dd

25 Eylül 2011 Pazar

Çilek Reçeli

Yaratıcılığımın taBan yaptığı şu sıralar (Eylül ayında olmamıza rağmen, enteresan...) abidik gubidik şeyler yayınladığımın farkındayım. Daha çok "bir genç kızın güncesi" şeklinde bir blog olmaya doğru yol alıyorum ki "genç kız" sıfatını tozlu raflara kaldıralı çok oldu. 

Onlar basamağı 3 olan hanelere doğru süzülürken, "kendimi 18 'lik gibi hissediyorum" diyecek kadar manasız bir insan değilim! Niye kendimi 18 yaşımda hissedeyim canım, o zamanki halimi şimdikinden daha çok sevmiyorum ayrıca! 

Zaten şu sıralar bulunduğum tüm ortamlarda "olgun kadın candır" kampanyaları başlattım. 30 yaş ve üstü  takipçilerime müjdeler olsun, çalışmalarım devam edecek! Uuuu 30 yaş şahane şahane, 35-40 arası mı dedin, o zaten kadının en güzel yaşı, 40 dedin mi orada duracaksın dinlenmiş bir güzellik işte! ve saire... Bu harekete siz de destek veriniz. 

21 Eylül 2011 Çarşamba

Anneler Ayakları Bile Öper! :)



Yavrular, önce karınlarını doyuruuurr... Anneleri onların ayacıklarını öpeer, onları güzel güzel seveer... 



Sonra da yavrular o saadetle annelerinin göbüşünde uykulara dalaaaar... :)  


Sabah Şarkısı!

Sabahın 6'sında uyanıp bu şarkıyı dinlemek istiyorum, o kadar!


Sol Seppy'den...

18 Eylül 2011 Pazar

Noco(10)

Bence alyuvarlar, akyuvarlar, bir de alaturkadan mürekkeptir kanımız.


Oğuz Atay-Tutunamayanlar

Neşeli Objeler!


Dün kendimi renklere boğdum ve yukarıdaki "şey"leri aldım! Bazen kendimi mutlu etmek için herhangi bir anlamı olmayan objeler almayı seviyorum. 

1-) Mavi yastık: Yastığı dün aldım, aldığımdan beri de elimden bırakamıyorum. Ona sarılarak uyudum, gördüğüm kabus sırasında muhtemelen onu sıktım, dokusu çok güzel ve yanları da pofuduk pofuduk. İçinde küçücük ve yumuşacık boncuk taneleri var gibi, bana çok iyi geldi, lüzumsuz yere mi alıyorum demiştim ama kattığı sarılma isteği sayesinde bedensel yalnızlığı gidermenin çok da zor olmadığını gösterdi. Sanki karnım ağrısa ve üzerine bu yastığı koyup sarılsam, ağrıyı bile geçirecekmiş gibi hissediyorum. İyi ki almışım. Snoppy'deki mavi battaniyesinden kopamayan Linus misali artık benim de elimden bırakamayacağım bir mavi yastığım oldu, hayırlara vesile olsun! Mavi, uyku esnasında inanılmaz huzur katan bir renktir, herkese tavsiye ederim. Özellikle masmavi bir çarşafın üzerinde yatmayı deneyin, huzurlu uyuduğunuzu göreceksiniz...   



Müzik Kutusu

Kendime aylık last fm üyeliği aldığımdan beri pek mutluyum. Bir de iphone'un Tunel'n Radio uygulaması şahane. Müzik konusundaki ufkunuzu ciddi anlamda açan iki uygulama/program bunlar. 



Ve Sonra Mutlu Olabilmek İçin Onları Dinliyorum...

Bu yüzden hep "nouvelle"...
Mutluluğuma sebepler! 

Arada

Sabah 7.30'da uyandım, zorum neydi bilmiyorum. Uyanır uyanmaz da lavabo ovmaya başladım! Nedensiz bir sinirle uyanıyorsam gördüğüm rüyaya üzülmüşümdür ya da kızmışımdır. Sonradan hatırladım... Tabii... 


