dd

27 Mart 2011 Pazar

Şarkılarımı Özledim!

Şerefe!

Gotye şu sıralar fazlaca gündemimde. Yerinizde olsam önce klibi izlemem, sadece şarkıyı dinlerim... Ben ilk dinlediğimde beynimde film çekmiştim neredeyse. Fazla teatral bir şarkı olduğu kanaatindeyim. Klibi izlememeniz konusundaki uyarım ciddidir. Sonra izlersiniz, boşverin. (Klip de ayrı şahane o ayrı mevzu)

Adı 'coming back' olan bu şarkıya şerefe dememin sebebi de kendimi yalnız hissettirmemeyi başarmasıdır. Kadehimi tokuşturduğum şarkıdır.

Bu arada bugün o kadar çok sıvı tükettim ki bu geceden sabaha kuru olarak çıkabilirsem çok mutlu olacağım! Sabah kahvaltısında siyah çay ile başlayan yolculuk, Doğadan Büyülü Bohça-Chai (ki bayılıyorum, ballı şahane oluyor), Doğadan Büyülü Bohça-Elmalı, 2 sürahi kadar su, ardından süt+Malibu+kırık buz (şu an Ankara yollarında olan güzel dostum V.'nin hediyesi Malibu ee adam cücüğümü biliyor benim!), o da yetmeyince sade soda ve yine bardaklarca su ile devam etti. Sıvı tüketim miktarım tavan yapmış vaziyette. Nedenini de çözebilmiş değilim, vardır bir sebebi bu kadar dil damak kurumasının. 

Bir de son bir şey söylemek istiyorum. Söylememek için kastım kendimi bildiğiniz ama yok olmuyor! Şimdi şu güzel şarkıları icra eden pek kıymetli Gotye, dilimizde çekilebileceğiniz anlamlar nedeni ile ne zaman sizi dinlesem aklıma "g.tümü ye" kelimeleri geliyor. Ben mi fesatım ha? İnsan dünya piyasasına da açılırız, gün olur devran döner diye az düşünür de başka dillerde ayıp(!) anlamlara gelen kelimelerden uzak durur. Bildiğin götye işte. Hafif İngiliz aksanı ile (goat) kurtarabiliriz ama Amerikan'a vurunca olmuyor güzel kardeşim. Beni de böyle çirkinleştirdiniz, yazıktır.

Yalnız ben bu Gotye'yi bildiğin çok seviyorum! Ne zaman dinlesem beynim renkleniyor. Resim yapmaya bile yeltendim.  

Eshgh e Sorat

Murat Yetkin'in tavsiyesiyle İranlı grup Kiosk. Ben çok beğendim.
Bu şarkı nedeni ile İran'dan apar topar kaçmak zorunda kalmışlar. Bu nedenle sözlere dikkat. Özellikle İngilizce alt yazılı olanını ekliyorum.
Eshgh e Sorat 

Azıcık da Noir Desir ile Brazaville karışımı bir tat mı aldım ne! 

Tespit-Mart Ayı Ahrazlığı



Baktım, inceledim, bilimsel verilerle çalıştım da geldim. Şöyle ki;


Geçen sene Mart ayında ahrazlık gelmiş bana! Yazamamışım. (Bkz.2 adet) Bu sene de aynı şey. :) Mart ayını lanetli ayım ilan ediyorum. Neyse ki bitmesine az kaldı.




  • Mart ayında, sevdiğim kediler bile canavara dönüyor, içlerine şeytan kaçmışçasına sesler, iniltiler çıkarıyor zaar. Bugün bir ara "ulan ben acaba kedileri gerçekten seviyor muyum?" sorusunu bile sordum kendime. Sonra da sadece karşımda sebepsizce "hhhqqqq" yapan kediye gıcık olduğumu fark ettim. Ben ona canım gülüm diyeyim o bana öyle artistlik yapsın, hadi yaaa yok öğle yağma!


  • Ayrıca Mart ayında havanın sıcak mı soğuk mu olduğu anlaşılmıyor. Böyle arada derede kalmış, belirsiz bir şey ki ben belirsiz olan her şeyden oldum olası nefret ederim. Güneş açıyor tam mutlu olacağım, arkasından gümbür gümbür bulutlar geliyor. Dışarı giyerken ne giyeyim diye düşünürken, kalın giyseniz yanıyor, ince giyseniz üşüyorsunuz. Gıcık yani!


