dd

27 Ekim 2011 Perşembe

Sanırım, Belki ve Galiba!

Bir süre ara vermem gerekiyor. Özür dilerim. Döner miyim, ne zaman gelirim, hiç... hiç bilmiyorum! 

23 Ekim 2011 Pazar

İçimin Yarası Derin

Tam 6 gündür blogumda kıpırtı yok, beni takip edenler bilir normalde böyle uzun aralar vermem. Fakat uzunca bir süredir keyifsizim. Beni yazmak için tekrar harekete geçirecek olan şeyin böyle acı bir olay olmamasını dilerdim! Lakin anlatacaklarım var:

23.10.2011 ülkem bir kez daha kötü bir haberle uyandı! Haber kötüydü, çok kötü! Kandilli Rasathanesi merkez üssü Tabanlı olan 6.6 büyüklüğünde bir depremi açıkladı. Depremin büyüklüğü Amerika Jeoloji Merkezi tarafından 7.3 olarak açıklanmıştı. Üstelik ilk veriler depremin 6.6'dan çok daha büyük olabileceğini söylemesine rağmen Kandilli, lokal ölçekti oydu buydu derken kendisinin birincilik derdine düştü. En birinci biziz ilk biz haber verdik, sonra da revize ettik gibi bir yarış içine girdiler! Bu durum ilk falsomuzdu. Ölçeğin yanlış verilmesi değil; birincilik derdine düşülmesi... 

Bunun yanında ben bugün depremle birlikte ikiyle, onla, yüzle, milyonla çarpılmış; bedeli olmayan bir acıyı daha yaşıyorum! Memleketimde yeşeren nefretin acısını... "Oh olsun" dediler, "ONLAR-BİZİ şehit ettiler ama yine de yardım edelim" dediler, "yardım etmeyin" dediler, bu sözlerle beni ve bir çoklarını bin kere daha öldürdüler. Memleketim bugün milyon kere daha "Onlar" ve "Biz"e BÖLÜNDÜ! Acılar çarpı işlemleri ile çoğalırken, memleketim ve insanlığım bin parçaya daha bölündü. 


17 Ekim 2011 Pazartesi

Momom


Sizi Ankara'dan bir güzellikle tanıştıracağım... Momo.  Mahallemin güzel esnafının güzel kedisi Momo! Bu Ankara seyahatimde Annem'den ve can dostum V.'den sonra bana en katışıksız sevgiyi gösteren canlı O'ydu.  4 tane de yavrusu olmuş ama ben onları göremedim maalesef. Aslında  yavrulardan birini benimle İzmir'e göndermeye bile niyetlendiler ama ben kıyamadım. Bir yavruyu annesinden ayıramam... Ne olursa olsun!

Momo, sanki yıllardır yolumu gözlüyormuş da beni görünce tarifsiz bir sevince bürünmüş gibi koşa koşa geldi yanıma! Zıpladı, oynaştı, sırnaştı. Ondan sonra bir güzel kendini sevdirdi. Ardından da böyle şahane pozlar verdi. Fonu bile güzel olsun diye yardımcı oldu bana! Şu kırmızı çiçekler eşliğindeki güzelliğe bakar mısınız? 

Patisini öptüğüm... 

10 Ekim 2011 Pazartesi

Ankara

Yarın akşam Ankara'ya gidiyorum. 3 gün kalacağım. 
Mutsuzluğumu dindirip döneceğim! Mutsuzluğumu dindirmeye 3 güncük yeter mi? Mutsuzluğu dindirmeye bir nefes bile yeter! 

Benden hayata ve Ankara'ya dair bir şey isteyen var mı?  

Balmorhea'yı dinleyin, beni vuruyor. Müziğin yalın hallerini seviyorum... Sözü olan her şeyden daha çok! Ben buraya bırakıyorum, isteyen ve beğenen cebine, çıkınına koyar. Koklar koklar bırakır... 