Rüyamda taşrada bir yere duruşmaya gidiyorum, dava dilekçemi gayet güzel ve temiz şekilde hazırlamışım. Olayı anlatmışım, ilgili kanun maddeleri ile bağlantıyı kurmuşum ve en sonunda da bir kaç Yargıtay kararı ile süslemişim. Dilekçeye güveniyorum ya büyük bir güvenle çıkıyorum duruşmaya. Bu arada duruşmayı izleyen dünya kadar meslektaşım var, Türkiye'nin dört bir yanından bu duruşmayı izlemeye gelmişler, niyeyse (dava da sigorta hukuku ile ilgili bir dava-ki sigorta hukuku ile uzaktan yakından alakam yok) Hakim açıyor dosyayı, bir başlıyor bana zılgıt çekmeye, neymiş efendim bu nasıl kötü bir dilekçeymiş, ben hiç mi okulda hukuk nosyonu almamışım, bu kanun maddesinin bu davayla ne ilgisi varmış, ben ne biçim avukatmışım. Benim moral bir bozuldu, susamadım da cevap verdim. Bu sefer de neymiş efendim, hiç etik ahlak da yokmuş bende, saygı nedir bilmezmişim, haydi makamına saygım yoksa bile yaşına da mı hürmet etmiyormuşum. 


Bu anlamsız yazımı da burada bitirirken yazamamaktan dolayı muzdarip olduğumu ve bu gidişle, bir süre daha yazamazsam kendime olan kızgınlığımın katlanmaması için blog işini burada kapayabileceğimi ya da yazmayı tümden bırakıp susmayı seçebileceğimi düşünüyorum ki bunu gerçekten istemiyorum. 


Sanırım yine yalnızlığıma geri dönmem gerekiyor. Son dönemlerde daha iyi olmak umudu ile dışarıya açılmıştım. Uzun zamandır görmeyi ihmal ettiğim arkadaşlarım ile görüştüm, kimsenin teklifini kırmadım, manevi vazifeleri bir bir yerine getirdim, vs..vs.. Ancak bu durum bende iyi bir sonuç doğurmadı. Üstelik böyle olacağını da hiç mi hiç tahmin etmemiştim, beni asıl yıkan bu oldu; beklenmedik sonu yaşamak... Birilerinin yanındayken bazen orada olmaktan o kadar sıkılıyorum ki kaçıp gitmek istiyorum, gidemedikçe daha da yoruluyorum. Bu haftasonu annemin yanına da gitmek istemedim mesela, babam niye diye sorduğunda, canım istemedi diyebildim, bu benim için önemliydi! İstediğim an çekip gidebilmeliyim ben. İşte yalnızken en çok bunu yapmayı seviyorum. İki arkadaş arasında, bir zaman diliminde yalnız kaldım, yaklaşık yarım saat kadar, bütün gün en mutlu olduğum vakit oydu işte! O masada, o sessizlikte kalakaldığım an! 


Gün be gün hasta olduğumu düşünüyorum. Yalnızlık hastası!  




16 Eylül 2011 Cuma

İçeri



Çok içerilerimden birisi var bu gece! Tülay German... Benim için fazla nadide ve bir o kadar güçlü bir kadın!
Üniversite yıllarımda O'nun gibi şarkı söyleyebilmek için çok uğraşırdım! Saatler boyu söyler, söylerdim. 

Ara ara düşer aklıma, sanki uzaktaki bir dostumu düşünür gibi düşünürüm. Sebep ne? Bilmiyorum... Benim için O, hep şu  "Burçak Tarlası" albümünün kapağındaki güzel kadın! Hiç yaşlanmadı mesela, öylece kaldı. Çok az kadın bu denli hayranlık uyandırıyor bende. Sesiyle, yaşantısıyla, gidişiyle, her şeyiyle seviyorum. 

15 Eylül 2011 Perşembe

Yazık ki Bir Vakit...

