dd

28 Şubat 2011 Pazartesi

Anne Ben Gerçekten Gerizekaalı Mıyım?

Küçükken Solo Test'te "gerizekalı" çıkacağım diye çok korkardım ben. (Daha fenası BEYİNSİZ'di ama ben GERİZEKALI'ya takmıştım bir kere, o daha ağır geliyordu bünyeme, kafasında huni de var daha kötü ne olabilirdi ki!) Testi başarı ile tamamlayamayıp "gerizekalı" (a'yı inceltme işareti olmadan söylüyoruz. All together: "gerizekaalı") çıkarsam, büyüyünce gerçekten gerizekalı olacağımı, artık bu işin bir kaçarı olmadığını sanardım.

Hani aileden biri gelip bir duvar dibinde beni başımda huni ile ileri geri sallanırken, burnumda sümüğümle bulsa, "Ben solo testte gerizekaalı çıktım, bu hayatta benden daha da bi' bok olmaz, kendimden umudu kestim, siz de benden vazgeçin, başka evlatlara eğitim yatırımı yapın" falan diyebilecek psikolojideydim. O denli korkuyordum ya!

Şükür hiç gerizekalı çıkmadık ama sonuç daha vahim oldu! Şöyle ki;
Solo Test'i alıyorum önüme, sürekli başarılı, zeki, bilgin, kurnaz gibi kategorilerde sonuçlar alıyorum. Sen el kadar velet bi' havalara gir. Bi' kendine güvenmeler, kendinden geçmeler. Allaam Allaam!

Sanki NASA, eleman alımına başlamış da Solo Test'te en az 175 puan şartı koymuş! (Toefl, KPSS, Hakimlik-Savcılık sınavı gözümde mübarek) IQ testimi yapmışlar, üzerine teyidini de almışlar, artık kimseler zekamdan şüphe edemez boyutundayım. Dünyadaki en akıllı, en şahane, en bilgin çocuk oluverdim bir anda kendi gözümde. (Tam bu noktada 'ulan gerizekalı sen kimsin' diyeceğim kendime olmayacak. Günahtır.) Sonra gerçeklerle karşılaşıp da herkes gibi normal bir çocuk olduğumu anlayınca büyün hayallerim yıkılmıştı. Çok zor kabullendim normal olduğumu. :) (Kendimi yabancı uyruklu sanıp, öz be öz Türk olduğumu -Çerkesmiş atalar gerçi- öğrenince yaşadığım çöküntüyü de bir başka yazımda anlatacağım.)

Şimdi sorarım size, şu Solo Test bir çocuk aklı için fazla cani ve acımasız bir oyun değil mi? El kadar çocuğa sen tut GERİZEKALI, BEYİNSİZ, APTAL olma korkusunu yaşat; ondan sonra da kalk bu bir zeka oyunu de, bir de üzerine sonuç kartonuna (bkz. aşağıdaki temsili foto) gayet itici tiplemeler çiz, -hem neden onların arasında bir tane bile kadın yok, neyse en azından GERİZEKALI, BEYİNSİZ ve APTAL'ı kadın ile sembolize etmemişler, buna da şükür(!)- sonra da hadi yavrum oyna de!




Not: Ben bugün çok hastayım, işe bile gitmedim. Bana iyi davranın. Aşağılamayın. :(

27 Şubat 2011 Pazar

Deliriyorum Bu Fotoğrafa!


By Bruno Dayan

Seviyorum Böyle

Bat For Lashes'ın Deli Natasha'sı


Lezbiyen olup olmadığımı böyle böyle sınıyorum ben!
Bir de iç karartan şeyleri seviyorum sanırım. :) Şarkıdan anlayabilirsiniz.








Siz Hiç Aynı Gün İçinde 2 Kişinin Katili Oldunuz mu?

Bundan sonra bir katilin blogunu okuyacaksınız, dolayısıyla bu andan sonra seçim sizin. Kalıp gitmekte özgürsünüz.





Bugün iki kişiyi öldürdüm. Hiç de zor gelmedi. Çünkü öldürdüklerimden bir tanesi zaten uzun zamandır can çekişen bir konunun öznesiydi. Diğeri ise yıllardır hah işte tamam budur diyemediğim bir dostumtrak. (bu eki "olamamışlar" için kullanıyorduk değil mi? Örnek: sarımtrak- sarı gibi ama sarı da değil.) Benim sarım da güzelim bir sarı değildi işte bu dostlukta. İshal olmuş bok sarısına dönmeye başlamıştı.





En içinden çıkılmaz hallerimde bir kere bile elini uzatmamış, hatta "öylesine" bir telefon konuşmasını dahi çok görmüş bir insana kaç kişi dost diyebilir? Ben demiştim... Üstelik de 3 dostum var diye sınırlı parmaklara sığrıdırıp; birisi de "O" demiştim! O'nunla ayrı şehirlere düşmüşken deli gibi özlemiştim. Zaman zaman ilan-ı aşk minvalinde mesajlar atmış, dayanamayınca bir sevgiliyi arar gibi telefonlara sarılmış, hiç mi olmadı yanına koşmuştum!





O ise en zor günümde, beni azıcık tanıyan bir insanın bile yapmaya çalıştığını yapmadı benim için. Sıkıldı! Bir dostunun, bir tanecik derdini sırtlanmayı, azıcık ucundan tutmayı bile denemedi. Oysa ben O'nun derdini koca koca çuvallarda da olsa yüklenirdim, küçücük çıkınımla da herkesten gizli bunca zaman bulamadığı mutlulukları kaçırır götürürdüm O'na. Çok küskünüm, gerçekten! En iyisi bu can çekişen şeyi tamamen bitirmekti. Çektim vurdum. İçim de sızlamadı.





