dd

29 Aralık 2014 Pazartesi

36. İstanbul Maratonu'nda Bir Garip İzmir'li!

Öncelikle, İstanbul kelimesinin önüne konulan "sponsor" un reklamını bir de ben yapmış olmayayım diye o kısmı başlıktan ve içerikten çıkardığımı belirteyim.

Bundan bir kaç hafta önce bir de baktım ki aylar öncesinden heyecanını yaşadığım 36. İstanbul Maratonu'nun koşulacağı haftasonu geldi çattı. Öncelikle Cumartesi gününden, İzmir'den İstanbul'a yolculuk edip fuar alanından, derecelerin ölçümünü sağlayacak çip ve göğüs numarasının bulunduğu koşu paketimi almam gerekiyordu. 

Uçağım sabah 9.45'te idi ve ben fuar alanına vardığımda saat neredeyse 12.30 sularına geliyordu. Fuar alanından içeri girdiğimde, son derece kalabalık ve havasız bir alanda sonu gelmez kuyrukların olduğunu görünce (üstelik kuyruklardan birisi göğüs numarasını alabilmek ikincisi ise koşu çantalarımızı alabilmek için) işte dedim; bir Türkiye klasiği, kuyruksuz olmaz! Niçin bu tür "organizasyon"ları, esasen çok basit yöntemleri varken "organize" edemezler anlamam. İnsanları İstanbul'un bir ucundan diğer ucuna, onca yolu tepmek zorunda bırakmak niye? Niçin bu paketler, başvuru sırasında bildirilecek bir adrese kargolanamıyor mesela? Hem İstanbul'da böyle bir trafik potansiyeli yaratmaya hem de insanları bu denli eziyete zorlamaya kimin ne ihtiyacı var? Kimin olacak a kızım tabi ki sponsor firmaların! Markalar, kötü bir fuar alanında, binlerce insana kendilerini gösterecekler ne de olsa! Alışverişe teşvik edecekler; tüketmeye! Bu aşamada, organizasyonun koşu paketi dağıtım kısmının başarısız olduğunu söylemek zorundayım. Elbet kayıt aşamasında azıcık daha ücret alıp bu paketleri talep eden insanların adresine kargolayabilir, böylece hem o gün oluşan izdiham ve kalabalığa hem de İstanbul'un o bölgesinde oluşan gereksiz trafiğe engel olabilirlerdi... İşin ucunca kapitalizmin salyalı ağzı varsa ne mümkün; mideye para inecek!

***

Koşu paketinde, sponsor firmaların küçük hediyelerinin olacağını elbette tahmin ediyordum ama tupperware'in eco şişesini görünce şaşırdığımı itiraf etmeliyim! :) Ne zamandır alayım alayım diyip ötelediğim şişeyle hiç beklemediğim bir anda karşılaşınca çocuklar gibi mutlu oldum. Üstelik de rengi pudra-pembeydi; daha ne olsun! Eeee memleket kafası, parasız günah verseler ona bile sevinmeyi öğrenmişiz neticede.

Koşu paketinden bir 10-TL'lik Migros indirim çeki, bir adet Adidas climalite t-shirt (XS beden almama rağmen üzerime en az 2 beden büyük olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim; tamam azıcık zayıfladım ama XXXS da değilim! Muhtelemen erkek XS'ini kakaladılar bize) ve hatırlayamadığım bir iki kağıt daha çıktı. Kötü kokan bir çanta eşliğinde teslim edildiler. Fakat organizasyonda dağıtım yapan çocuklar pek nazik, pek ilgiliydi, onların hakkını yiyemem. Hakikaten helal olsun o kalabalıkta koruyabildikleri sabırlarına... 

Koşu için gerekli karbonhidratı depolama amaçlı bir de makarna partisi düzenlenmişti, gelin görün ki o makarnayı yiyebilen insan evladı var mıdır meraktayım! Biraz usulen, makarnaları da yoktu denmesin diye eklemiş gibilerdi o bölümü organizasyona. Zaten bizim acelemiz olduğundan paketleri kapar kapmaz alandan koşar ayak uzaklaştık. Umarım o makarnalar çöp olmamıştır da aç hayvancıklara falan verilmiştir. Bu kadarını akıl edebilmişlerdir dilerim... 

***

Koşudan bir önceki gün... Saat 14:00 suları, Kanlıca'dayım. Ballı yoğurt yemeden olur mu hiç! Oturdum denize karşı, dergimi aldım elime (Kafa), işlerini halledip beni tekrar almaya gelecek sevdiceği beklemeye başladım. Aslında ertesi gün koşacak olmam ve o sabah yol yorgunu olmam nedeni ile kendimi daha fazla yormamayı da seçebilirdim ama bir yanımda İstanbul dururken eve gitmeyi de istemedim ne yalan söyleyeyim. Saat oldu üç, dört, beş, altı... Bizimki gitti gelmez! Sırtım oturduğum sandalyede nasıl ağrımaya başladı, delireceğim! Sanırsın sağ yandan yel girdi ('yel girmek' :) ) Ulan dedim ulan! Seni bekleyeceğim derken oturduğum sandalyede felç oldum, neredeyse ertesi güne koşamayacağım! Bu arada saatler boyu Kanlıca'da yoğurt yenmiyor tabi, çay, kahve, bilumum ıvır zıvırla güneşi devirdim. Ardından yine Kanlıca'da deniz kenarı rakı-balık keyfine varalım dedim ama koşu nedeni ile kadehim yarımdı ve o bile yetti! 