Şimdi bu yazının başlığına baktığınızda duygusal bir yazı bekliyorsanız, ı ıh, hiç beklemeyin! Uykumdan uyanmışım, vakit geçirmeye çalışıyorum ve hiç de duygusal bir durumda değilim. 

Daha çok mide ağrısı çekiyor ve "ulan tekrar uyusam mı ki", "yok uyumayayım şunun şurasında 1-2 saat kaldı, sonra da hazırlanır duruşmaya giderim", "yok yaaaa ben uyuyayım!", "uykum var mı ki şimdi benim, yok, ee o zaman yarını da kaldırır bu kadarla!", "offf öğleden sonra rezil halde olacağım, en iyisi uyumaya devam edeyim" gibi bir kısım monologlarım arasında müzik dinliyor, bir yandan da sevdiğim bloglara göz gezdiriyordum. 

***

NoCo(9)

Kadında aşık olma durumu,iki sahip arasında, babasının yerini alan damatla, sonraları belki kocasının yerini alacak bir aşık arasındaki sanrılı "fetret devri"ydi.


John Berger. 
G. 

13 Eylül 2011 Salı

YEDİNCİ


Şu dünyada düşeceksen yollara,
İyisi mi yedi kez doğmaya bak.
Bir kez, yangın çıkan bir evde doğ,
bir kez, buzdan soğuk sellerde,
bir kez, azgın deliler arasında,
bir kez, olgun bir buğday tarlasında,
bir kez de kimsesiz bir manastırda.
Bir ağızdan ağlayan altı bebek, yetmez:
sen kendin yedinci olmaya bak.

Canını kurtarmak için dövüşeceksen,
Karşısında yedi kişi görmeli düşmanın:
Biri, Pazar günü dinlenen işçi olmalı,
biri, Pazartesi sabahı işe başlayan,
biri, para düşünmeden bir şey öğreten,
biri, boğularak yüzme öğrenen,
biri, koca bir ormanın tohumu olan,
biri de yiğit atalarının koruduğu bir torun,
ama onların bu hünerleri de yetmez:
sen kendin yedinci olmaya bak.

Bir kadın mı bulacaksın kendine,
yedi erkek birden düşmeli o kadının peşine.
Biri, güzel sözlere kanan,
biri, başının çaresine bakan,
biri, kendini hayalci sanan,
biri, eteğinin altından kadını okşayan,
biri, hiçbir numarayı yutmayan,
biri, kadının düşürdüğü mendile basan:
sinek gibi vızıldasınlar kadının çevresinde.
Sen kendin yedinci olmaya bak

...

Ve her şey yazıldığı gibi olursa,
yedi kişi için öleceksin.
Bir, beşiği sallanıp emzirilen,
bir, diri genç bir memeyi kavrayan,
bir, boş tabakları fırlatıp atan,
bir, kazansın diye yoksula omuz veren,
bir, yıkılıncaya dek çalışan,
bir, sadece durup aya bakan kişi için.
Dünya mezar taşın olacak:
Sen kendin yedinci olmaya bak.


Attilla Jozsef 

John Berger-Jean Mohr/ Yedinci Adam/agorakitaplığı
Kaynak. 

10 Eylül 2011 Cumartesi

Nüve

Küçüklüğümde hep yapmak isteyip de yapamadığım günlük tutma işini, büyüyüp de burada, neredeyse 2 yıldır düzenli olarak yapmaktan dolayı tuhaf bir gurur duyduğumu fark ettim bugün. Bu yazıyı yazma fikrine kapılıp fotoğraflarla ilgili hazırlık yaparken bir anda bu küçücük heveslerin beni mutlu ettiğini anladım. Kendi kendime eğleniyordum. 1 izleyici ile başlayan bu 2 yıllık süreçte her şey bir kenara, çok başka ve güzel insanlar tanıdım.  