İkincisi, o da geçmişten bir herifço. Ne olduğu belirsiz bir ilişki. İlişkiden kastım sevgililik falan değil; geçtim ben o işleri! Tuhaf şakalar yapan, tuhaf davranışları olan. Zaman zaman bedenime ve maneviyatıma sonsuz bir sevgiyle sarılıp, çoğu zaman da iteleyen. Bir gün çok uzaklara benimle yolculuk etmek isteyip, ertesi gün bir "hayran"lıktan bahseden. Sözüyle özü birbirine uymayan, tanıyıp tanımadığımdan hiçbir zaman emin olamadığım, hiçbir zaman inanamadığım ve bu konuda haklı olduğumu bana defalarca gösteren. Of sıkıldım. Kısacası dengesizin teki! Ben dengesizim diye dengesizleri sevmek zorunda değilim! Çektim herifçoyu da vurdum. Alnının orta yerinden. Bir daha dirilemesin diye, daha önceki gibi karşıma çıkmasın diye.





...





Siz hiç aynı gün içinde 2 kişinin katili oldunuz mu?


Ben oldum...


İçim de sızlamadı.


Çaydanlık-Burun-Anahtar

**Az önce çaydanlığın durduğu ocağı değiştirirken çaydanlığa "sizi şöyle alalım" dedim. Bunu söylerken takındığım ifadenin gayet ciddi olması beni kendim hakkında korkuttu!

**Ayrıca Javier Bardem'i her gördüğümde "Beauty and the Beast/Güzel ve Çirkin" dizisini hatırlıyorum. (Javier Bardem'e hakaret eder gibi görünse de değil.) Size de hatırlatmak için bunu yazdım. Bir ara öyle bir dizi vardı heyhat! Aslanlar gibi adam işte daha ne! Javier Bardem'in burnundan buralara vardım ben...

**Babamın keli, 'anahtar kilidi' şeklini aldığı için(kıyamam ben ona ya), bunun ev alacağımızın işareti olduğunu söyleyen bir annem var. (ve evet gerçekten ev aldık.) :)

**Evet sorunluyuz.

26 Şubat 2011 Cumartesi

***

Bir tabak dolusu cevizli-peynirli erişte, 7 bardak ıhlamur, 41 çeşit baharatlı-ballı karışım, antep fıstığı ve bayat badem, hatta Javier Bardem sonrası yatağıma sürünerek gidiyorum. Nefes alamıyorum, göz kapaklarım da hayata küstü. Karnı taşla dolmuş kuyu başındaki kurt gibiyim.

O zaman kuzular nerede ulan?

(Hayır yani iki severdik, gönlümüz olurdu, ondan didim.)



Doves'un pek sevdiğim şu şarkısı da sizin olsun der ve giderim.


Patti'nin Ruhu Bana Geçsin!

"Kapıları açıyorum, kapıları kapıyorum" diye yazmıştı. Kimseyi sevmemiş, herkesi sevmişti. Seksi seviyordu, nefret ediyordu. Yaşam bir yalandı, gerçek bir yalandı. Düşünceleri sağaltıcı bir yarayla sona eriyordu. 'Çizerken çırılçıplak kalıyorum. Tanrı elimden tutuyor ve birlikte şarkı söylüyoruz.' Bu onun sanatçı olarak manifestosuydu."

Patti Smith'in, Robert Mapplethorpe'u anlattığı bir kaç cümle bunlar...


Bu da Patti Smith'in çizdiği bir desen.

(Bir+Bir Ocak-Şubat 2011 sayısından)

...

Şu da Robert Mapplethorpe'un elinden Patti Smith (ki kendisini çok severiz.)



Şu da Patti'min ağzından, güzel sesinden Smells Like Teen Spirit.

Şu da en sevdiklerimden, en Patti bulduklarımdan:

25 Şubat 2011 Cuma

Hayatari

Güne 15 dakikalık bir vapur yolculuğu ile başlıyorum ben her sabah... Yeterince keyifli bir başlangıç. İzmir'i sırf bu yüzden bile sevebilirim. İşe vapurla gidebilmek -bence- insana bir hediyedir. Vapurda, ter kokusuna maruz kalmadan, kimse tarafından mıncıklanmadan, itiş tepiş oturmadan elimde kitabım/dergim/gazetem mutlu mesut varış noktama geliyorum.

Hoplaya zıplaya vapurdan indikten sonra (ki bu iniş sürecini bacakları kireçlenmiş, eklemleri ağrıyan yaşlı amca ve teyzelerin nasıl atlattığını düşünüp düşünüp o yaşa gelince ben nasıl bu engelleri aşacağım diye dert edinip içlenen bir yapım var.) yaklaşık 12 dakika yürüdüğüm bir mesafe söz konusu.

Bu yolu yürürken kendimi küçüklüğümde devamlı oynadığım ama adını bilmediğim atari oyununda gibi hissediyorum. (Atari ya şu anda tarihi eser; televizyona bağlardık falan uvvv ne teknolojiydi!) Nedenini anlatayım;

Hani çok bilindik bir oyun vardı: Sen uzay gemisisin. Karşıdan önce uslu uslu, sıralı uzaylılar, yaratıklar falan geliyor. Ondan sonra bunlar cozutuyor, zıvanadan çıkıyor karman çorman hallerde gelmeye başlıyorlar; sen de hiper uzay geminle "fiçuuu fiçuuu" efekti eşliğinde ateş ediyorsun, uzaylılar "bizuuuu" gibi bir ses ile patlayıp yok oluyorlar, en sonda da kocaman 8 kollu falan canavarla kapışıyorsun.

