dd

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Küçük Bir Hoşçakal!

5-6 gün kadar buralarda olmayacağım. Gerçi düşünüyorum da son zamanlarda varlığımla yokluğum bir! Dolayısıyla çok da bir şey fark etmeyecek. Üzerimde uzun zamandır atamadığım bir tembellik var! Dün hunharca yaptığım temizliği saymazsam (camlara kadar sildim, annem görse ağlardı!) şu sıralar neredeyse hiçbir şey yap(a)mıyorum. Gerçi o kadar da haksızlık etmeyeyim kendime, dün iki tane de film izledim. ('The Kids are All Right' ve 'I Love You Phillip Morris' - sanırım bu Jim Carrey'nin en felaket filmiydi, çok sıkıldım. Her iki filmin de eşcinsel ilişkileri anlatıyor olması ise enteresan bir tesadüf oldu. Çünkü iki filmi de konularını hiç okumadan/bilmeden izlemeye başlamıştım.-İlki lezbiyen, ikincisi gay ilişki- The Kids Are All Right'ı gayet beğendim.)

***
Giderken, eve dair aklımda kalan tek şey üç gündür pencereme gelmeye alışan kumru. Adını Zeyno koydum. Çok güzel bir kız. Kız diyorum, bildiğimden değil; sadece öyle hissediyorum bakışından. Çavdarlı ekmek yiyor, çok seviyor. Yeme işi sonlanınca da oturup dışarıdan beni izliyor. Ben de onu zorlamamak için, içeriyi rahat görsün diye tül perdeyi sonuna kadar açıyorum. O bana baktıkça ben de ona bakıyorum. Göz göze oluşumuz o kadar iyi geliyor ki ikimize de. Benden korkmasına dayanamıyorum, bu nedenle sabırla benden korkmayacağı güne kadar uğraşacağım. Sabır konusunda ne kadar dirayetli olduğum yakın çevremde bilinir.  

28 Ağustos 2011 Pazar

Ne Geldiniz!

Benim senaryolu rüyalar dönemim başladı yine! Havalar ince ince serinlemeye başladı ya bu durum rahat uykuları da beraberinde getiriyor tabii...  Bu tür rüyalarım hem güzel hem de çok yorucu oluyor. Çoğu sabah uyandığımda kendimi dinlenmiş hissedemiyorum bu yüzden. Ne olursa olsun uzun gösterimli geceleri seviyorum! Bedeline katlanmaya razıyım. 

Dün gece gördüğüm rüyanın gerçek olmadığını çok geç algılayabildim. Gidip kredi kartlarımı ve paramı kontrol ettim uyanır uyanmaz. Sonra neyse ya gittiyse de gitmiştir gibi bir rahatlığa kapıldım bir anda. 

Anlatacağım rüya şayet bilinçaltımı yansıtıyorsa ben gerçekten aşağılık bir insanmışım, kendi kıçımı kurtarmak adına cümle alemi pisliğe bulaştırdım. 

Bu, günün nouvelle'i!



Başım çok ağrıyor, bu şarkı iyi geliyor...

26 Ağustos 2011 Cuma

Topitop!


Uzaktan beyaz bir topaç bana doğru yaklaşıyordu. Gördüğüm güzellik karşısında heyecanlıydım! =) Bu narin topaç, bana doğru gelmek için mor çiçekli bir yol seçmişti kendine. Kendisine eşlik eden bu çiçeklerle, görüntünün daha da etkileyici olacağını biliyormuş gibiydi! 

NoCo(8)

"Oysa ruh, böyle yas tutar. Gövdeden giderek. Ruh bir gün acısı geçtiği için değil, gidecek başka yeri olmadığı için geri döner."
Ece Temelkuran - Muz Sesleri

23 Ağustos 2011 Salı

Bahsettim

Anlatacak hiçbir şeyim yok madem, kendimi anlatayım ben size. Magazinel boyutu olsun olayın. 

İzmir'de doğdum ben, Bornova'da Ege Üniversitesi Hastanesi'nde. Pek çok bebeğin hikayesinde olduğu gibi ölümün ucundan sıyrılarak. O kadar çirkindim ki annem beni gördüğünde bu benim mi dedi ve dudaklarını büzüştürdü. Yine de hayata küsmedim.  Hemşire "annesi o büyüyünce çok güzel bir kız olacak."dedi. Oysa ben öyle çok da umursamadım güzel olmayı... Hatta hep söylerim ya çirkinliği pek sevdim.  

Ankara'da büyüdüm, hayatımın en güzel günlerini yaşayarak... İlkokul 3. sınıfa kadar kendimi İtalyan vatandaşı sandım. Çünkü nüfus cüzdanımda yazan "Bornova" benim için İtalya'da bir yerlerdeydi. Okumayı söktükten sonra, kimliğime bakıp da İtalya'nın  "Bornova" beldesinde doğduğum için tuhaf bir şekilde neşelendim. Türk olduğumu öğrendiğimde muhtemelen 8-9 yaşlarında idim ve o zaman bu duruma fena bozuldum. 