Bu insanlar arasında en iyi tanıyabildiğim ve birlikte vakit geçirme şansını da yakaladığım birinin hastalık haberini aldığımda hüngür hüngür ağladığımı, O'nunla telefonda konuşurken nefessiz kaldığımı ve o gün üzerime çöken kabusu hatırlıyorum da... İşte o gün anladım ki bu insan benim dostum olmuş ve ben, O'nun canının yanmasından, O'nu kaybetmekten delicesine korkar olmuşum. Ve bir blog, böyle rastlaşmalara vesile olabilirmiş... Bu gerçekten çok kıymetli bir şey.     

Hayatımda çoğu şeyde istikrar sağlayamamış bir insan olarak, bu 2 yılın gururunu bana çok görmeyin n'olur. Gerçekten önemli bir şey bu benim için. Seviniyorum. Aşağıda anlatacaklarım hiçbir özelliği olmayan, sıradan bir insanın bir gecesi ve bir gününden izdüşümdür. Kendimden. 

Ben blogları beklentisiz olarak okuyorum, muhteşem eserler okumak ya da edebi yönden kendimi tatmin etmek gibi bir beklentim yok. Bunu yapmak istediğimde elime kitabı, dergiyi alır okurum zaten. Ben okurken neyi seviyorum diye düşündüm, samimiyeti seviyorum en çok. Sonra gerçekliği, başka hayatların en gerçek hallerini görmeyi seviyorum.  

Bir keresinde bana isimsiz cisimsiz birinden aşağıda alıntıladığım yorum gelmişti, bugüne kadar gelen yorumlar arasında okuduğumda beni en çok şaşırtan yorumdu bu. (Bu sözleri duymamın sebebi de muhtemeldir ki yazının "porno"nun kıyısından geçmesiydi.)  

"1. Çiğ et yemek bir yamyamlık değildir. Yamyamlık insan eti yemeye çalışmaktır. 2. Senin psikolojinde harbi dengesizlik seziliyor nedeni de o küçüçük yaşına rağmen kötü kelimelerin 2 tane hecenin birleşmesinden oluştugunu düşünmen. ( Bence o yaşta onu düşünecek kadar gelişmemiştirde beynin yinede neyse ) 3. Yazılarında kendini entellektüel sanmamız için elinden gelen her türlü saçma espiri ve saçma sapan fikirler ortaya koymuşsun. 4. en son olarak seçtiğin konuda ne kadar saçma bir kişiliğin oldugunu ortaya koymuşsun. acil kendini tokatla ve kendine gel. Yanlış anlama bunların blog yazarlıgında daha toysun ve bu eleştiriler gerçekten yardımcın olacak :) Kendine iyi bak."

Konuyu ve verdiğim yanıtı merak ederseniz şuradan ulaşabilirsiniz.


Burası sadece benim hayatımın izdüşümü... Beklentileri bir kenara bırakıp okumak lazım. Herhangi bir vaadim yok çünkü.  

Bu kısa ve kendimin de tuhaf bulduğu girişten sonra başlayayım. 


***

Her şeyin başladığı yerdeyim, evimde! Anlatayım:

Dün gece en sevdiğim arkadaşlarımdan biri ile (bundan böyle N. olarak anılacaktır) ('bundan böyle x olarak anılacaktır' şablonu da sözleşme hazırlamaktan yadigar, mesleki deformasyon kapsamında değerlendirilebilir, şu sıra çokça yaşıyorum) dışarı çıkmaya niyetlendik. Uzun zamandır hareketsiz giden hayatım düşünülecek olursa, bu niyet bile benim için büyük bir aşamaydı! 

N. ile bi' başımıza olduğumuzda bile teenage'ler misali eğlenebiliyoruz. Ben halimize çok gülüyorum hatta! O, bir çocuk annesi ve 36 yaşında, ben de hiç çocuk annesi ve 29 yaşındayım! 

Gittik, eğlendik, en son gece 3 sularında; N., bizi almaya gelen cefakar eşi ve ben, "feaaar of the daaaaaaaaaaarkkkqqqq" diye anırı.. şey bağırıyorduk! Bence gecenin en komik anı buydu çünkü N. normal koşullarda "fear of the dark" diye bağıracak insan değildir.  Aşağıdaki fotoğrafta elimde duran anormal koşulların(!) bizi ne hale getirdiğini varın siz düşünün. N.'ye bir sonraki bakışımda, "fear of the dark" bağırmasının yanına bir de seksi dansını eklemişti, belini iki yana kıvırıp bağrını falan okşuyordu. Bu şarkı ile ne kadar seksi(!) dans edilebileceğinin tahayyülünü de siz değerli kirvelerime bırakıyorum.  