  • Efendim yine Mart ayı, yılın 3. ayı olması sebebi ile Ocak ayında aldığınız zama alışmanızı beraberinde getirirken diğer yandan da "oha daha bir sonraki zam ayına çok var" düşüncesine gark ediyor insanı. Zira artık elektrik, su, gaz gibi ihtiyaçlara getirilen zamları yeni yeni bünyeye yedirmeye başlıyorsunuz ve aldığınız zamın haydan gelip huya gittiğini anlıyorsunuz. Bu durum memnuniyetsizliğe sebep oluyor.

Düşünsem daha tonla sebep bulurum da Mart ayı üzerine daha fazla kafa yormak istemiyorum bi'tanem.



Yanıyoruz!

Dünyada olup bitenlerden midir, sansürle başlayan olumsuz etkiden mi, yoksa mevsim geçişinin vücutta yarattığı durgunuktan mı... Bilmiyorum ama tek bir kelime dahi etmek istemiyorum. Dudağımın hemen gerisinde, damağıma yapışmış gibi kelimeler, vıcık vıcık bir tat var ağzımın içinde. Yazmanın yanında konuşma hevesim bile kırıldı. Hatta dün bir kavga esnasında cevap bile vermeden durabilmem bunun en önemli göstergesidir.


İşte insanları böyle yollarla alıkoyuyorlar yaşamaktan, bedenlerimize ruh katan hayat sarmaşığını böyle buduyorlar; kesmemeleri gereken köklerden dalarak!


Şu sıralar okumak, izlemek ve çalışmaktan başka bir şey yapmıyorum. Hala oralarda olanlarınız varsa hepinizin gözlerinden öpüyorum. Bir süre anlamsız blog yazıları yazmayı, şuursuz başlıklar açmayı düşünüyorum. Bu sayede belki de kitlenen dilimi alıştırmalarla çözmeye çalışabilirim! Düşüncenin özgürlüğüne vurulan her darbe, toplumu aptallığa itiyor. Aptallaşıyoruz... Bugünkü Radikal'de Çınar Oskay'ın köşe yazısında yaptığı "örgütsel döküman" a el konulması- Fahrenheit 451, Montag benzetmesi çok hoşuma gitti. Gerçekten ben bu romanı okumuştum/ben bu filmi görmüştüm derken bir yandan da beynimin içinden işaret çakan şeymiş 'Fahrenheit 451'. Diyorum ki şimdiden herkes bir kitabı üstlense de ezberlemeye mi başlasak? Ne dersiniz? O zaman işi birazcık eğlenceli hale getirmeye çalışayım. İçimiz yeterince karardı!







Her birimizce bir kitabı ezberleyip gelecek nesillere aktarma sorumluluğu üstlenilse siz hangi kitap olmak isterdiniz?


13 Mart 2011 Pazar

Lüzumu Yok!

Ardından el sallanan anne baba gider önce, kokuları sonra! Tarifini yapamadığım, yalnızlıkta bulamadığım, duyamadığım kokuları... Günler boyu uykularını sakladıkları, güzel başlarını koydukları yastıklar başımın altında! Onlarla tokuşturulan şişelerde kendini aramak ve! ya! Çöpleri karıştırmak bir iz bulmak temennisi ile... Sonra bedenime bakmak, kaşıma, gözüme, burnuma. Her yerimde bir izleri olduğunu fark etmek ayrışmak isterken ama yine de kavuşmayı dilerken. Kirpiğimin kıvrımında bile! Vapurdaki erkek çocuğunu hatırlamak. O çocuğun en bilmez hali ile sevebildiğini anlamak, saflığınca. Böylece bir adama aşık olmak vazgeçmemecesine. Durmak sonra;

"İnatsın" der annem. Doğru bu da! Her şeyde inat ediyorum. Sevmekte de!

Twit Yeleğimi Giydim de Geldim!

Bir süredir deneme yayını yapıyordum, artık açıklayabilirim. Anlık kusmalarım için twitter hesabı edindim. Bazen yazı yazamayacak durumda oluyorum fakat yine de 3-5 cümle edesim geliyor. O yüzden artık benim de twitter'ım var. Beklerim!