Bu arada uzay gemini de alttan üstten ponçikleşmiş bir sürü sarkıt ve dikitten (uzayda sarkıt ve dikit(!) yaratıcı olmuş şimdi düşündüm de), kayalardan, toz topraktan koruyup, böylece canavara ulaşınca "karlı dağları aştım da sana geldim" diyorsun. Uzay gemin varsa, uzaylı ile aşk yaşamak mübahtır ne de olsa! Sonra her aşk acı biter feryadı ile başlıyorsun canavarın kollarını muhteşem silahlarınla patlatmaya. O ölürken "sana inanmıştım, seni sevmiştim" bakışı atıyor. (Bu kısımda D. kendini kaybedip zırvalamaya başladı. Düşüncelerimi sabit bir noktada tutamama sorunum var.)

İşte ben vapur sonrası yolumu yürürken şu şekilde şeyler oluyor:
Level-1; bu bölümde saat kulesinin güvercin istilasına uğramış meydanından kuşlar üstünüzü pislemeden ve herhangi biri onları yemlemeden geçmelisiniz.
Level-2; bu bölümde binaların çatılarından ve klima motorlarından löpçük löpçük akan koca su akıntılarından hiç ıslanmadan kaçmalısınız.
Level-3; bu bölümde topuklu ayakkabılarınız arnavut kaldırımı taşlarının arasına saplanıp, ayakkabı taşta bi' başına ve sağ ayağınız da çorapla başbaşa kalmışken, kimse sizi görüp rezil rüsva olmadan ayakkabıyı taştan çıkarmalısınız. -en komiği bu bence :) o halime ben bile gülüyorum.-
Bonus Level; bu bölümde uzay yolunun en güzel kumrusunu yapan "Elit"ten taze kumru (kalan ömür sayınızı gösteren ve üzerinde kırmızıdan kalp şeklinin olduğu kafa portrenizi bir artıracak) ve sıkılmış portakal suyunuzu (sağlık haznenizi gösteren ve üzerinde first aid şeklindeki artı ikonunun olduğu çubuğun uzamasını sağlayacak) kapıp açgözlü kopilotunuz sizi görmeden götürünüz/hüpletiniz.
Level-4; bu bölümde her sabah önünden geçmek zorunda olduğunuz pis bakışlı kuyumcu götünüzü yavşakça kesmeden olay mahalinden uzaklaşmalısınız.
Level-5; bu bölümde sağdan, soldan, karşıdan ; kısacası her yönden gelen arabalar sizi ezmeden karşıya geçmelisiniz.
Level-6; bu bölümde uzay üssüne geç kaldığınız anlaşılmadan ve masalarında bekleyen 8 uzaylı sizi görmeden odanıza girmeli ve masanıza oturmalısınız.

*****

--**CONGRATULATIONS**--

*****

veya






24 Şubat 2011 Perşembe

Bana Neler Oluyordu? du du du...

Bildiğin arabeske vurmak istiyorum bu gece. Evi Pub ayarına getirdik, anneler babalar ve kızları şeklinde içiyoruz. Kıyamam yavru ceylanıma (babam), gitti bira aldı geldi hasta göbeği ile. Dün yatak döşek yatan annem ise bugün zıpkın gibi, fişşek gibi! Ben bir süre inzivaya çekiliciiğim diyerek bilgisayarın başına oturdum. Özlüyorum ya, sizi özlüyorum! Bu ne gelgeç ruh hali, bu ne biçim halet-i ruhiye. Hepiniz can dostum olmuşsunuz sanki.

Ne tuhaf düşünsenize, ben bir başkasının hayatını okuyorum, bir başkası benimkini. Üstelik olayın magazin boyutunda da değiliz. Sadece kimilerine yakın şeyler hissediyoruz ya da belki hissetmek istiyoruz. Örneğin benim sektirmeden okuduğum bazı insanlar/bloglar var. Dünyanın en salakça cümlesini de yazmış olsalar, yine okurum onları. Edebi kaygım yok, sanatsal beklentim yok, anlam aramıyorum, çıkmazlarda değilim, yalnız ve asosyal bir kişiliğe de sahip değilim, hiçbir beklentim, hiçbir varsayımım yok. Sadece seviyorum, uzağımdaki, hiç tanımadığım bazı insanlara yakın hissetmek iyi geliyor!

Blogumun hiç izleyicisi yokken çok daha fazla içimden geldiği gibi yazabiliyordum bazı şeyleri, izleyici sayım arttıkça (hepi topu 40 ama olsun her biri kıymetlim) tuhaf bir sorumluluk bilinci edindim ki bu huyumdan nefret ediyorum. Hayatımın pek çok alanında bu şekilde hissettiğim sorumluluk duygusu yüzünden kendimi bazı kuralların içine hapsediyorum. Kurtulmak için pek çok şey denedim, bir nebze azalttım ancak tamamen sıyrılamadım. İçince tam olarak kendim oluyorum. Aklım süratle koşan hınzır bir kadına dönüşüyor. Bu halim, en çok sevdiğim!