8 Eylül 2011 Perşembe

Şehirlerin Ardından

Yıllar sonra çok uzaklardan gelen bir insanı konuk ettim kendimin de misafir olduğu bu şehirde!

O'nu en son 6-7 yıl kadar önce 15 dakika görmüştüm. Bir önceki hikayemiz ise çocukluğumuza uzanıyor; hemen hemen 25 yıl öncesine; annemin ve babamın yıllardır anlattığı bir hikayeye! O'nu kahverengi fitilli kadife pantolonunun üzerinden ve tam da poposundan ısırışım (ki çocuklukta ısırma konusunda ciddi bir eğilimim varmış), ardından ağlayarak benden kaçışı ve poposundaki diş izlerim!

Van'dan gelen kuzenimle İzmir'de denize karşı oturduk bu gece! O Van'da büyüdü, ben Ankara'da. Biz birbirimizi neredeyse hiç tanımıyoruz ve İzmir'de biraraya geliyoruz! Buna rağmen gece boyu bitmedi konuşacaklarımız. Hiç aklıma gelmezdi orada O'nunla oturacağımız. Hayat ne garip! Ben bu geceyi ömrümce unutmayacağım. İyi ki adam akıllı tanıştık! Babamın gençliği ile oturup içtik sanki bu gece. Derin ve sarsıcı bir duygu bu!  

7 Eylül 2011 Çarşamba

Tasa-rım!

Heyhat! Yıllar yılı hiçbir şekilde dokunmadığım blog tasarımım, balık kılçıklarım heder oldu gitti.  Çalışma masamı kaybetmiş gibi hissediyorum kendimi. Umarım bana ilham verir... O niyet ile çok sevdiğim bir fotoğrafı üst plana ekledim.  

Şarkıyı Dinlemeden Önce Yazımı Okuyup Ardından Merakımı Giderir misiniz? Antony&The Johnsons



Ankara'dan İstanbul'a doğru yol alıyordum. Hem de trenle; en sevdiğim!
Yıllardan hangisiydi hatırlamıyorum, en az 6-7 yıl öncesi olacak... Mevsimlerden kıştı çok iyi hatırlıyorum çünkü tren Eskişehir'de arıza vermiş ve neyse ki tüm tren yolcuları Eskişehir'in ve trenin metal soğukluğunda can vermeden önce arıza onarılmıştı. O kadar üşümüştüm ki hayatımda hiç o kadarını bilmem! Gözüm öyle korktu ki dönüşte kendime İstanbul'dan siyah beyaz pötikareli bir battaniye alarak geri dönüş yoluna çıkmıştım. :) O küçük battaniye hala üşüdüğümde sırtımdaki yerini alıyor. Hala yepyeni, hala o yolculuğun güzelliğini hatırlatıyor! En neşeli zamanlarımdı o yaşlar...

6 Eylül 2011 Salı

Oğuz Atay'ın Büyüsü!

Ne zaman Oğuz Atay'a yaklaşsam karşıma O'nunla ilgili ve ilgilendiğim kitabı ile ilgili başka başka şeyler çıkıyor. Oğuz Atay sürprizlerle dolu bir adam benim için. Örneğin bir anda aklıma Oblomov'u artık okuyayım diye bir şey düşüyor ve ben o gün kitabı elime aldığımda Atay "Oblomovluk"tan bahsediyor... Bu şekilde pek çok tesadüfle harmanlanarak okuma keyfimi çok farklı boyutlara taşıyor. Ben buna Oğuz Atay Büyüsü diyorum. 