Oldum olası, kıçımda bir at nalı olduğuna inandım. Çekirdeğin dışında aileyle haşır neşir olmayı pek sevmedim. Misafir gelince odamdan mümkünse çıkmadım. 

Müzikle büyüdüm, 7 yıl piano çaldım. 2-3 yıl gitar. Bir ara yan flüt -ki şu an oksitlenmiş şekilde mezarında yatıyor- Sonra bir ara TRT'li oldum. Kardeşim el yapımı gitarımı satıp Uludağ'a gitti. Aklım fikrim müzik yapmaktaydı benim. Üstelik bir de Türkiye birincisi falan oldum elektronik piyanoda. Japonya'da yapılan bir resim yarışmasında da dünya ikincisi. Bu yüzden hep sanatçı olacağımı sandım durdum. Konservatuar dedim, aileye uymaz dediler. O zaman küstüm hepinize dedim ve müziği bıraktım. Resim konusu zaten orta 2 'de kapanmıştı. O gün bugündür elimi piyanoya sürmedim. Bu yüzden en büyük uhdem oldu müzik. Müzik yapanları hep kıskandım, bir tek onları kıskandım hayatta. Tek yapabildiğim en sevdiğim şarkıları bangır bangır komşulara dinletmekti,  onlar da bu güzelliğe nail olmalıydı! Şimdi mi? Avukat oldum, müzikten tamamen uzak bir ruhsuzlar alemine düştüm. Bu yüzden tanıdığım tüm avukatlara da sevdiğim müzikleri dinlettim. 

Çok sabırlıyım ben, bu yüzden sabırla büyüdüm, sabırla da ölürüm. Yaşamak bir sabır işiydi  benim için. İç çekip durdum. Tesadüflere inanmayı bırakalı çok oldu. Bir zaman evlenmiştim, aşık olmadan evlendiğim için evliliğim 2 yıl sürdü. (Bundan önce 5 yıllık da bir geçmişi vardı.) Canımdan bezdim ve de galiba bezdirdim. Çocukluk arkadaşımdı, özetle bir çocukluk rüyasıydı. Ben bu hikayeyi Acemi Öykü'mde anlatmaya başlamıştım, henüz sonunu getiremedim. 

Hayatımda aklım başıma geldikten sonra yalnızca bir kere aşık oldum. 26 yaşımdaydım! O yaşta kendimden geçtim. 3 yıl sürdü ve o da bitti. 

Şimdi İzmir'de yaşıyorum. Huzurlar huzurlusu bir evim var. Evden işe işten eve yaşadığım vakitler bile mutlu olabiliyorum. Gel gitlerim fazlaca. 

Yazabilen insanları seviyorum. Okumayı hele çok! İçmeyi de... Rakı en sevdiğim. Bira da güzel gider. Ama bu gece yaban mersini şarabıyla meşk ediyorum. Yine güzel müziklerle.

Şimdi ben yine kendimden sıkıldım ki en büyük sorunum bu.
Güle güle. 

Vaziyetler!


Bazen size de oluyor mu? 

Zevklerinizi kaybettiğiniz, kendinizden epey sıkıldığınız, dinlediğiniz her şarkıdan bunaldığınız, geçen günlerin ayniyetinden usandığınız, duramadığınız, gidemediğiniz, okuyamadığınız, anlayamadığınız, susamadığınız, deliremediğiniz. 

Ben gerçekten iyi değilim bu aralar. Yazamamak zaten ayrı bir dokunuyor. Hayal gücü deseniz nanay! Rüyalarım bile eski yaratıcılığını yitirdi. Eskiden rüyamda yeni ırklar yaratırken şimdi hayatta en tiksindiğim kadının ayağını görüyorum gece boyu. 

Yar bana bir eğlence, n'olur gözünü seveyim! :( 

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Dedi

"İzmir gecesisin. Senin şarkın var sıcaklığın, kokun, acın var. Beni kanatan bir yerin de var; uzaktan tutup bana baktırdığın.

Sonbahar oluyorsun zaman zaman gövdemden sallayıp son yaprağımın düşmesine bakıyorsun. Sonra bulutlarından su veriyorsun yeşermem ... ya da parlak ay... bi bulut geçer önünden, benden geçersin. Dolunayını yaşatıp ilkayına kaçarsın. 

