneleri listeme yerini altın harfler ile kazımıştır.

Fakat neden bilmiyorum ama beni en çok dağıtan ve sarsan sahne, Sihirbaz ile (Stephen Rea) rastlaştıktan sonra Kitten'ın showlorda halüsinasyon şoparına çevrilmesidir. Çok üzüldüm ben ya! Sinirlendim ayrıca!


Vay be! Uzun zamandır izlediğim en latif filmdi... 2005'ten beri aklım neredeymiş benim? (İşin tuhafı bu DVD 2006'dan beri yakınlarımda duruyordu... Her şeyin bir zamanı varmış demek!)

2 Ocak 2011 Pazar

NoCo (5)

Marşlar, genel bir kural olarak, tehditler, küfürler, kendi kendini övmeler, savaşın yüceltilmesi aracılığıyla ve öldürmenin ya da ölmenin ne kadar onurlu bir görev olduğunun dile getirilmesi suretiyle ulusların kimliklerini teyit ederler. Latin Amerika'da kahramanların zaferlerine adanan bu kolektif dualar insanın üzerinde, bunlar sanki cenaze işleriyle uğraşan işletmelerin eseriymiş gibi bir izlenim uyandırıyor:

Uruguay marşı, bizi vatanla mezar arasında bir seçim yapmaya davet ederken, Paraguay marşının seçim daveti cumhuriyetle ölüm arasında, Arjantin'inki ölmeye yemin etme konusunda bizi yüreklendiriyor. Şili'ninki topraklarının özgürlerin mezarı olacağını ilan ediyor. Guatemala'nınki zafere ya da ölüme çağırıyor, Küba'nınki vatan için ölmenin aslında yaşamak olduğu konusunda garanti veriyor. Ekvator'unki kahramanların fedakarlığının bereketli bir tohum olduğunu kanıtlıyor. Peru'nunki toplarının yaydığı korkuyu yüceltiyor. Meksika'nınki düşmanları kan gölünde boğmayı tavsiye ediyor ve coğrafi coşkuya kapılarak Termofil'de savaşan Kolombiya ulusal marşı kahramanların kanında yıkanıyor.

Eduardo Galeano - AYNALAR *