dd

27 Aralık 2010 Pazartesi

A Bout De Souffle - Serseri Aşıklar



"Mutlu aşk yoktur!" - "Mutsuz aşk yoktur!" ikilemi içerisinde gidip gelen (ne kadar tanıdık!),
Fransız yeni dalga sinemasında* devrim niteliğinde filmler listesinin ilk sıralarında yer alan(*burada nickime atıf yapıyorum: nouvelle vague),
Jean Luc-Godard eli-gözü-aklı ürünü, (Yeri gelmişken söyleyeyim: Bendit'in Godard'a yazdığı mektuptaki "hepimiz izne çıkmış ölüleriz" sözü her daim aklımın köşesindedir.)
1960 yapımı, (60'lara oldum olası hastayım zaten!)
Yatak sohbeti sahnesinde bu bir film mi gerçek bir anın habersiz çekimi mi dedirten, (bu noktada oyuncuların yeteneklerine, özellikle de Seberg'in kısa saçlarına bir kez daha hayran olunur.)
Çıplaklık göze sokulmadan da erotizmin tavan yapabileceğinin kanıtı, (Belmondo, Seberg'e "t-shirt ünü çıkart!" diyip dururken hissedilir had safhada!)
Film boyunca içilen sigara deryası ile bünyede duman isteği yaratan, (sigarayı 7 ay önce bırakmıştım ben ya!)
Aniden kesilen sahnelerle sinemanın ezberine meydan okuyan, (filmin en kendine has yanlarındandır.)
Sinemanın ters/düz yazısı!





Ve bir de:
"-Günümüzde hala aşka inanılabilir mi sizce ?
-Elbette! Zaten günümüzde aşktan başka şeye inanılamaz ki."
repliği ile 60'larda bile bu hususun sorgulanıyor oluşundan sebep yüreklere su serper, insana bir oh çektirir! :)

Ben böyle durur durur izlerim bu filmi. İyi gelir arada...




Fikir: Bir gün yeniden kedim olursa adını Belmondo koymak geldi içimden!

26 Aralık 2010 Pazar

?




Karınca

...

Senin gördüğün ağzımın kenarında duran dua,
ben ayaklarımın altındaki toprağa, döktüğüm
gözyaşına inandım. Öyle uzun ki dünya;
katlanmaya, kıvrılmaya, açılıp çarşaf olmaya.
Mümkündür yol yapmaya bir ömür, yol almaya.

...

Birhan KESKİN

Bazen Nedenli Bazen Nedensiz...

23 Aralık 2010 Perşembe

Haftanın Nouvelle'i!

Ben Travis'i fazla sevmem ama Last Train'i dinleyip çoook hüzünlenmişliğim vardır... Haftamın nouvelle'i olsun madem!

Yerini Biliyorum!

'Ah Tamara'dan, 'Oh Papatya'ya giden yollar...

İşte biz aşkı, o arada kalan zamanda yitirdik.

Pembe Bir Burnun Dayanılmaz Çekiciliği!



İşte uzun zamandır gördüğüm en yakışıklı ve karizmatik beyefendi! (Beyefendi mi bilmiyorum ama ben öyle hissettim.) Kendisine görür görmez vuruldum, bir kaç dakikadır aşk yaşıyoruz. Bakışıyla günüme neşe kattı! Sizinkine de katsın diye paylaşıyorum.  

                                     :)

                                                                Daha fazlası  için:

21 Aralık 2010 Salı

Anne Ben Filozof Oldum!

Karar verdim:

Yenilgi, hırs ile doğru orantılı.
Bu felsefik (!) sonuca tavla oynarken ulaşmış olmam ise tamamen konumuzun dışında!
Ayrıca 6-3 yendim!

:)

20 Aralık 2010 Pazartesi

Kiraz Tadıdır Bizi Hayatta Tutan!

Hayatımın kaçıncı bardağından
dudağımda kalan bu tat?




Önceleri insana güzel gelir: şarabın tadı mesela.. Ya da ilk duble rakının! Dost sofralarında ve yahut sokak arasında içmekte olduğunuz meze masasında. İyi pişmiş bir vicdan bile vardır masanızda. Tüm hesaplaşmalarınız, didişmeleriniz, kendinizi yiyip bitirmeleriniz... Tüm bunlar karın doyurur! Masadaki mezeler dostlarınıza kalır böylece.

Ardından hayatınızın en güzel muhabbetine yaklaştığınıza inandırırsınız kendinizi; hep ama her seferinde. Şu yıllar yılı unutamayacağınız; en keyifli ve unutulmaz gecelerinizden biri olacağına ikna olursunuz!