Bu yazı sadece sizi sevdiğimi söylemek için yazılmış bir yazı. Yarın sizden nefret de edebilirim ama çok büyük ihtimalle artistliğine nefret ediyorumdur! Dönüp dolaşıp severim ben yine. Gündelik hayatta, herkesin hayatımda olmasını istemiyorum; blog dünyama dönüp bakıyorum, olmasını istemediğim insanlar yok zaten. 

Şimdi ben gittikçe çirkinleşiyorum farkındayım. O yüzden siz iyisi mi güzel olan şu şarkıyı dinleyin, böylece beni de güzel hatırlayın. (çok şugar şarkı) Çaçaçav...

Dinlemek isteyenlere:
Hearts a mess

(dinlerken birlikteyiz.)

Man Is The Baby - Antony & The Johnsons



Henüz bir erkeğin bir kadına söyleyemediği kadar dokunaklı bir şarkı...
Bu da bir erkek tarafından bir başka erkeğe söylendi zaten...

Sweet Sixteen

Ağızda kalan son 20'lik iki gündür varlığını gözüme gözüme sokuyor... Diğer 3'ü mefta. -yıllar öncesinden icaplarına bakılmış-

Bu sonuncuyu hatıra ormanı olarak mı sakladım, derdim neydi bilemiyorum!

Yaşım yirmi,
dişim geldi kandırmacası mı?! Yoo.. Otuzlara merdiven dayanmış, bilinçli yaşlanmaca. 

Bu dişi alın benden. Alın diyorum ya n'olur.

Dün bütün gece rüyamda diş çektim. Yanağıma batıyor, asabımı bozuyor! Film izlerken dilimle dişimi okşuyor; kitap okurken sol el işaret parmağımı ağzıma daldırıyorum. Bunları toplu taşıma araçlarında da yapıyorsam bir fortçu ile kıyacağımız nikah törenime hepinizi beklerim.

Aklımı toplayamıyorum, dikkatimi veremiyorum, yazı yazamıyorum, hatta hatta aşık olamıyorum! 

Gudubet! Çirkin, yamuk, çenebozan seni. Benimle geçirdiğin son günlerin bunlar, elinden geleni ardına koyma; ben sana yapacağımı biliyorum. 

Alakasız Edit: Fish Tank ne biçim güzel bir filmmiş öyle...  

21 Şubat 2011 Pazartesi

Giderken

İzmir'den Eskişehir'e gidecekken, "hava nasıldır ki?", "ne giymek gerek?", "kıçım başım donar mı?", "yoksa otobüste böyle yanılır mı?", "kademeli, katmanlı, katmerli giyinmek en mantıklısı!", "en kötü soyunurum", "ama ya böyle de üşürsem", "o zaman şaldan bozma atkıdan kırma şu şeyi de yanıma alayım" diyerek geçirdiğim saatlerimin sonunda, simsiyah ve tüm bu düşüncelerimin dışında giyinmiş olduğumun farkına vardım.

Hayat, sana dair kurduğum hiçbir plan yolunda gitmeyecek bir kez daha anladım!

Annem uyuyor, babam iş yemeğinde! Kısacası onlar yanımdayken de bana bir "güle güle" diyecek kimse olmuyormuş. Dolayısıyla yalnızlığıma üzülmemekte haklıymışım gayet! Hımhs!



Gitmelerin en sevdiğim yanı, saatler boyu havası sönmeyecek düşünce balonu! Bir de yeni başlanan kitaplar. Sırf yola çıkıyorum diye elimdeki son kitabı bitirip, yenisini çantaya attım.

Nick Hornby'nin Juliet Çıplak'ı evde kalırken (kendisini eğlenceli bir vapur/otobüs/yani kısa yol kitabı ilan ediyorum.), Ursula Le Guin'in 'Lavinia'sı benimle geliyor. Arka kapak yazısı o kadar hoşuma gitti ki içinde beni bekleyen şeylerin de en az o kadar güzel olmasını ümit ediyorum. Kitabı alalı aylar oldu, her şeyin bir zamanı vardır ya, Lavinia'nınki de benimle başbaşa kalacağı bu yolculukmuş.

Seviyorum, sevmiyorum, herkesi!

Kapanış, Lavinia'nın arka kapak yazısı ile...

"Ama o bunları yazmadı. Şiirinde hayatıma önem vermedi. Beni ihmal etti çünkü beni ancak ölürken tanıdı. Bunda onun suçu yok. Düzeltmeler yapması, şiirin üzerinde tekrar düşünmesi, yarım kalmış satırları tamamlaması, bitmediğini düşündüğü şiiri bitirmesi için çok geçti artık. Bunları yapamadığı için üzülüyordu, biliyorum; benim için üzülüyordu. Şimdi olduğu yerde, karanlık nehirlerin ötesinde, birileri ona Lavinia'nın da onun için üzüldüğünü söyleyecektir belki de...

Varlığım yüzyıllar boyu sürecekse eğer, en azından bir kerecik ortaya çıkıp konuşmam gerekir. Şairim bana hiç söz hakkı tanımadı. Sözü ondan almak zorunda kaldım. Bana uzun ama küçük bir hayat verdi. Yere ihtiyacım var, havaya ihtiyacım var."

Vergilius'un Aeneas'ında, yiğit savaşçı Aeneas rakiplerini alt ederek Latium kralının kızı Lavinia'yla evlenir ve Roma İmparatorluğu'nun temellerini atar. Destanda Lavinia'nın ne belirgin bir rolü, ne de kendine ait bir sesi vardır. Ursula K. Le Guin işte bu ihmal edilmiş karakteri alıp ona hak ettiği sesi veriyor ve büyük şairin destanında anlatmadıklarını onun gözünden, onun dilinden anlatıyor. Lavinia savaşın doğasını ve erkek-egemen toplumu sorgulayan; insanı insan, toplumu toplum yapan değerleri irdeleyen; edebiyatın gücünü vurgulayarak kurguyla gerçeklik arasındaki çizgiyi bulanıklaştıran yaratıcı bir roman: Büyük bir destanda küçük bir rolü olan güçlü bir kadının kendi destanı.