8 Mart 2011 Salı

Can Çekişen Blogger

Denenmedik DNS ayarı kalmadı, can çekişe çekişe geldim. Bakalım şimdiki ne kadar dayanacak. :) (DNS ayarı isteyen mail atabilir - nouvellepartisan@gmail.com)

İki Heceliler ile Başlayan Bilmece

Bir kaç yıldır sosyolojik ve psikolojik boyutuyla ilgimi çeken bir konu var. O da -özellikle kadın- porno yıldızlarının kişisel özellikleri, içinde bulundukları psikolojik hal ve gündelik yaşamdaki hissiyatları. Ara ara aklıma gelir, geldikçe de ben tahminler yürüterek yanıtlar bulmaya çalışırım. Ancak bu, benim için açıklığa kavuşturulması pek kolay bir konu değil. Zira o kafaya nasıl ulaşılır bilmiyorum. Neden kafa yorduğuma gelince; sadece merak. Her sağlıklı insan evladı porno izler geyiğine girmeyeceğimi şimdiden söyleyeyim de içinizi rahatlatayım. Benim derdim başka, daha çok kadın gözüyle olaya bakabilmek kısmındayım. (Çocukken anneme niye bütün "ayıp kelimeler" aynı olan iki hecenin tekrarlanmasından oluşuyor diye sorup bir de dayanaklı olarak örneklemiş insanım: "pipi", "kuku", "meme", "popo".)

Ben bu konuyu bir süredir rafa kaldırmışken, Bir+Bir'in Ocak-Şubat sayısında bangır bangır karşıma çıkması beni şaşırttı. Çünkü birileri beni düşünüp dünya çapında oldukça ünlü iki porno yıldızı ile röportaj yapmış gibiydi. Kafamdaki bazı soruları ben sormuşum da onlar cevaplamış gibiydi. Bunlardan biri Sasha Grey, diğeri de Faslı Yasmine Lafitte. (Sasha'nın ismi çakma, Yasmine'i bilmiyorum.)

Bilirkişi değilim ama röportajlardan ve meraktan okuduklarımdan yola çıkarak biraz anlatayım:

Sasha Grey, dünya çapında ünlü bir porno yıldızı hanım kızımız. Kendisinin medyada bu kadar dikkat çekmesindeki en önemli sebepler arasında porno kariyerine ilaveten DJ'lik, müzisyenlik gibi bir kısım özelliklerinin bulunması (merak edenlere grubunun adı "aTelecine" - ki bence korkunç bir ses birlikteliği, hiç hoşlanmadım, müzik demeye dilim varmadı o kadar; kendisi yaptıkları müziği "deneysel saykodelik death dub" olarak tanımlıyor. Zaten bir müzik türü 2 kelimeden fazla bir şekilde tanımlanıyorsa ondan kaçmak gerek. Büyük ihtimalle: çok şey olmaya çalışıp hiçbir bok olamadığından anlatımı pohpohlanmıştır.) yani "başka şeyler" de yapabiliyor olması ve zekası yer alıyor. Zira çoğu kişi için bir "pornocu"nun zeki ve hatta pek çok vatandaştan entelektüel olması oldukça şaşırtıcı bir durum! Steven Soderberg'in 2009 yapımı The Girlfriend Experience filminde oynamış olması da büyük etken elbette medyatikliğinde.




Görüldüğü gibi yukarıdaki fotoğraflarda: mahallemin tikisi, Bedriye hanım teyzenin kızı kıvamında bir Sasha ile karşı karşıyayız. (Hatta sağdaki son İstanbul ziyaretindenmiş ben de şimdi buldum.)

Bir de kendisine şöyle göz atalım:






Burada ise "Aaaabiii koş koş! Bedriye'anım teyzelerin kızı Sasha büyümüş, serpilmiş!" pozu ile görüyoruz. Daha serpilmişleri de vardı da blogumun geleceği açısından onları burada teşhir edemedim!


Sasha Grey'i bir kaç kez görmüşlüğüm olmakla birlikte esasen ilgimi çekmesi Bir+Bir'in Ocak-Şubat sayısında okuduğum röportajı ile başladı. Şayet imaj yaratmaya yönelik, kurgulanmış cevaplar değilse gerçekten zeka barındırıyor. Bir de Sasha'nın yaptığı işin gerine gerine arkasında duran bir tavrı var.

Misal, dergideki diğer röportajı veren Yasmine Lafitte gibi geçmişinden üzüntü ve utanç duyma, "onlar yitik zamanlardı, ben çok acı çektim, her zaman yalnızdım, o partilerde boy gösterirken ruhum tükendi" vırt zırt durumları yok Sasha'da. (Zira ben bu tavrı gayet ikiyüzlü buluyorum. "Artık yaşlandım yerime yeni bir yıldız buldular, bir zamanlar 5 dakikada kazandığım parayı şimdi kazanamadığım için ajitasyon yapmak zorundayım" durumundan ötesi değil. Şimdi bir şey diyeceğim olmayacak! O yüzden sus pus...)