Sonra bir bakarsınız... Herkes akıp giderken, sizde iki damla yaş durur. Dolayısıyla siz de o iki salak damlanın durduğu yerde durursunuz; göz pınarlarınızda...

Devamla... Sarhoşluğa doğru bozulur; mide, ses, heves... Böylece o gecenin de hayatınızın en güzel muhabbetini içeremeyeceğini çünkü en başta kendinizin güzelliğinizi yitirdiğinizin ayırdına varırsınız. Sorun başlı başına sizsinizdir yani! Bizatihi; şahsınız!

Tam da bu can sıkıcı anda, ağzınızın buruk tadı yok olur ve bir yerlerden tanıdığınız ama ismini koyamadığınız şekerli-kirazlı bir tat gelir dilinizin ucuna. Sonra sorarsınız: Hayatımın kaçıncı bardağından dudağımda kalan bu tat?

O bardağın içine girmek ve sadece o bardağın içine sığabilecek bir hayatı yaşamak istersiniz. Bir an için sizi mutlu edecek şeyin bu olduğunu düşünürsünüz... İşte umut, dilinizin ucuna gelen, dudaklarınız kurusa da tükürüğünüzle yeniden şekerlenen kiraz tadıdır... Tam kusacağınız anda midenizi yatıştıran ya da kustuktan sonraki arınma hissinde saklı duran!

18 Aralık 2010 Cumartesi

16 Aralık 2010 Perşembe

Sinir Harbi!

Fizy listemden, en sevdiğim Paganini'lerimi kim sildiyse O'na çok sinirliyim! Sadece bunu söylemek istedim. Sadece bu!!! Çünkü O'nun yüzünden her gün mutlaka dinlediğim o güzelim şarkıyı duyamıyorum!

15 Aralık 2010 Çarşamba

Ters Perende* Atabilen Sere Serpe Bir Kedi Olabilmek!

Şu hayatımda imrenerek baktığım pek az şey oldu sevgili kirvem!
Hatta şöyle bir düşünüyorum da iki şey olmuş...

Hemen paylaşmak lazım:

1-) Ters perende atan insanlar, (Bir gün bunu yapabilecek vücut yapısı ve atletikliğe sahip olursam kesinlikle videosunu çeker, bir şekilde tüm dünyayla paylaşırım. Çocukluğumdan beri içimde uktedir ya! Rüyalarıma, hayallerime girer. Bir şekilde kendimi hep ters perende atarken düşlerim. Ters perende atabilen insanlara kimi zaman hınç kimi zaman sevda ile bakarım. Bu ters perende işini halledebildiğim gün hayatımın sırrına erecekmişim gibi geliyor niyeyse... Gerçi bu iş için hiç çaba sarf etmediğimi bilmeniz benim ciddiyetimi sorgulamanıza sebep olabilir ama yine de söylüyorum işte, denemedim. Nasıl denenir ki?)

2-) Dünya derdini çoktan bırakmış, sere serpe yatan kediler. Her yere, her yere yatarlar! Hep de mutludurlar. Araba üstlerine, cam diplerine, ağaç kovuklarına, insan bacaklarına, hasır sepetlere, çöp kutularının içine ve saire ve saire...

Belki de ben bu yüzden sürekli gördüğüm kedilerin abuk sabuk fotoğraflarını çekiyorum.
Bu arada şu anda gözümün önüne de son günlerimin favorisi "Kedi Blackie' geldi. :) Görmüşsünüzdür belki, kendisi 24 yaşında ve şu an itibarıyle İngiltere'nin en yaşlı kedisi imiş. İnsan yaşına göre 118, boru değil!

Buyrun Blackie:



Hayatın izleri kedide bile görülebiliyor. Yazık yavrum artık kendinden geçmiş, ben onun gazete sayfasından kopardığım fotoğrafını mantar panoma astım. Her sabah ona bakıp bazı replikler uyduruyorum.

İşte ne bileyim efendim, Blackie bir gün vasiyetini yazıyor ve haberlere konu oluyor. Ertesi gün başka bir şey ortaya çıkıyor, şok şok şok flaş flaş flaş!