Tarih öncesi limanım ben, hep orada kalacağımı biliyorsun. Görünüşte yoksam kalıntılarımdan toparlayıp sığınıyorsun. Tarihi yeniden canlandırmaya çalışıyorsun. Bunu yapmaya mecbur musun? Biliyorsun ki o liman seni ...  yağmurun çok vurdu. Dalgaların boğdu.  Ben sana yıldız sundum bana olan yolunu rahat bul diye; aşk bu mu? 

Cumartesi gecesi hüzünlü . Bu gece bok. Sensiz duygusalım. Sensiz daha bi çok şeyim.  
Tekrar acı çekmek istemiyorum. Kapat perdeleri." 

dedi. 

Hiç bu kadar çok şey söylememişti. Bir şey olmaz sandım, oldu. Bu sefer suçsuzum. Ben 19 yaşındaydım ve O'nu çok sevdim. Derken... O da beni seviverdi. Bir gecenin sabahında cebimizdeki son paramızla Yüksel Caddesi'nde çay içip yanına simidi katık etmiştik. Ellerimiz kar ayazında donunca ilk defa elele tutuşmuştuk! Müzeyyen Senar dinlerken çay bardağında rakı içmiş, tost makinesinde balık yapmayı denemiş, en sessiz gecelerde yalnızlıktan korkmamak için birbirimize şarkılar söylemiş, mutsuzluktan ölmemek için daha da sarılmıştık. Biz her daim gözlerimizin içine içine bakmış ama hiçbir zaman sevgili ol(a)mamıştık.   

Ben O'nu sevdim ve 25 yaşımda O'na izimi kaybettirdim. Kaçışlarım arasında en beceriklisi buydu, bulamıyordu beni ya da bulduğu yerler, ötesine geçebilmesine izin vermiyordu. Artık Ankara'da değildim.    

4 yıl sonra, 29 yaşımda, bir Cumartesi gecesi şunları söyledi bana! 


Sonra öğrendim, evlenmiş bir de oğlu olmuş. Böyle kederli aşk hikayelerinin kadın karakteri olabilecek kadar kötü değilim henüz! Bir oğula ve bir kadına kötülüğüm dokunmamalı. Dokunmayacak. 

Ben bir kez mutsuz edildim bu yüzden, bana yapılanı yapamayacak kadar merhametliyim hala. Neticede insanım hala!   

Şimdi gel de yine izini kaybettir... Belki kaç git bu şehirden de! 
Kaç git hayattan.
Herkesten.  

14 Ağustos 2011 Pazar

Natural Born Punk!

Ben yine bugün büyük bir hayranlık ve açık ağız mesafesi ile Güney Pasifik'i izlerken, "kagu" diye bir kuş türünün varlığından haberdar oldum. Yürüyüşü, kafası, salınması o kadar edalı ki hayvanın, havanı yesinler dedim sesli şekilde! Bir de eleman doğuştan punk! Ondan sonra aklıma takıldı doğada böyle punklar var mı diye. Olduğunu biliyordum, bir kaç kez görmüşlüğüm vardı da aklıma gelmiyordu. Başladım biraz aramaya, bakın neler buldum. Tabii ki favorim Axolots ve Kagu oldu! Axolotun surata ne demeli? Dünyaya eğlenmek için gelmiş gibi duruyor.  


Kagu



Axolots





Haliyle Zebra ama punk olduğunu ilk defa fark ettim


Bu da sanırım model yapmış,
tarzı ve duruşu ile ekselans Lama


13 Ağustos 2011 Cumartesi

Rakı

Kadın yolda başladı düşünmeye... Kadın eve geldi. Kadın dolabı açtı. Kadının canı rakı çekti. Kadın hiç açılmamış Tekirdağ şişesini eline aldı, lavabo kenarının üzerinden dolaba uzandı. İnce tabanlı rakı bardağına, dibi kalın olanlardan nefret ederdi, dolaba boyu yetti, sorun yoktu! 

Kapağı açtı, şişenin kenarına vurdu, vurdu, vurdu, bardağa uzandı şişe... Akmıyordu! Kadın ağlamaya başladı, hemen akar sandı, sonra şişeye daha çok vurmaya, olmuyordu, akmıyordu bir türlü Tekirdağ! İşte sen bu kadar yalnızsın diyordu bağırırcasına. Kadın ilk defa rakı koyamıyordu bardağa, sonra düşündü... Düşündü ki bugüne kadar tek bir kadeh rakısını bile hiç açılmamış bir şişeden boşaltmayı denememişti bardağına! 

Hüngür hüngür başladı damlaları. Bırakmadı peşini! Bir rakı şişesine gücü yetemeyecek denli yalnız olduğunu düşündü. Daha da ağladı! Bugüne kadar hiç kendi kendine dökülmemişti açılmamış bir şişe bardağa... Hep sevdiği adamın eli uzanmıştı bardağına. Eline şişeyi değdirmemişti, en azından şişeyi açıp zorlanmayacağı şekilde bırakmıştı kadına... Kadın ağladı! Daha da ağladı. Bardağa dökülmedikçe rakı, ağladı. Varlığıyla huzur duyacağı bir adam yoktu artık, seveceği ...