13 Şubat 2011 Pazar

Anne Beni Okuyup Üfler misin?

Baş ağrımın 8. günü. Non-stop gidiyoruz bakalım nereye kadar. En son bu şeyi yaşadığımda acilde omuriliğimden sıvı falan alıyorlardı, amcanın biri cenin pozisyonunda dur diye bağırıyordu! Zira iki kez beyin kanaması geçirdiğimden şüphelenildi. Ne tuhaf be, kendimin beyin kanaması geçirdiğimi düşünemiyorum. Bu tip şeyler hep başkalarına olur ya!

Yarına bitirmem gereken babalar gibi bir temyiz dilekçemin olması nedeni ile geçici olarak yanımda ikamet eden annem, günlerdir başımın üzerinde duran ellerime dayanamayarak, şakaklarıma iki adet patates dilimini bir fular eşliğinde bağlayıp önüme de biramı koydu. (Patates- koca karı ilacı, bira da gevşemem için) Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz dedim ben size!

Avrupai Pehlivan ya da Yerel Samurai kıvamında bir şey oldum şu halimle. Gittim aynada kendimi gördüm, güldüm güldüm, geldim bunu yazdım. Hiç komik olmadı.

Neyse, bu da böyle bir anımdı.

Balon

Hani banyo yaparken, ağzına köpük kaçar da bir yandan genzini yakarken diğer yandan fark ettirmeden balona dönüşüp uçar ya! O balonun ağzından uçup gidişini izlerkenki hal, mutluluk ve mutsuzluğun bu denli paralel boylamda yaşandığı ender anlardandır.


İşte, dertlerim de öyle fark ettirmeden uçup gitsin, hayat bu kadar köpükten olsun istiyorum. O şeffaf balona üflediğim dertlerim havalanıp gökyüzünde patlarken, ardından gülümseyerek bakayım, hatta nazikçe el sallayayım...

Hayat, genzini yaksa da bir yerlerde mutluluk verecek bir balon seni bekliyordur!

Ben hep bu duyguyla yaşıyorum.

Sonra durup düşünüyorum: Acaba ben kendini kandıran bir aptal mıyım?

12 Şubat 2011 Cumartesi

NoCo(6)




"Nasıl bir gökyüzü bu...


Bağdat'ın göğü, dünyanın yastığıdır.


Sanki meleklerin yaylım ateşi!


Üç bin yıl önce buradan seksen kilometre uzaklıkta bu göğe dokunabilmek için Babil Kulesi inşa edildi. Yani buradan seksen kilometre uzakta tüm diller doğdu. Ve insanlar göğe dokunmak istediklerinden beri birbirlerini anlamıyorlar..."


...



"Neden savaşlar başladı biliyor musun?



Çünkü dünya insansız başladı ve de onsuz bitecek."





La Tigre e la Neve (Kar ve Kaplan)

11 Şubat 2011 Cuma

Erkeğimi Buldum, Sevdamı Dağlara Yazdım, Fotoğrafını Kalbime Kazıdım!

Sol yandaki arkadaşlara dikkatinizi çekerim! Sabahtan beri bu habere gülüyorum ben. Kendimi alamadım. Üstelik bu bağlantının explorer sayfamı açar açmaz karşıma çıkmış olması da ayrı bir muammadır. Ne bu şimdi, bana ilahi bir mesaj falan mı? Beklentilerini düşür, kafandaki görüntüyü sil, işte Türk erkeğinin olup olabileceği budur mu?

Şimdi bu Mike Beyimiz, bir takım yerlerde "Türk Erkeği" fotoğrafları çekmiş, çarpmış bölmüş ortalamayı bulmuş. İddia o yönde en azından.

Arkadaşlar, fotoğrafların Ankara ayağı Gençlik Parkı'nda çekilmiş ki burada Ankara'mın en abazan insanları dolanır. Ben henüz 4. sınıfa giderken, babacığım beni ve kardeşimi alıp eğlenelim diye Gençlik Parkı'na götürmüş (ki biz ona 'Lunapark' derdik), o gün bir tacizcinin, el kadar bana salça olması nedeni ile (ulan kaşım gözüm yoktu be o yaşta insafsız sübüşçü!) babamın gözler dönmüş, tansiyonlar fırlamış, adamı öldüreyazmış ve o gün bugündür de mezkur yere adım atamamışımdır. (Allah'ın belası senin yüzünden çocukluğum heder oldu, Lunapark'a gidemez oldum.)

Sözüm sol şeritteki arkadaşlara değil de, ben şu Türk erkeğini yaratan Mike'ın, sevgilisini bir Türk erkek ile yatakta bastığını ve o günden bu yana da Türk erkeklere bir garez duyduğunu düşünmeden edemedim. Beyler, adam sizden açık şekilde nefret ediyor!

Ya benim memleketimin erkeği bu kadar da maymunumsu değil be!
(Ayrıca o sol taraftaki güruhun ortalaması nasıl olup da böyle çıkmış anlayabilmiş değilim.) Otur Mike, sıfır!

10 Şubat 2011 Perşembe

Ne Tuhaf!