Yasmine böyle cevaplar verirken, Sasha kızımız gayet istekli bir şekilde, cinsel kimliğini tanımak ve -kendince- kadın cinselliğini meşru kılmak adına bilerek ve farkında olarak bu camiaya dahil olduğuna, bu işi sevdiğine dair esaslı anlatımlarda bulunuyor. Yani kısacası diyor ki beni kimse "kötü yola düşürmedi; o hikayeler eskidendi". Hardcore yaşamayı seviyorum ve sevdiğim gibi yapıyorum.

Ben röportajı okurken, bir kadın neden bu denli enternasyonal bir arzu nesnesi olmak ister ki diye düşündüm... Ben, beni sevmesini istediğim adam dışında bir başkası tarafından arzulanmayı istemek bir yana dursun bunun düşüncesinden bile koşar adımlarla kaçabilirim. Flörtleşmek denen şeyden dahi hoşlanmam (geçiş süreçlerini sevmem: bir şey ya vardır ya yoktur) , hele ki ruhum bir erkeğe teslim haldeyken bir başkasının gözüne değmek bile bana batar. Bu yüzden "kesişmek" fiiline de oldum olası ifrit olurum. Kısacası, kendi bakış açımla düşününce Sasha'nın ruh halinin içinden çıkamadım. Belki Sasha gibi düşünen pek çok kadın olabilir, asla yargılamam ve garipsemem. En azından Sasha iki yüzlü davranmadan evet ben hardcore yaşıyorum, bunu yaşamayı seviyorum, geçmişimden ve yaptıklarımdan utanmıyorum, bunu şunun şunun için yaptım diyebiliyor. Tipik "parasızdım, elimden tutanım yoktu, beni bu yola düşürdüler" mavalından çok daha gerçekçi ve sade bir yaklaşım! İstemiş yapmış, kim karışabilir ki?

Şimdi bir yanda bu bilgileri tutalım. (sonra bırakacağız, akıllarınızı bununla uzun süre meşgul etmeyeceğim.) Diğer yanda bugün elime geçen bir gazetenin ekinde, Sasha Grey ile ilgili okuduğum küçücük bir köşe yazısından bahsedeceğim. Çünkü bu yazıyı yazmama sebep de o küçücük haberdir.

Haberde "Sasha Grey bilmem kaç martta Türkiye'de. Sasha artık porno geçmişi ile değil DJ'lik kariyeri ile anılmak istediğini söyledi" minvalinde bir şeyler yazıyordu. Yani işin özü, bizim bu gazetemiz tarafından kadının geçmişinden illa ki pişman olması istenmiş. Oysa Sasha, daha yeni okuduğum 3 sayfalık röportajında hiç de böyle bir şeye istekli görünmüyor; aksine porno geçmişinden sevgiyle ve şevkle söz ediyordu. Ya bizim gazetelerimiz bütün dünya kadınlarının namusunu cansiperane (!) bir şekilde sahiplendi ya da Sasha dengesiz. :) Ben artık kimin yalancısıyım bilemedim.

Porno, cinsellik, seks, üzerine uzun yazılar yazılabilecek; methiyeler düzülebilecek, sosyolojik boyutu da oldukça kapsamlı bir konu. Ben bu abidik gubidik yazımı yazarken bile inanın düşünce tellerim zorlandı. Yazacak, anlatılacak o kadar çok şey; varılabilecek o kadar çok sonuç var ki. En iyisi burada kesmek.

Ha ama bir dakika Sasha Grey röportajından bir kesiti de alıntılayayım da araştırmacı kimliğim daha bir süslü dursun, pekişsin. :)

Sizin şahsi bir tanımınız var mı? (pornografiye ilişkin soruluyor.)