***

Geceden ayakkabıma çipini taktık, hava durumu kontrolü yapıp ne giyeceğimi belirledik, ertesi güne koşu öncesi ağzıma atacağım muz-fıstık ezmesi ikilisini kapı önüne koyduk ve 1.30 saat önceden düştük yola, alana ulaşmaya çalışan binlerce kişinin trafik sıkışıklığı yaratma potansiyelini göze aldık elbet fakat bir de baktık ki trafik yok! Çok enteresan... 20 dakikada ulaştık alana. Vakit geçirme amaçlı köprü altında bir filtre kahve sefası yaptıktan sonra beni yarış alanına uğurlama vakti gelmişti. 

3 gün öncesine kadar yatak döşek yatıyor, 15 gündür antrenman yapamıyor ve biraz zor nefes alıyordum doğrusu! Fakat ne oldu ise olmuş koşu sabahı vücudum bana kıyağını geçerek bir anda sonsuz sağlık iksirini damarlara aşılamıştı. Nefesim güzel, adrenalin seviyesi yerinde, midem sorunsuz ve ben hazırdım. Filtre kahve sefasını biraz uzatmış olacağız ki start alanına vardığımda insan kalabalığından geçerken kaybedilen süre ile birlikte yarışa yaklaşık 10 dakika kala start balonunun olduğu yerdeydim. Fakat bir anda etrafımdaki herkesin göğüs numaralarının kırmızı olduğunu görmemle birlikte 42K maraton başlangıç noktasında olduğumu anlamam bir oldu! :) 

Evet bu şapşallığımla maraton acemisi olduğumu bir kez daha tescillemiştim lakin en az 250 m. geri deki 10K başlangıç noktasına ulaşmam gerekiyordu ve arkama dönünce, varmam gereken noktaya kadar sardalya konservesi kıvamında dizilmiş yüzlerce insanı gördüm ve bu kadar insan nasıl aşılır, başlangıca nasıl varılır diye kara kara düşünmeye başladım. Saat 9.05 'e kadar nasıl orada olacağımı bilmiyordum ama son bir kuvvet kalabalığı yararak kendi Start balonuma yürümeye başlamıştım. İyi de daha ısınmam gerekiyordu, bacakları esnetmem, kolları açmam, bunca şeyi nerede ne zaman yapacaktım ah şu son dakikacılığım ne diye alana yarım saat kala gelmezsin ki...

Bir şekilde 10K'cıların sırasına dizilen boncuklardan biri olarak yerimi aldım lakin sağıma soluma bakınca, koşma niyetinde olanların yüzlerce insan önde olduğunu fark ettim, eğer azıcık da olsa öne yürüyemezsem halk yürüyüşü kıvamında bir güruhun arasından çıkmak için uzun süre çabalamam gerekecekti. Öyle böyle azıcık önlere gidebildim fakat daha fazlası mümkün gözükmüyordu. Isınmak falan da yalan oldu haliyle. 

Başlangıç saati 10K'cılar için 09.10 olarak belirlenmişti lakin çok kıymetli, muhterem zat Kadir TOPBAŞ bir tarafını kaldırıp gelemediği için ve bir de 9.15 sularında gelip utanmadan konuşma yapmaya kalktığı için kalabalık tarafından güçlü bir yuhalanma eşliğinde konuşmasını yapamadan susturuldu ve bize de start verildi. 

İlk 3-4 dakika koşamadım haliyle, öyle kalabalıktı ortalık ve ayakları oynatacak yer yoktu, daha çok omuz omuza bir halay ekibiymişçesine diziler halinde ilerledik bir süre. İlk yoğunluk azaldıktan sonra başladım koşmaya, planım Spotify'da oluşturduğum İstanbul Maratonu listem eşliğinde gaza gelerek koşmaktı fakat ne mümkün! Akılsız başım, köprüde internete erişimde sıkıntı olacağını düşünememişti. Müziksiz koşamayan ben, büyük bir hayal kırıklığına uğramışken, bir anda kafamı sağa çevirip gördüğüm güzellik karşısında müziğe ne hacet diyerek, dudaklarımda takılı kalan gülümseme ile koşmaya başladım. 2. km'ye girdiğimde Nike Running two kilometers diye haykırırken, müziksiz olmayacak bu iş diyerek elimi, kolumda takılı telefona yine uzattım, bir yandan koşuyor bir yandan da Spotify'ı açmak için cebelleşiyor, bu arada bir yandan da düşmemek için sağımı solumu önümü ve arkamdan yardıranları kolluyordum. Yaklaşık 4. km ye kadar Spotify ile irtibatı kuramadık. Bu arada telefonumdan Daft Punk'ın tek koşulası şarkısını tekrara almıştım, 4. km ye kadar da aynı şarkıyla koştuğumdan, artık beyin yavaş yavaş iflas noktasına sürüklendi haliyle. Tam buralarda koşmak da hiç bana göre değilmiş demeye kalkarken bir anda Spotify şirin şirin göz kırpmasın mı! İşte benim için koşunun zevki o noktada başladı diyebilirim. Son ses müzik, inceden akan terler, 5. km'ye girerken artık sadece gerçekten koşan insanlarla yanyana olmak, önümdeki rengarenk insan kalabalığına karışmak, ah ne büyük zevkti bu! İyi ki gelmiştim. 