İnsanın, yıllardır yalnız yaşamakta olduğunu, bir sabah içte kopan "işe geç kaldım" feryadı ile banyodan çıkması için kapıda sevgi dolu gözlerle beklenen baba vesilesi ile fark etmesi ne tuhaf! O kadar uzun zaman olmuş ki banyodan çıkması için birini kapıda beklemeyeli! :) (Belirtmeden geçemeyeceğim, en sevmediğim şeylerden biri de ben içerideyken birinin kapıyı tıklatıp, "işin uzun mu?" diye sormasıdır. Hani bir gün evime falan geleceğiniz tutar, bana bunu sakın yapmayın. Afedersiniz ama tam o ıkınma anında, işim var evet! Uzun, çok uzun hatta!)

Ben ki ayna karşısında yayıla yayıla; saçımın kenarı, gözümün kalemi, gömleğimin yakası, broşumun milimetrik ayarı ve hatta lavabonun deliği ile oynaya oynaya adeta sanat yaratıyorum sabahları kendi suretim üzerinde; bu sanatı yaratmaya devam edemez isem sancılanırım bak söylüyorum, açık, net. :)

Sanırım "ebeveyn banyosu"nu bir süreliğine hizmete açmam gerekecek. Olmasaydı çıkma yapar, duvar yıkar ebeveyn banyosu inşa ederdim gayrı. Benim gibi hazırlık süreci bir saat süren birisi için çok riskli bir durum. 1 ayda işten kovulurum ben böyle. :)

(Mübalağayı sevdiğimi söylemiş miydim?)

9 Şubat 2011 Çarşamba

Shoe Bomber*

Siz de sevmiyorsunuz değil mi?

Hani en vurdumduymaz halimizle, en 'buraların agası benim' duruşumuzla, en 'iki dirhem bir çekirdek' görünütümüzle havaalanına girmişiz. İlk kontrolden geçiyoruz, soluklar tutuluyor, ikinciye çok yakınız. Akılda: "ulan şu pantolonun altındakinin bot olduğunu anlamazsa yırttık." düşüncesi. Sinsi sinsi yürümeye devam ediyoruz. (ben sinsiyim açıkçası.)


Birinci adım, ikinci adım, kimlik kontrol, finish noktasına artık çok yakınız, soluklar tutulmuş, tam halaya duracaksın hasarsız geçtim diye, haydi gençler biteyazdı, hobaaa kur-tul- duu...

Haha! :) Yok öyle yağma...
"Botlarınızı çıkarır mısınız lütfen?" cümlesi eşliğinde, tüm hayal kırıklıklarınız ve "ulan çorabımın ucu da yırtık mıydı ki?" düşünceleri ile birlikte maviş galoşlara doğru yol alıyorsunuz. İçinizden kendinize sövüyorsunuz bu arada. Çünkü daha önce de benzer tecrübeyi defalarca yaşamış, bundan böyle havaalanına botla değil de ayakkabı ile gitme kararı almıştınız.



O galoşların hışırtıları arasında, çorabınızın söküğünü de saklama gailesi ile çırpınırken ve hatta havaalanının mermer yüzeyinde galoşlarla birlikte kayarcasına süzülürken mümkünse yanımızdan hayallerimizin erkeği falan geçmesin! (Sanki adamla aynı evde yaşasan çoraplarını görmeyecek, çorabı geçtim çirkin ayak parmaklarına kadar görecek be!)

Bir de önünüzde üç beş kişi varsa değmeğin keyfinize! Dakikalar geçmek bilmez, kimi beyler gülümseyerek ayaklarınıza bakar, "nasıl, noldu, bütün havan söndü diii miii?" bakışı fırlatarak geçenler mi dersiniz, "Zaten boyu da kısaymış", "ayağı da kokuyor lan bunun sanki!" cümlelerini dile getirenler mi! Bu noktada hiç üzerinize alınmıyorsunuz.(Zira bunlar tamamen beynin o anda uydurduğu yanılsamalar. Moral bozukluğundan kaynaklanıyor. De geç.)

Bunca şeyi neden yazdım biliyor musunuz. Bizi bu günlere getiren, havaalanında mavi galoşlar giymelere gark eden Richard Reid'e söyleyecek sözlerim olduğu için. Şöyle ki;


Asıl adı Richard Reid olan shoe bomber*, bir El Kaide üyesi imiş. 2003 yılında ayakkabısına sakladığı bombalarla uçağa binmeye çalışırken yakalanmış. Bu olay, uçağa binerken yapılan güvenlik kontrollerinde ayakkabıların çıkartılıp kontrol edilmesi uygulamasını başlatmış. Tüm karizmaları yerle bir ettiği için kendisine en derin(!) saygı ve sevgilerimi sunuyorum blogumdan.
Ben bunu çok alakasız bir yerden öğrendim bu arada.

(Nick Hornby'nin 'Juliet Çıplak' isimli romanından. Onunla ilgili görüşlerimi de belki bilahare yazarım.)

* Ayakkabı Bombacısı

7 Şubat 2011 Pazartesi

Dinlemeden Duramadığım



Seviyorum Sneaker Pimps'i, en çok da bu albümlerini.
Bu şarkının yeri bende çok ayrıdır, paylaşmadan edemedim!

Mimden Ağaç!

Değerli dost, Fırtına Kuşu beni mimlemiş. Blog olayında "racon" olduğundan mimi cevaplamamak olmaz. Aslında bu sorunun cevabını bir yazımdan biliyor/hatırlıyor olması lazımdı ancak hatırlayamamış olacak ki mimlendim.

