dd

26 Temmuz 2011 Salı

Dün Konak'ta Vapur Battı!




Koyun can derdinde, kasap et derdinde dedikleri bu olsa gerek. Millet can hıraş, bense telefonumun ecük  kadar pikseliyle olay yeri inceleme ekibi modundaydım! 

Sanatsal kaygı kötü bir şey yarim. Şuracıkta biri boğulsa 'pozu bozmaaaa, boyun hafif sağa, ufka doğru bak' diye komut verecek haldeyim. 

En kısa zamanda parasal durumları ayarlayıp iyi bir fotoğraf makinesi edinile! Fermanımdır. Şu an bir daha ele geçer mi breh breh breh! Kaçırdık.  

Pers Prensim...

Şimdi çoook uzağımda ama ben hala onun gurultusunu dinliyorum. Güzel Persim benim, öfkeli neşem, ağzının pembesini öptüğüm...

Şarkı

Seviyorum! bu !

Kusur

Öncelikle şunu söyleyeyim, kafam çok dağınık! Yazdıklarımda bütünlük beklenmesin bir süre. Lütfen, rica ediyorum!

Okuduğum günden beri beynimden akmayan bir söz var. (Kurduğum cümledeki öfkeye bakılacak olur ise bugün sinirliyim a dostlar! Gerçekten sinirliyim! Beynim aksın istiyorum şu sıra... Unutkanlığın bıçaklı sırtlarında yürüyüşe çıkmak ve geri döndüğümde sadece adımı hatırlamak istiyorum.) 

Ben lafı uzatmadan şu malum cümleye geleyim:
"Eksiksiz güzellik, özgün kusurların yerini tutmaz!"

Yanlış hatırlamıyorsam Boris Vian'ın "Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek" kitabının bir yerlerinde çarpmıştı gözüme... 6 kelimeden müteşekkil olmasına rağmen "çok" bir cümledir kanaatimce. Zaten hepinizin bildiği üzere, bizim gibilerin hayatında mevzu hiçbir zaman 'sayı'lar olmamıştır... Tek kelimeyle aşkı anlatıp, koca bir suskunlukla nefretimizi kusabiliriz ne de olsa!

Boris Vian'ın güzellik, kusursuzluk, çirkinlik ve kötülük hakkındaki  fikirlerini kendime her zaman yakın buldum ve O'ndan bu yüzden vazgeçemedim. Kötülüğün kaçınılmazlığından korkmam, kusursuzluktan haz etmem. Bundan sebep, oldum olası birisi hakkında "çok iyidir" dendiğinde önce geri durdum; kimilerinin "kaçınmam gerektiği"ni söylediği şeylerin üzerinde de inadına yapar gibi gezindim durdum. İnadına yapar gibi diyorum çünkü dışarıdan öyle algılandım. Böyle yergilere sık sık denk geldim! Vazgeçmedim, herkesin kaçtığı ayrık otlarını bedenime doladım da doladım. İnsanlar hakkında "iyi", "güzel" gibi yorumlar yapmaktan da kendimi hep sakındım. Elbette bilinçli bir seçimdi. İyi ki de yaptım! Benim kafama göre, herkesin bir kaç şansa ihtiyacı var hayatta. O şansı sen vermediysen, ben verebilirim. Ben vermediysem de sen ver, karışan yok. Çünkü kötü yoktur, kötü olmaya itelenen vardır. (kime göre kötü, neye göre kötü, ahlak anlayışı, benim popim, senin popin geyiğine hiç girmiyorum, adamlar yüzyıllardır tartışıyor bana mı düştü çözmek?)

Hukuk felsefesinde de suç işleme eğilimi üzerinden tartışılan bir konu vardır. Suçluyu toplum ve koşullar mı yaratır yoksa insan, döl yatağından ana rahmine düşüp de bedene büründüğü andan itibaren/doğuştan mı kötüdür? Hobbes'un "Homo homini lupus"una kadar varır bu işin kökü. Oradan da şiddete, kötülüğe, cinsel dürtülere ve hegemonyaya doğru zıplar gider... Kımıl kımıldır. Burada iki kelamla benim açıklamayı becerebileceğim konular değil! Lakin ben hep derim ki hiçbir canlı doğuştan kötü olamaz.


Fena mı olur yani bir suçlu çıkıp "beni sizler yarattınız, Allahsızlar!" diye bağırsa. Etkileyici olmaz mı?

25 Temmuz 2011 Pazartesi

NoCo(7)

"Bazı çiçeklerin varlıklarını yalnızca yetiştikleri iklime borçlanmış olmaları elbette onların güzelliğini azaltmaz ama başka iklimlerde yaşayamamaları varlıklarını eksiltir."

 Murathan Mungan-Şairin Romanı

17 Temmuz 2011 Pazar

Penguen

Son günlerde, ne zaman denk gelsem Planet Earth'ü izliyorum. (Merak edenlere: BBC HD'de hafta içleri akşam saatlerinde yayınlanıyor.) Bu belgeseli izlemek bende her seferinde çok garip sonuçlar doğuruyor. Kendimden geçiyorum istemsizce.

Büyülenmek, hayran olmak, hüzünlenmek, dertlenmek, sevgi patlamaları yaşamak gibi hallere giriyorum; pek hoşlanmasam da! Dün son olarak kendi soyumuzdan nefret ettiğimi bir kez daha fark ettim.

Hatta o kadar saçma bir ruh halindeyim ki kendime hayvan karakterlerinden sevgili falan seçer oldum. Mesela geçen akşamki bölümler çöller ve kutuplar ile ilgiliydi. (Hakikaten izleyin, muhteşem bir yapım. Ne kadar övsem azdır. Görüntülerin kalitesinden, müzik seçimine, anlatıcıya kadar her şeyiyle dört dörtlük!)

Dün akşamki bölümden sonra yazdığım şey şu:


Penguen gibi bir sevgili istiyorum, yüzü hep güler gibi, üşüdüğümde sokularak beni ısıtacak, emanet ettiğim yumurtayı karnında aylarca geri döneceğimi bilerek saklayacak, geri döndüğümde heyecanlanıp beni sesimden tanıyacak, beni görünce sevinçten çığlık atacak, kara kışlara dayanacak... Yani ben varolmayan bir erkek istiyorum!!!

Her an bir penguenle aşk yaşamaya başlayabilirim... Kısacası durum vahim! 

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Kudsi Erguner Trio



Dünden beri ney dinliyorum... Öyle bir doldu ki içime bir anda, nedensiz! Kudsi Ergüner bu işin en önemli ustalarından! Şu trio ise beni benden alıp götürmekte dünden beri.

Tam da şimdi aklıma, bir vakit "ben ney üflüyorum" diyen biri geldi. "Ney üflüyorum" demek bu kadar kolay mı acaba? O sesi, pürüzsüz çıkaramadıktan sonra ne anlamı var ki? Üflüyorum desen kaç yazar? Kaldı ki o sesi pürüzsüz çıkarabilmek için en önce yüreği, ruhu temiz olmalı kişinin...

Daha da bir şey söyleyip şu sesleri kirletmek istemiyorum. Söylemeden önce, dinlemek gerekir.