Normalde rahat rahat 12-13K koşan ben, 5. km'de bir fena oldum mu, asfalt koşusu boru değil; tabanlar acıyor, e 15 gündür de antrenmansızım, vücut hastalıktan yeni çıkmış, "ne işim var ulan benim burda!"lara sürükleniyor iş... Sonra ne oldu bilmiyorum, şu koşularda hiç susmayan iç ses bir anda hormonel bir mutluluğa sürüklenmeye başladı. Beşiktaş'a doğru inilen o yokuş, ah o yokuşu hiç unutmayacağım, yokuş aşağı kendini bırakmak nasıl büyük bir zevkmiş arkadaş! Son sürat, temkinli, nemli zeminde kaymama gayretli (o hızda düşen beter olur!) hayatımın en zevkli anlarından birisiydi sanıyorum. O noktada hızımı oldukça aldım, bir baktım ki 7. km sularındayım. Bu esnada sağ cenaptan muzlar, sular, "haydi rocky!", "anne terliğinden kaçar gibi koş" nidaları! Nasıl keyifli, sırf bu çocuksu keyfe varabilmek için kulaklıkları indirdim. 

Son 3K'ya girerken dilim damağımın kuruduğunu hissetmeye başladım. Mutlaka ağzıma su değmeliydi, hafiften hız kesip sağdaki masaya yanaşarak hiç durmadan suyumdan 100 ml kadar yudumlayıp aynen devam! Bu sırada halk desteği artıyordu. İnsanın ne de çok ihtiyacı oluyormuş meğer "haydi yaparsın!"lara! Tabi biz küçük başız, bir de maratoncuları düşünün; boru değil 42 Km! İnsan işi değil diyeceğim ama 100'ler de koşulduğu için 100'cülere ayıp olur! Öyle ya da böyle baktım 9. km'lerdeyiz. İçimi kapladı mı bir hüzün,  bitmesin, niye bitiyor, keşke 15'e kayıt olsaydın diyor iç ses ama nafile! Üzülme sen seneye diyorum... 

10. km'de kafamı kaldırıp tabelaya baktığımda 01:04 gördüm gibi oluyorum, o sırada sağda fotoğrafımı yakalamaya çalışan sevdiceği görüp daha da gaza geliyorum. Koşu bitiyor, kan ter içindeyim, kafa bi' milyon! Orada O'nu görmek ne güzel şey. Bir elinde temiz kıyafetlerim, "çabuk giy şunları üşüteceksin!" diyor sevgi dolu. :) 

Kafam, saçlarım sırılsıklam, madalyamı veriyorlar. "Oooo!" diyorum; "bir dakika önce madalyalı fotoğraf isterim üstü başı değişmeden!" Kırmaz ki hiç, "peki!" diyor ve şu fotoğrafı çekiyor:




Ardından saçı başı düzeltip bir de şöyle adam akıllı bir halde çekileyim diyorum. Bu fotoğrafta yaş 25, görünce mutlu oluyorum, gençlik iksiri bana kıyak mı geçiyor ne! :) (33 yaşındayım bu arada!); 


Son olarak da güzelim İstanbul'a sırtımı vermişim ve şu pozu çekiyoruz. 





Avrasya (İstanbul Maratonu) benim için harika ve oldukça keyifli bir tecrübe oldu, seneye kim bilir belki 15 belki daha fazlasını koşarım. İlk hedefimiz Runatolia! Heyecanla Mart ayını bekliyorum.

Sonucumu da burada saklayayım. 10 K- 1.02:34 ;)  



26 Aralık 2014 Cuma

Mini Mini Valimiz Ne Olacak Halimiz?







Şişenin adı Fahrettin Kerim. Fahrettin Kerim Gökay, 1950'lerde İstanbul Valisi imiş. İçki ile başlattığı mücadele nedeni ile rakıcılar, intikamda gecikmeyip valinin şişe ile benzeşen kısa boyuna, kalın ensesine atfen küçük rakı şişesinin adını Fahrettin Kerim koymuşlar ve gecelerde 'Garson, aç bir Fahrettin Kerim!' cümleleri duyulur olmuş; böylece Yeşilaycı Fahrettim Kerim de içki masalarının vazgeçilmezi olmuş. Bu nedenle argoda küçük rakıya hala Fahrettin Kerim denildiği de olurmuş.