Benim iki cevabım var.

1-) Yapraklı ağaç olsam Sophora...
Taşıdığı derinlik ve zamanında beni her şeyden gizlemesi sebebi ile... (Bahsettiğim yazıya atıfla: http://nouvelletalks.blogspot.com/2010/07/yapraklarm.html)
2-) Çiçekli bir ağaç olur isem de Sakura/Cherry blossom/Kiraz ağacı. Yüklendiği anlamlar ve mutlu bir ağaç oluşu nedeni ile... :) (cherry blossom girl şarkısına da selam olsun bu vesile ile.)





Ben kimleri mimledim?
Hmmm, izinleri olur ise:
Vladimir'i
Mefisto'yu

Bir de blogger olsaydı Grandpa Elliott'ı mimlerdim de artık neyse! İyice taktım adama kafayı buradan New Orleans'a gideceğim neredeyse. Göremeden ölürse, çok üzülürüm, gerçek!

6 Şubat 2011 Pazar

Ben bu Filmi İzlerim!

Mefisto'ya Açık Teşekkürüm Olsun! :)

Sevgili Mefisto,

Sen beni izliyormuşsun ben seni izlemiyormuşum, bugün idrak edebildim. Öncelikle özür dilerim.

Benim sanal dünyada belki de tek sevdiğim yazı alanı olan bloga düşkünlüğüm bir kaç gündür çeşitli olayların getirdiği mutluluk ile perçinleniyor. Bunlardan bir kısmı burada anlatamayacağım güzellikte olduğundan aktaramasam da bugün yaşadığım şeyi aktarabilirim.

Bugün Mefisto'yu izlemeye başladım. Hali ile yeni bir şeyler yazdığında, artık okuma bölmemde onu da görebiliyorum. Bir video paylaşmış ki ben bunu izleyince, bunca yıldır bu adamı nasıl görememişim, nasıl olup da bir yerlerde denk gelememişim diye başlayan bir oburlukla bütün şarkılarını dinlemeye başladım. Kendime çok kızdım bu kadar geç karşılaştığım için. Gerçekten yok böyle bir güzellik! Ruh halime mi paralel düştü, yoksa başka bir şey mi bilemedim ama hakikaten sanat böyle bir şey. Adam muhteşem çalıp söylüyor. Derin hüznü, gerek sesinden gerek müziğinden seziliyor.

Mefisto'ya beni Halil Sezai Paracıkoğlu ile blogu vesilesi ile tanıştırdığı için ve ayrıca bu güzelliği sakınmadığı için teşekkürü borç bilirim.

Hatta o kadar sevinçliyim ki itiraf ediyorum bir ara tacizci adamlar gibi "benimle arkadaş olur musun Mefisto, lütfen?" diye yazmak geldi içimden. :) Sonra kendimi engelledim, korkuya mahal vermemek adına. (Fakat buraya yazınca teklifimin geçerliliğini de devamlı kılmış oldum, ne kadar akıllıyım değil mi? Karşılıklı içeriz bu adamı dinleyip, güzel olur. Gerçekten normal bir insanım, sapık değilim ben. -burada masum surat, kafa öne eğik, gözler yukarıya doğru-)

Ben de şu şarkıyı paylaşmak ve sizden bu adamı sakınmamak isterim.


Ya Mefisto hakikaten teşekkürler. :)

Pazar Sabahı Neşeleneyim Derken Ağlamak!






Niye bilmiyorum, dağıldım gittim... Neşelenmek için dinleyecektim şarkıyı gerçekten! Sonra kendimi hüngür hüngür ağlarken buldum! Ama nasıl bir ağlamak, kafayı yiyeceğim.



Grandpa Elliott, bu şarkının bombasıdır! Grandpa Elliott ben senin sesine, omuzlarını aşağı yukarı indirişine, şarkı söyleyişine, söylerkenki mutluluğuna ölürüm be!



3.57'deki güzelliğine bakar mısınız? "hmmmm". Nasıl mutlu.



Bana Grandpa Elliott'ı bulsalar getirseler bugün. Grandpa bak anlaşalım derim, sen bütün gün söyle ben de dinleyeyim. Sonra da biraz sakalını severim. Mahvetti beni burada. Günahtır.

Erkeğim

Kitaplığımın yeni gözdesi, evimin erkeği! Çok vahşi, görür görmez vuruldum. :)
(kumbara)

5 Şubat 2011 Cumartesi

***

Birden fazla kadından aynı anda ilgi görmek isteyen erkekler:
Sizi sevmiyorum ben. Bundan sonra da sevmeyeceğim.
Üzülerek,

Bozulduğumdan değil ha; gerçek anlamda aciz ve ilkel bir duygu olduğu için. Seveceğim erkeğin ilkel yanları olmaması tercih sebebidir.
Bu kadar.

2 Şubat 2011 Çarşamba

***

1-) Bence ibiş çok güzel bir kelime. Bak: "İbiş" İnsanın dudak şekli falan çok güzel oluyor söylerken. İbiş.
2-) Ben çok sinirliyim.
3-) Bu saçma cümleleri blogumda yayınlayacak kadar çok sinirliyim!
4-) İbiş.

1 Şubat 2011 Salı

Buffalo 66

Yazan-yöneten-oynayan ve hatta çalan Amerika'nın asi çocuğu Vincent Gallo (ki güzelsin, hülyalısın adam!). Gallo'ya öncelikli rollerde eşlik eden, bizim Türk Sinemamızdaki Ayşecik'in(Zeynep Değirmencioğlu) biraz daha alternatif versiyonu olduğunu düşündüğüm ve oyunculuğundan da oldum olası hoşlanmadığım Christina Ricci. (Ayşecik'i de oldum olası sevemedim zaten.)