Hemen örnekleyelim:

"Kedi Blackie vasiyetini açıkladı. Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar." (NY Times)

Ertesi gün: "Kedi Blackie uzun yaşamın sırlarını anlattı. Blackie basın açıklamasında düzenli cinsel hayat ve tek eşliliğin kendisini bugünlere getirdiğini ifade etti." (The Independent)

Bir diğer gün: "Kedi Blackie'nin doping hapları ve cinsel güçlendirici kullandığı ortaya çıktı. Blackie çok pişmanım, çaresizdim ama yine olsa yine yaparım dedi..." (La Repubblica)
Yani işin özü ben böyle şeylerle falan neşelenebilen ruh hastası bir şahsiyetim gerçekte! Böyle antin kuntin anlatıyorum bazen bir şeyler, belki okuyanım oluyor, belki olmuyor bilemem ama benim kafa yerinde değil. Meslek hastalığı diyelim, hayat gailesisi sırasında kopan teller diyelim ya da ne bileyim deli dumrul meşgalesi de diyebiliriz. Benim bile anlamlandıramadığım bir haldir halim...

Ne var ki neşem doruklardayken bir anda bunalıma saplanıp kalabilecek kadar da dengesizim. Neden diyecek olur iseniz, yaşananlar diyebilirim en fazla. Elbette doğuştan böyle doğmadım.

Esasen tüm bu yukarıdakileri, aşağıda çektiğim fotoğraftaki kedi ile yıllar sonra bu gece rastlaşıp (Bergama'da fotoğraflamıştım bu seksi arkadaşı) düşüncelere dalmışken yazdım. Varmak istediğim yer de bambaşkaydı...



Ben bu fotoğrafı ne zaman görsem ya da sere serpe uzanmış bir kediyi, aklıma Murathan Mungan'ın şu satırları gelir:
...
Çıkmaz bir sokağa benzeyen bu avare avunması vitrinlerde

Ne çıkmaz sokaktayım ne de mutsuz

Sadece rüzgârlardan daha güçlü olmak istiyorum o kadar

Açık denizlerde nice yolculuklara yelken açarken

Kış güneşinin mutlu ettiği bir kedi gibi mutlu, emin, tasasız

Sere serpe ve keyifli olmak tek isteğim ve dileğim

Senin ve benim , yani bizim için...


*Doğru yazım 'parende' değil 'perende' imiş ne iğrenç yahu! Perende! Bak bundan çok güzel Canlı Para sorusu olur. Söylüyorum.



13 Aralık 2010 Pazartesi

Yazamazken Söylenenler

Şu sıralar yapmayı en sevdiğim şey sırtımı kalorifere dayayıp, üzerinde oturduğum minderde hayaller kurarak kitap okumak... Kocaman, pofuduk, iki tane filli minderim var! Ha bu arada, ben fillere hayranım.

Çocukluğumdan beri çok severim sırtımı sıcacık kalorifere dayamayı, tuhaf bir güven duygusu verir. Üşümemek isteğinin gerçeğe dönüşünün yarattığı bir güven belki...

Gelin görün ki bir an sonra, okumayı bildiğim için, ısınabildiğim için, barınabildiğim bir evim olduğu için ne zaman sevinecek olsam ya da ne kadar şanslı olduğumu düşünsem; diğer yanım bundan utanıyor!

Ben tüm bunları yaşarken sokakta donarak öldüğünü bildiğim on binlerce insan olduğu için. Sonra bunu düşünüp içimde bir şeyler cızırdarken (ki hep öyle oluyor, benim iç hatlarımda bakır bir tel var sanki: topuktan-kalbe), yaşadıklarımın tadı kaçıyor.

Ve ben işte yine öyle bir andayım. Kalbim buruk çünkü dışarısı gerçekten ama gerçekten ÇOK SOĞUK!

Tek bir canlının bile üşümeyeceği günlere...

Bu Aralar Suyu Özledim...

Suyun boğuk fakat huzur veren seslerini duyabileceğiniz fotoğraflar Elena Kalis'ten...
Ben onlara bakarken bile mutlu ve suyun derinliklerindeyim!





Siz de yapar mısınız? Durgun ya da akan bir suyun altında, karşısında, içinde, yüzeyinde saatlerinizi geçirir misiniz? Ben sıkça yaparım. Bundan daha sade bir arınma şekli olamaz!





Mesela şu kız çocuğu gibi başımı suya bırakıp güneşi görmeye çalıştığım çok oldu. Bunu yaparken gözlerimin tuzlu suda yanması da cabası! Ne var ki gördüğüm güzellik çektiğim acıya değerdi. Ötesini düşünmedim.





Yukarıdaki fotoğraftan sonra aklıma bir an Paul CELAN'dan şu satırlar geldi...
"Sen ölümdüm
Seni tutabildim
Her şeyi yitirirken..."

Ve ardından şöyle tamamlandı benim sustuklarım:




Yine de kapanışı küçük bir kız çocuğunun kararsız gülümsemesi ile yapıyorum. Ve beyaz çiçeklerle size de kendimden arta kalan bir şeyi anımsatıyorum; umut. Hani şu yitirmemeyi tuhaf bir şekilde düstur edindiğim şey...