***

Meryem Ana'nın evine gittim bugün. Bir çaput bağladım; dileklerin arasından dilek seçtim. Dine inanmadan, birine, yaradana inanmadan! Sadece diledim. Düşünmeden diledim. Olsun artık diye diledim! "Olmaz ama..." diye diye...



Şimdi rakımı içiyorum... Vura vura açtım, benim canım acıdıkça ben de şişenin canını yaka yaka! Rakı güzel. Kokusuyla uyuyacak bir adam olmadığına göre, rakı kokusuyla uyumak farzdır! 

Sağlıcakla, bana ve size... 


11 Ağustos 2011 Perşembe

Böyle bir şarkı vardı bir vakit, çok severdim...



Sözlerini çok severim...

...
Hıçkırık sesi, kalbin iğnesi
Hatıra izi, filmimin sonu, annemin yüzü
Tuzumun buzu,
Saçımın teli, yaramın tozu, son öpüş gibi!

...

Bulut camdan yağsa cam kesiği...
...
Sen benim yanık göğsümsün!
...




7 Ağustos 2011 Pazar

***

5 günlük bir tatile çıkıyorum. Yanıma bilgisayarımı almıyorum, teknolojiden tamamen uzak kalmaya çalışacağım (elimde olsa cep telefonumu da bırakırdım...). Yanımda sadece kitaplarım olacak. Sonra 2 günlüğüne İzmir'e geri döneceğim ve ardından 10 günlük ikinci bir tatile çıkacağım. Yani sizleri yaklaşık 15 gün boyunca okuyamayacağım, duyamayacağım, halinizden haberdar olamayacağım. Her gün en az bir kere blog ziyareti yaptığım düşünülürse bu benim için oldukça uzun bir süre. Gittiğim yerlerde yazmaya, hikayeler biriktirmeye çalışacağım fakat bu konuda ne kadar başarılı olurum bilemiyorum. Uzun zamandır bu konuda oldukça kötüyüm! Kafamın işlerde olmasından kaynaklanıyor galiba! Kafamı işten başka bir şey işgal etmedi son zamanlarda. Bugün saat 5 civarı yola çıkacağım halde bile yola çıkmadan bitirmem gereken son bir dilekçem var. Pufff, canımı da en çok bu sıkıyor!!! Bir türlü oturamadım başıma. 

Bu süre boyunca kendinize çok iyi bakın, mutlu olun, çevrenizdekilere de söyleyin üzmesinler sizi, gerekirse üzene avukatım var diyin! Beni üzenleri de sevmeyin.   Şu sıralar efkarlıyım! 



Sevgiler, 

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Zakkum

"Sen zakkumsun ... Kökü rivayete göre zehirli, dışarıdan öyle güzelsin ki... Fazla dibine inmeden dallarında yaşamak güzel senin. Güldürebildiğinde birisi seni; çiçeklerini izlemeli, ağladığında yanında yedek giysi taşımalı (omuz, kol, göğüs nereyi bulursan rimelli gözlerini dayıyorsun ya!) Vallahi, dahası rakı sofrasında..." dedi adam yıllardan sonra! Kadın sustu çünkü yıllar vardı aralarında; kaybedilmiş onca yaşı ödeyecek hiçbir bedel bulunamazdı.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Ah ulan Emin!

Kan ter içinde, can hıraş, çırılçıplak kalma isteğiyle koşuyorum sana!(çünkü şu sıralar hava feci sıcak, üstümdekiler yapışıyor, başka niyetim yok!) Ölümden önceki son nefes alıp veriş gibi, gidişine bir kaç dakika kalmış gibi koşuyorum! Koşarken duruyor dünya, gözümde sen! Her sabah ve her akşam... Bazen göremiyorum, gözlerim arıyor seni uzaklardan. Güneş doğarken ve bitime giderken gün, ahh aklımda tek sen! Sana gelirken ve dahi sen giderken buradan sayıyorum dakikaları!

Başka kadınlarla da aşna fişnadasın üstelik! Çapkınsın, seversin kadınları... Kaç kez gördüm mutlulukla yanından süzülen kuşları.

Bir gün de gelip almadın ki beni evimin önünden, hep ben geldim sana, ayağına! Üstelik ben hayatımda hiçbir erkeğe böyle şehvetle koşmadım. Yaka bağır dağınık, ayaktan fırlar ayakkabılar, yerinden çıkar yürek, kalp atar güp güp!



Ah ulan Emin! Ne çok koştum ben sana! Can verircesine...




(Vapurun adı Emin İnandı. Bostanlı-Alsancak hattı)