Bkz. (görsel belgelere dayalı çalışan bilimsel insan.)

Ayşecik                                                                                                                     Christina

(Aradaki 7 farkı bulana hiçbir şey de hediye etmiyorum. O denli sevmem ikisini de.)

Bu, 1998 yapımı bağımsız Amerikan dramasında; Vincent Gallo, Billy Brown adı ile kendi yarı-otobiyografik öyküsünü sunuyor izleyiciye. Filmin müzikleri oldukça dikkatimi çekti ve daha sonra öğrendim ki filmin müziklerinin büyük çoğunluğu da Gallo tarafından "composed and performed". (buna uygun iki yeterli Türkçe kelime bulamadım. "yazılmış ve çalınmış" hoş durmuyor, "kompoze ve performe edilmiş" desem TDK'nın çok oturgaçlı götürgeç zihniyetinden farkım kalmaz. ;) o yüzden siz onu anladınız kıymetliler.)

Filmin başlangıç sahnelerinde hapishaneden çıktığını gördüğümüz Billy, bir noktada bizim Ayşecik'le (bundan sonra "Layla" olarak anılacaktır.) rastlaşıyor ve ona oldukça kötü davranarak bir nev'i kaçırma faaliyetine giriyor. Hanım kızımız durumdan memnun, içi gidiyor Billy'ye. Sonra Billy'nin ona bu denli kötü davranmasının altında yatan esaslı sebebin "çişinin gelmesi ve çok sıkışması" olduğunu öğreniyoruz bir diğer sahnede. :) Bence oldukça insani ve mantıklı bir sahneydi. Hoşuma gitti.
Billy'nin tek istediği Layla'nın, Billy'nin ailesine karısıymış gibi davranması, onu çok sevdiğini hissetirmesi ve işte o kadar. Billy'nin psikopat annesi ve ruh hastası babası oğullarının 5 yıldır hapishanede olduğundan bihaber.


Esasen Layla ile karşılaştığı ve yol aldığı sahnelerde, Billy'nin fevri ve dengesiz tavırlarından anlayamasak da filmin sonundaki şurup- şeker-naif kapanışta Billy'nin hayatında ihtiyacı olan şeyin, gerçekten sevilmek olduğunu görüyoruz. (filmin sonunu çok sevdim, mutlu son!)

5 yıl önce, olmayan 10.000$'ını bir bahis ile taraftarı olduğu Buffalo'ya yatıran Billy, bahsi tutturamaması neticesinde ödeme yapması gereken abiye gider, abi hapishanede olan bir dostunun yerine suçu üstlenmesi halinde Billy'nin borcunun sıfırlanacağını bildirince, el mahkum d.t gardiyan kabul eder Billy. İşte 5 yıl mapus damlarında çürüdükten sonra, filmin açılışında kırmızı botları ile hapishaneden çıkarken arz-ı endam eyleyişine sebep de budur.

Bu arada Billy, bahsi kaybettiği maçta Scott Wood adlı oyuncunun bilerek sayı kaçırdığı yönündeki söylentiden dolayı Scott'a bilenmeye başlar. 5 yıl, dile kolay insan bilene bilene odundan kamaya döner. Filmin son sahnesinde, Billy'nin Scott'la karşılaşmasındaki zihin akışını kaçırmamak lazım. Bence filmin en güzel sahnelerindendi.

***

Bir süre sonra Layla'ya bundan sonra adının "Wendy Balsam" olduğunu dikte ettikten sonra yollarına devam ederler. Billy'nin Layla ile olan dialoglarında en çok dikkatimi çeken yan, Billy'nin cümleleri döndürüp döndürüp tekrarlaması oldu. Fakat bu güzel bir detay olmuş.

Esasen filmin sonunda, Billy'yi bu denli aşağılayan bir babadan ve aklı yerinde olmayan bir anneden yine de sağlıklı bir çocuk çıktığını düşündüm. Vincent Gallo'nun oyunculuğuna (aktarımına mı deseydim yoksa) sözüm yok. Adam becerikli.

ve ben yine hikayeyi burada durduruyorum.

Filmden aklımda yer eden bir kaç sahne var:

1-) Bowling salonunda Layla'nın dans sahnesi.
(Merak edenlere: http://www.youtube.com/watch?v=-IjeR-HdOKw )

2-) Fotoğraf çekimi sahnesi. (ki bu sahneden bir kare filmin kapağını da oluşturur.)



3-) Yatak sahnesi. (çok dokunaklı olduğu düşüncesindeyim.)



4-) Sexxotic Girls eşliğinde Billy vs. Scott Wood karşılaşması - zihin akışı.

5-) Kalpli kekler! Kapanış ...


Biz kadınlar hep sevecek bir Billy Brown arıyoruz sanırım. Damarımızdaki karşı konulamaz akışkana hükmedemeden, şefkat verecek birilerini istiyoruz. Gerek yok. Aslında aşk böyle bir şey de değil.

Film güzeldi. İzlemeyen bir şey kaybetmez. İzleyen mutlaka bir şey kazanır. Puanım 10 üzerinden 6.9. Küsuratlı insanım ben, kime ne!

Ve evet bu yazıyı yayımladıktan hemen sonra bilgisayarıma kaydettiğim Zeynep Değirmencioğlu fotoğraflarını sileceğim.