Elena Kalis fotoğrafları kadar mavi olalım diye!

10 Aralık 2010 Cuma

Siz Hiç?

Her yeni gün, düzenli şekilde, şahsınıza tirbuşon misali sokulan bir lafı okumak nasıl bir şey bilir misiniz? Ben biliyorum. Çünkü her gün düzenli şekilde bana sokulan lafları okuyorum. "Sana laflar hazırladım!" cümlesinin uygulamalı eğitim dersini alıyorum.  Sanal dünyanın lanetlerinden biri de budur. Acınızı bile doğru düzgün yaşayamazsınız. Eskiden, "Acaba nasıldır?", "Acaba benden nefret ediyor mudur?" diye kendi kendimize sorarken, artık bu cevapları bizzat birinci ağızdan fakat dolaylı yollardan alırsınız. Hatta muhtemelen bir süre sonra ne kadar muhteşem yeni aşklara yelken açtığını falan da öğreneceksinizdir. Şöyle söyleyeyim: Bu şey, haddinden fazla yorucu...

***

Benim ne twitter'ım, ne msn'in, ne de facebook'um var! İnanın bu şekilde çok mutluyum. İçinde bulunduğunuz şeyin ne büyük bir pohpohlama kumpanyası olduğunu öğrenmek istiyorsanız iletinize hiçbir sebep göstermeden "Çok acil 56.000-TL'ye ihtiyacım var. Zor durumdayım." gibi bir şeyler yazın. 

Hani şu doğum günlerinizi facebook'tan ya da twitter'dan "yazılı şekilde" kutlamayı sektirmeyen güruhtan kaç kişi arayıp neyin var, ne oldu diye soracak bir izleyin bakalım... Sizi arayanlar, yine üç beş dostunuz olacak! Onlarla olan iletişiminiz de zaten gündelik hayata dair olacak... 

Ha son olarak ben de buradan bir mesaj vermek isterim: Yediğim laflar yüzünden dilim lal olmuş, hiçbir şey yazamaz hale gelmişimdir.  Zira yazdığım üç beş satır bile bana fazla görülmüş, yazılarım üzerinden de laf sokulmaya başlanmıştır.

Hey gidinin sanal dünyası, senden nefret ettiğimi daha önce söylemiş miydim???

9 Aralık 2010 Perşembe

Benden, Beni İstiyorum Çünkü:

Bir elmanın çekirdeğini acıtarak oyar gibi
Çirkin bir elin açlığında bir vücudu soyar gibi
Bir düşü kimsesiz, öylece kenara koyar gibi
Çıkarttım attım içimdeki seni...

D.

26 Kasım 2010 Cuma

Güle Güle

Dün Eskişehir'deydim,
Bugün İzmir'deyim,
Yarın İstanbul'da olacağım,
Sonraki gün de Ankara'da...

Ben napıyorum sorması ayıp? Bir "dur"u yok mu bunun? Bacaklarım ağrıdı yol gitmekten. Bundan 20 yıl sonra dizlerimde oluşacak hastalıkların müsebbibi kim olacak? Yoruldum! Hem blogumu da ihmal ediyorum böyle olunca; spor bile yapamıyorum, kek ve poğaça yemekten, kötü çaylar içmekten gına geldi!!!

Neyse kusurumuza bakılmasın.

Yokluklar, çokluklara gebedir! Dönüşte bol bol yazarım artık...

(Ha bu arada çocukluğumdan beri "Allah'a ısmarladık" diyemem, ben giden de olsam kalan da; "güle güle" demeyi severim.)

25 Kasım 2010 Perşembe

23 Kasım 2010 Salı

Kara Güneş'le Gelen...

Oktay Üst'ün kemençesini çok seviyorum. Kara Güneş'i de...

Kara Güneş, yıllar önce Ankara sokaklarında mutlulukla yürürken ayaklarımın altında çatırdayan sarı yaprak sesleri kadar yakın bana. Kentin soğuk duvarlarını yıkabilmek için müzikle ısınıyordum galiba; bunu bizzat Kara Güneş ahalisine de söyledim! Bakın bir de şimdi beni utanmadan taa nerelere, hangi zamanlarıma götürecekler...