4 Ekim 2011 Salı

Ötanazi ve Kelimeler

*Neron’un hocası Seneca “ Bineceğim gemiyi, oturacağım evi seçiyorsam ölümümü de seçmeliyim” değişiyle bilinirmiş.


Benim düşüncem o ki, kendi ölümünü seçme hakkı kişilere veya varsa kanuni temsilcilerine hukuken ve tıbben tanınmış ise dahi çok sıkı kontrol ve denetimlere tabii olmalıdır. Yaşam hakkı insanın en biricik ve en temel hakkıdır; bu nedenle gereğince ve hak ettiği tüm değeri görerek korunmalıdır. Ötanazinin kabul edildiği ülkelerde denetim mekanizması sağlam şekilde kurulamadığı takdirde engellenemez ve önü kesilemez anlamda olumsuz sonuçlar doğurabilecektir.


Türkiye açısından değerlendirecek olursam; özellikle ülkemizdeki yoğun İslam inancı (ve ayrıca diğer tek Tanrılı dinler açısından "yaratıcı"nın mevcudiyetine olan inanç), ötanazinin karşısında yıkılmaz bir duvar olarak durmaktadır.



Bu konudaki tartışmalarda ülkemiz düşünüldüğünde belki de bu yüzden olan hep şudur; önce dini inançlar sorgulanır, ardından ötanazinin tıbbi ve hukuki yönü konuşulur. Öyle sanıyorum ki her ülke ve her toplum kendine has inanç, yaşayış, görüş ve sair özellikleri kapsamında ötanaziyi değerlendirmektedir. Dolayısıyla bu da insanın ölümüne dair bu şeyin yani ötanazinin, sadece hukuk ve tıp anlamında değerlendirilerek sonuca varmanın mümkün olmadığına dair en önemli veridir. 



Esasen ötanaziye "evet" ya da "hayır" konusu konuşulurken birtakım örnekler üzerinden gitmenin iyi olacağını düşünüyorum. Bu noktada belki de en kilit soru: Kişinin bedeni sadece kendisine mi aittir yoksa beden ve o bedenin sürdüğü yaşam tüm topluma ya da bir din inancı düşünüldüğünde Tanrıya mı aittir? İşin bu kısmı felsefik gibi görünse de ötanazi bu soruya vereceğimiz cevap ile kuvvetli bağlarla ilintilidir. Bu sorunun cevabını net şekilde verebilmek oldukça zor; belki de bu yüzden ötanaziye evet ya da hayır demek bu denli kararsızlığa düşürüyor kişileri.


Örnekleyecek olursam, "Bedenim sadece bana aittir dolayısıyla onun mevcudiyetine son verme konusundaki karar hakkı da sadece bana aittir." ya da "Bu beden bana ait değil, bedenim Tanrı'nın ruhuma giydirdiği kılıftır. Dolayısıyla onun mevcudiyetine son verme hakkım yok. Tanrı'nın takdiridir." vs...vs...  
Bu tür örnekler çoğaltılabilir.



*Ötanazi eski Yunan dilindeki kolay ve yumuşak anlamına gelen “eu” ve ölüm anlamına gelen “Thanato” kelimelerinden türemiş olup; sessiz ölüm anlamına gelmekte... 


Oysa Türk Dil Kurumu tarafından verilen karşılığı "ölme hakkı".(1) Biraz daha kapsamlı düşünecek olursak, "yaşamından ümit kesilen hastaların dayanılmaz boyuttaki acılarını dindirilebilmek maksadıyla doktor kontrolünde hayatlarına son verilmesi" anlamında kullanıldığını söyleyebiliriz. Kelimenin kökeni ile bugün -en azından- bizim dilimizdeki kullanım şekli dahi ötanaziye bakış hususunda yüzyıllar sonraki değişimi göstermektedir. Benim burada gözüme çarpan şey, Eski Yunan dilinde kelimenin kökeninin, kelimenin kendisini olumlamasıdır.