Bence televizyon ekranlarında izlediklerimizin yüzde 80 i pornografik. Larry Flynt ve Hugh Hefner de başta benzer bir bakışla yola çıkmışlardı. Savaşlara giriyoruz ve insanların nasıl öldürüldüğünü izliyoruz. İnternette boynundan vurulan insanların klipleri dolaşıyor ama toplumumuz bunları izleyip eğleniyor, gülüyor. Sevdiklerimizi savaşa gönderiyoruz ve bunu mesele etmiyoruz çünkü vatan millet uğruna gittiklerini düşünüyoruz. Ama cinselliği konusunda güçlü ve bilinçli bir kadın görünce, "ne kadar yanlış ve iğrenç, insanları tecavüze teşvik edecek" diyoruz. Bunu orduda çavuş rütbesinde birinden kulaklarımla duydum. Bütün bunlar olurken, cinsel açıdan hala baskı altındayız. Şiddet, her nasıl oluyorsa daha fazla kabul görüyor ve meşru addediliyor. İnsanlar porno filmlerden şikayetçi ama ben şahsen seksten değil de şiddetten aptallaşan insanlar için daha fazla kaygılanıyorum. Bu tür düşünceleri genellikle "evin reisi" olmaya meraklı ve eşlerini dövmekte beis görmeyen erkekler sarfediyor. Seksten anladıkları, karşılıklı rızayla girilen, dönüştürücü, aydınlatıcı, arındırıcı bir ilişki değil, bir tür taciz. Son çekilen aksiyon filmini görmeye koşanlar ya da Amerika bir "terörist"i öldürüyor diye yumruklarını zaferle ilk kaldıranlar da bu tipler. Böyle konuşanların oturup porno izlediğine de eminim. İnsanlığa yaraşmayacak şeyleri desteklerken, beni ve meslektaşlarımı karalamaya çalışıyorlar. Şiddet, pornodur. Evet, seks şiddet içerebilir ama her pornografi de seks değildir.
(Bir+Bir , Ocak-Şubat sayısı)


P.S.: Bugün çiğ et yedim (dolma içi), benim de ondan dengem bozuldu, çiğ eti yerken de doğamızda yamyamlık olduğunu bir kez daha düşündüm hey Yarabbim sen bana akıl fikir ihsan eyle! Gitti gidiyor...

Bir dakika şu anda ayıldım çünkü yan komşudan gelen bir Rober Hatemo şoku yaşıyorum. Ey Tanrım da-ya-na-mı-yo-rum buuu-na ben. At-tın im-za-nı kıy-dın i-ki-mi-ze senn!

2 Mart 2011 Çarşamba

DOKUNMA!

Konuya ilişkin bir yazı yazmaya üşendim çünkü çok hastayım. Fakat formspring'deki cevabımı buraya aktararak işin kolayına kaçıyorum. Aynı zamanda konuya ilişkin tepkisizmiş gibi de algılanmamak adına bu şekilde bir yol buldum. Gücüm yok sadece bağırmak istiyorum:

ÇEKİN ELLERİNİZİ DÜŞÜNCELERİMİZDEN!

Bu arada en azından şimdilik bloglarınızda paylaştığınız yazılarınızı kaybetmemek ve koruma altına alabilmek adına kumanda paneli'nden ayarlarınıza girerek "blogu dışa aktar" seçeneğini kullanabilirsiniz. Ne olur ne olmaz...

Görüşüm aşağıda. Alelacele yazmıştım kusuruma bakmayın:

***


Medyanın aktarımlarından öğrendiğimiz kadarı ile yayın hakları Lig TV'ye ait olan maçların bazı blog sayfalarında yayımlanması nedeni ile böyle bir karar alınmış. Ancak bu durumda ilgili sayfaların kapatılması ile yetinilebilirdi. Tüm blog sayfalarının bu gerekçe ile kapatılmasının hukuka aykırı olduğu görüşündeyim. Esasen kapatma değil; erişimin engellenmesi şeklinde bir karar söz konusu. Blogger'ın tümden kapatılması bu şekilde bir Türk Mahkemesi eli ile alınabilecek bir karar değil çünkü bildiğim kadarı ile blogger'ın servis sağlayıcısı yurt dışı kaynaklı. Bu nedenle erişimin engellenmesi kararı alınsa dahi yurt dışına uyumlu ayar yapıldığında yine de sitelere girilebilmesi mümkün olacak. Bu da kararın uygulamasının da sorunlu olduğunun bir diğer göstergesi.

Blogger kapsamında hukuka aykırı yayımlar yapmadığımız sürece yahut örneğin kamu ahlakını tehlikeye atacak, şahıslara yönelik hakaret içerecek tavırlarımız olmadığı sürece bu sitelere erişimin tümüyle engellenmesini doğru bulmuyorum. TCK anlamında suç içeren söz, eylem ya da davranışlar var ise anlarım ancak bu suç unsurlarını içermeyen sitelerin erişiminin engellenmesi hukuka aykırıdır. Böyle bir uygulama olması durumunda, düşünce özgürlüğüne de ket vurulmuş olacaktır. Çünkü hepimizin bildiği gibi biz bloglarımızda en çok kendi düşüncelerimizi aktarıyoruz. Belki de birileri bunlardan rahatsız oluyordur, kim bilir!!!