'Tehlikeli Oyunlar' ile girdiğim Atay dünyası, geç kalmışlığıma ciddi manada üzüldüğüm bir diyardır. Olsun yaşım daha 29 ve Oğuz Atay'ın çok genç yaşta vefat etmiş olması nedeni ile kısacık hayatına sığdırdığı kocaman kitapları iki elin parmağını ne yazık ki geçmiyor! Dolayısıyla benim onu okumak için oldukça uzun vaktim varken O'nun daha fazla yazabilecek vakti yok! Ve buradan gideli çok oldu... 


Hayata Dair Basit ve Önemli Tavsiyeler (Bu ne sıkıcı bir başlık oldu!)

Çevremde tanıdığım herkese, hukuki meseleler konuşulduğunda aklıma geldikçe unutmamaları için aşıladığım bir kaç basit husus var. Bu listeyi oluşturmamın sebebi elbette karşımıza çıkan korkunç davalardır. Milletimin zekası genel olarak, pisliğe ve kolay yoldan para kazanmaya çalıştığından hiç aklımıza gelmeyecek davalarla karşılaşıyoruz. Bu ipuçlarını blogda da paylaşabileceğim yeni aklıma geldi! Bir kişi bile okusa, faydalansa kardır. Çok basit olarak göreceğiniz aşağıdaki bir kaç noktadan dolayı milyon TL'lik davalarla uğraşıyoruz. O yüzden gerçekten aman canım bunu bilmeyecek ne var diye düşünmeyin ve bir göz atın derim.


4 Eylül 2011 Pazar

Pazar Günlerinin Şahı; Eylül Ayının ilk Pazarı!

Eylül ayı benim için yılın en keyifli ayıdır. İçimi yıldızlar, yaseminler, büyüklü küçüklü ağaçlar kaplar! Varoluşsal bir anlam yahut geçmişteki bir olaya bağlı olarak gelişen bir önemseme durumu değil. Sadece yazdan sonbahara geçişin ilk adımı Eylül'de atılır ya işte ben bu duyguyu çok severim! 


2 Eylül 2011 Cuma

Kör Hırsız Aşık

Geçici hevesler ile körleşen insanlar, en büyük kötülüğü, yeniden görebilmek için başka insanların mutlu dünyalar gördükleri gözlerini onlardan çalarak yapıyorlar!

Bu yüzden çalıntı bir güzelliği taşıyan yüzde mana göremiyoruz. O, hırsız!

Ve bu yüzden bazısına 'değişmişsin' diyoruz! O, hırsıza rastlamış bir aşık!

Hırsız ganimeti ile mutlu, aşık ise artık kör! İkisi de zararsız bundan böyle...

Lakin aşık, aşktan geçip de kendine geldiğinde çalınan dünyasına kavuşmak isteyecek yeniden, karşı konulmaz bir kuvvetle! Bu isteğini dizginleyemeyecek! 1 yıl ya da 1 asır sonra ama nihayetinde vakti gelecek...

İşte bu hikayedeki en tehlikeli kişi O; gözlerini geri almaya niyetlenen aşık eskisi!

Gözlerini alana kadar çevresindeki her şeyi ve herkesi yakıp yıkacak, ateşe atacak ve bunu hiiiç umursamayacak! Bunun için de kimse O'nu suçlayamayacak.

Çünkü gözle ruh kardeştir. Çünkü gözleri yitik, ruhu kayıp bir insan acı doludur! Acı çeken bir vakit mutlaka acı verir, bilerek ya da bilmeyerek; kuraldır!

Gözlerini arayan birine yardım etmeye kalkarsanız, kendininkileri bulana kadar sizinkileri çalabilir! Artık hırsız O'dur ve siz de aşığı! Üstelik sizin acınız o denli önemsizdir ki O'nun için! Kendi gözlerine vardığında, sizinkileri söküp atar, teslim etmez bile!

Bu hikaye böyle sürüp gider... Çünkü herkes bir hırsızın aşığı ve her aşık da bir başka aşığın hırsızı olacaktır bu kavimde! Acının üzerine mutluluk kurmaktır en zoru!