Eski Yunan dilini ve kelimenin kökenini düşündüğümüzde "Sessiz ölüm, yumuşak ölüm" ile karşılaşıyoruz. (Öyle sanıyorum ki önümüze seçenekler konulsa pek çoğumuz yumuşak ya da sessiz bir ölümü isteriz.) Oysa dilimizdeki anlam karşılığında ben bu olumlamayı göremiyorum.

Netice olarak kelimeyi/kelimeleri algılayışımız, bireyi olarak yaşamakta olduğumuz toplumun duruma/olaya/şeye genel bakışı ile de şekillenmekte. İşte tam olarak da bu nedenle yabancı dillerdeki pek çok kelimenin Türkçe'de tam bir karşılığı bulunmadığı gibi; Türkçe'deki bazı kelimelerin de herhangi bir yabancı dilde karşılığı bulunmayabiliyor.




(1) Ben kelimelere ilişkin araştırma yapacağımda Türk Dil Kurumu ile birlikte mutlaka Türk Dil Derneği'nin web sitesine de bakarım. Türk Dil Derneği'nin duruşunu kendime daha yakın buluyorum. Zira ötanazi için de daha güzel bir karşılık geliştirmişler. 


İlgilenenler için: 
http://www.dildernegi.org.tr





2 Ekim 2011 Pazar

Filmekimi 2011

Pek çoğunuzun bildiği üzere, Filmekimi bu yıl 10. yaşını kutlaması sebebiyle tarihinde ilk kez İstanbul dışına seyahat ediyor!(İzmir, Bursa, Diyarbakır, Konya, Trabzon) İstanbul'da yaşayanlar bunun bizler için ne büyük nimet olduğunu bilemez... Ben Ankara'da büyüdüğüm için festivallere uzak değildim ancak gelin görün ki İzmir, sinema ve festivaller konusunda gerçekten bitik durumda! Bu yıl bazı atılımlar oluyor gerçi daha iyiye gidecek gibi... Neyse efendim ben de filmekimi'nin şehrimizi ziyaret haberini alır almaz biletix'in biletleri satışa çıkaracağı günü ajandama uyarılı olarak kaydetmiştim. 

O gün dündü ve geldi çattı! Sabahın 8.30'una kurduğum alarm zarıl zarıl çalmaya başlayınca, koşarak bilgisayarın başına geçtim. Amacım hemen en güzel yerden koltuk kapmaktı. Fakat koltuk seçilemediği gerçeği ile yüzleşince önce bir gerildim! Bir de lale kartı olmayana satış da yoktu ilk yarım saat kadar, bu nasıl iş kardeşim, bu ne saçma organizasyon diye hemen saydırmaya başladım sabırsız yurdum insanı minvalinde. Neyse sonra genel üyeler için de biletler satışa açıldı, hala koltuk seçilemiyordu ama ben bu konuda kendimi sakinleştirerek sistemin benim için seçtiği kıyılardan köşelerden biletlerimi aldım. ("aman canım kenarlardan dışarı çıkması kolay olur" diye kendimi telkin yoluyla mutlu ettim.)

Ben bu tür organizasyonlara tek başıma gitmeyi çok severim. Çünkü yanımdaki biri ile filmi yorumlamak ya da hmmm, ooo, aaa şeklinde tepkiler eşliğindeki dürtüklemelere maruz kalmak ve maruz bırakmak istemem. İnsanoğlu bazen kendini engelleyemiyor. Ben de bu tip durumlardan gerçekten hoşlanmıyorum. Benim için tiyatro, konser, opera, sinema gibi faaliyetler trans halinde izlenmelidir. Ben o şeyin içine dalıp gitmeliyim, çevreyle ve insanlarla irtibatı koparmalıyım. En son bir arkadaşla ya da bir sevgili ile ne zaman sinemaya gittiğimi bile inanın hatırlamıyorum!



Filmekimi'nde benim büyük bir hevesle beklediğim bir kaç filmin İzmir seçkisine alınmadığını görünce gerçekten üzüldüm. Ben de elimizdekilerle yetinip huzursuzluk yaratmamaya karar verdim. 

Hatta 12-13 Ekim'de iş nedeni ile Ankara'ya gidecek olmama ve muhtemelen 14 Ekim'de izin alıp bunu haftasonu ile birleştirme seçeneğim olmasına rağmen (böylece 5 günlük bir tatil yapabilirdim.) 15 Ekim Cumartesi günü için "The Sleeping Beauty/Uyuyan Güzel" filmine aldığım bilet nedeniyle (ki bu film bana Boris Vian'ın "Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek" kitabından çağrışımlar yaptı. Çünkü konu olarak birebir örtüşmese de trailer'ını izlediğimde, kitabı okurken gözümde canlanan mekanlara benzer mekanlara denk geldim.) tırıs tırıs İzmir'e geri döneceğim. Filmekimi'nin tek bir filmini iki günlük Ankara tatiline tercih ettim kısacası. 

16 Ekim Pazar günü içinse büyük bir cesaret ile arka arkaya 3 filme bilet aldım. Artık o gün beyin travması mı geçiririm, bende ahraz mı kalır, felç mi iner bilemiyorum ama dayanamadım ve aldım. Hatta sonra kendimi teskin ettim, aman canım aralarda ufak aralıklar var, o aralarda çıkar hava alırım. Acıkırsam diye yanımda kendi yaptığım glutensiz ekmeklerden götürür onu kemiririm, kafa boşaltacak bir kitap alır onu okurum. (Filmlerde film arası yok da!)  

Benim gideceğim filmler, Uyuyan Güzel, Melankolia, Tehlikeli İlişki ve Peki Şimdi Nereye? Gökten Bir Uydu Düştü filmini de görmek istiyordum fakat beyin dipciklemesi geçirmemek için ve Ankara'dan dönüşte daha geç saate uçak bileti alabilmek için onu bir başka bahara erteledim... Her an bu fikrimi de değiştirip bilet alabilirim o ayrı. 

Filmlerle ilgili olarak, anlatabilecek beyin kapasitem kalırsa blogda paylaşımda bulunurum. Pazar günü o kadar yoğun geçecek ki filmlerin bitişi saat 23:30 civarlarını bulacak, eve gelişim 00:30 desek artık ertesi gün işe ne halde giderim orası meçhul! 

(Bu arada bu seneki afişi çok beğendim. Oldukça anlamlı olmuş.)

Şehir





Güzel bir şehrin, güzel bir sokağında yaşıyorum ben. İzmir! Evime giden yolda her akşam beş güneşi birden selamlıyor ve teknedekilere ya da orada olmayanlara el sallıyorum. Mutluluğumun aslı burada. 

Bu şehre geldiğim günden sonra, takip eden 5 yılda hayatım tepetaklak olduysa da bugünlerde ilk defa bir şeylerin düzelmeye başladığını hissediyorum. En çok da kendimde! Düzelmek derken mevcut koşul ve kurallara uyum sağlamaktan bahsetmiyorum, sadece mevcudiyeti beni ben olmaktan çıkaran her türlü insanı ve şeyi defetmekten söz ediyorum. Herkesten ayrık ve bağımsız şekilde düzelmek yani. Herhangi bir nedene bağlı olmaksızın mutlu olabilmenin tadını çıkarıyorum. Çünkü nedenlere bağlı olan mutsuzluklarımı bir bir yok ettim, bir daha geri edinmemek üzere!

Hal böyle olunca, ilk defa yaşadığım şehrin de tadını çıkarabilmeye başladım. Hep söylediğim gibi, bir süre sonra İzmir'den de gideceğimi hissediyorum. Neden ve nasıl olacağına dair ise hiçbir fikrim yok, sadece hissiyat böyle fısıldıyor. 

Belki de bu mutluluğu edindikten sonra, bu şehir de vadesini tamamlıyordur. Yavaş yavaş, gitgide...  Onu kötü hatırlamamam adına yapmıştır bu güzelliği.

Kim bilir?     

1 Ekim 2011 Cumartesi

Nostalji


Sırf şu nostaljiyi yaptıkları için uzun zamandır ters gittiğim Migros'u bundan böyle sevmeyi düşünebilirim! Şu hayatta gittiğim bir alışverişte ilk defa mutlu oldum, salak salak sırıttım hatta; yukarıdaki kamyonla rastlaştık da! (keşkül gibi titretmeyip düzgün çekebilseymişim daha manidar olacaktı.) 



Ben kamyonun fotoğrafını çekerken insanların bana neden vebalıymışım gibi baktıklarını da anlamadım. Bizim memlekette böyle bir şey var. Herhangi bir beğeniyi ortaya çıkaran her türlü davranıştan kaçınılıyor. (Ha pohpoh ayrı, pohpohlamada gerçek bir beğeni olduğunu düşünmüyorum ama birbirini pohpohlamayı da herkes çok sever nedense) Altı üstü fotoğraf çektim kamyonun şoför mahalline oturup Migros'ta tur atmadım ki! Beğenileri söylemek lazım, dile getirmek lazım, göstermek lazım; ben öyle yapıyorum. Her konuda.
 

***





Körpecik sanatçı ruhum, kan ağlıyor! Bu sanrı içinde imgeleme yakın sembolik düşler kraliçesinin değneğini elime alıp bu iğrenç intro ile şaheserimi sizlere arz etmek istedim amma ve lakin ruhumun kelebeğinin iç dökümsel sancılarına daha ne kadar vakit ile karşı koyacağını bilemez haller içerisinde olmakla birlikte vücudumdaki naçizane titreşimlerin aciz bir kalemle dışa vurumunun kaygısında, bir sandalın dalgalara vurduğunda suda yarattığı küçük halkalardan da öte değilim. Arkadaşlar kısacası ben iyi değilim! 


(Sanatçı bu resminde gözyaşı, yaprak, mum alevi, gaga, kanat gibi sembollerde aynı hatları kullanarak, aslında dünyanın tamamının tek bir özden vücuda geldiğini anlatmak istemektedir. Bu arada resmi fotoğraflarken de sol tarafta bacağı ile tüm bunları izleyen bir insan gölgesi yaratmıştır. İnsanın burnu hafif çirkindir. Bu da kusurlarımızın da bizden olduğunu anlatır. Sağ alt köşede "tapu iptali", "muris" gibi sözcüklere yer verilmesinin nedeni ise tamamen bilinç kaybından sebeptir. Vay anasınıdır!)





Sanatçının, "oy n'idem sensiz nerelere gidem?" sorusunu irdelediği, haykırışlı dışvurumsal çalışma.
Gerçekten çok özel.  



"Bir mercan var bende benden içre!" diyor...

Turuncu saat
Turuncu kumbara
Turuncu minder
Turuncu oje!
Turuncu kalp... (kalbimin kırmızısı attı!)

Turuncudan nefret ettiğim halde aksesuarlarda kullanmaya bayılıyorum! Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. 

HMK seminerleri yordu, ben de yine seminerlerde abuk sabuk şeyler çizmekle meşgulüm. (yukarıdakileri içim kustu işte seminer sırasında, ne düşünüyordum kim bilir) Yıllar önce staj döneminde bir test yapılmıştı bize. Orada zekamın önemli bir kısmının "görsel" olduğu neticesi çıkmıştı. Anlatıcı,  öğrenirken ya da bir şeyler dinlerken elimde kalem kağıt olup olmadığını sormuştu. Ben de o nasıl söz, utanmasam elime resim defteri alırım demiştim. :) En çok müvekkillerle telefonda konuşurken çizdiklerimi seviyorum. Öyle bir trans hali ki o halden çıkıp da çizdiklerime bakınca bu nasıl bir kafa sorusunu sorma ihtiyacı hissediyorum! 

Neyse.