***
Müzik, çocukluğumdan beri bana uzanmış, beni en çok ısıtan eldi... İçime kapanık bir çocuktum ben, hala öyle miyim bilmiyorum. (Üstümden atamadığım bir utangaçlık ve aynı zamanda bunun tezatı olan bir utanmazlık sahibi olduğum kesin!) 5 yaşındaydım; parmaklarım birbirine bile zar zor kavuşurken babamın iş nedeniyle gittiği bir yolculuk dönüşü bana hediye getirdiği klavyeyi görür görmez çıldırmış, ilk defa gördüğüm bu aletin tuşlarına basmaya başladığımda rivayete göre birdenbire "Oy Oy Eminem" i çalmaya başlamıştım. (O yıllardaki favorim, neden bilmiyorum ama bu türküymüş, sesimin kaydedildiği her kasette bu türküyü bir iki kez söylemişim ya da çalmışım. Zaten bu türkü ile oynadığımı da hayal meyal hatırlıyorum, bir de ben çocukken Barış Manço taklidi yapıyordum ne saçma be! Kız çocuğusun sen. Elalem dansöz olmak ister, ben Barış Manço!)

Neyse efendim bu "Oy oy Eminem" evin duvarlarında yankılanırken herkes müziğe olan inanılmaz(!) yeteneğimin farkına varmış ve hemen daha da üzerime düşülmeye başlanmıştı. Elimden tutulmuş, evimizin arka caddesindeki Yamaha müzik kursuna gidilmiş, acilen yeteneğimin boyutları ölçülmeye çalışılmıştı. Bir süre eğitim aldıktan sonra pek sevgili hocalarımdan biri, günlerden bir gün kursa gelen Kurtalan Ekspres'in yanlış hatırlamıyorsam bass'çısı olan uzun saçlı güzel amcaya beni dinletmiş, kendilerince halime gülüşmüş, aman da bu minyatür neler yapıyor böyle minvalinde beni daha da teşvik etmişlerdi... Bu kız çocuğunun mutlak suretle müziğin içine daha fazla dahil edilmesi öğüt edilmiş, sınavlara sokulmak istenmişti. Hayallerim böyle böyle büyüdü ama sonra ne oldu? Ben ola ola bir hukuk insanı oldum. :( Can sıkıcı, kukuman kuşu kıvamında bir kadın!

Henüz ilkokul 4. veya 5. sınıftayken iken verdiğim ilk resitalimdeki performansımın bir Queen şarkısı oluşu ve yine katıldığım bir yarışmada bana ödül getiren şarkının da "i want to break free" oluşu (üstelik çalıp-söylemek şeklinde! piuuu!) etrafımdaki büyüklerin tuhaflığının başka bir göstergesi sanırım. Belki de ben şu hayata bundan alışamadım. Bebeyken ('bebe' de Ankaralı lafıdır ona göre hiza alın!) damara enjekte edilen Queen şaftımı kaydırmış olabilir!!! Böylece etrafımın her daim delilerle dolu olacağı o dönemden belli olmuş. Kaderimin başlangıç çizgileri, beğenilmediği takdirde silinebilecek tazelikte iken yani kalemin mürekkebi kurumamışken henüz, kimse silmemiş de üzerinden geçip geçip durmuş! Bu yüzden dinlediğim müziklerin her bir yanında ben varım. Bir göz, bir el, bir dudak olarak.

Sevdiğim bir şarkı; dizimdeki yara izi,
Bir diğeri, dudağıma yapışan muzlu big babol sakız,
Sonraki, battaniye ile balkonda uyuduğum yıldızlı bir gece,
Şurada saklanan öteki, saklambaç oynadığım solucan,
En sonuncusu da hiç yitirmediğim hayat hevesim.

***

İşte anlattığım türde bir şey:

Kara Güneş'i ne zaman dinlesem üniversite yıllarıma dönerim. Öğrenci evlerine; bendir, saz, bağlama çalınan, ocakları her daim yağdan yapış yapış olmuş, 4 duvarın en güzel hali, 5 kişi yaşanan, 6 taş fırın ekmeğiyle doyulan, 7 yumurtadan menemen yapılan, demli kaçak çayların en güzelinin yudumlandığı dostların evindeki sıcak kış gecelerine! Heyhat çok güzel günlerdi, öylesi bir daha gelmez... Mümkünatı yok biliyorum! Bilmek koyuyor zaten en çok... En çok Musti aklımda, boncuk gözlü kardeşim, ne güzel bendir çalardı, ne güzel öperdi sevdiceğini, Hatay'lı güzel insan, şimdi yıllar sonra Musti'nin abisi babamın avukatı ne tuhaf! Sonra İbo, tombul, gül yüzlü çocuk! Gülünce gözleri iki küçük çizgi, yanaklarına gömülür. Menemenin şahını yapardı, en çok kendisi afiyetle yerdi. Koca tencerede soğanlar pembeleştirilir, her seferinde şuna biber salçası koyma dememe rağmen "olur mu be salçasız!" diye kızardı. Belki de hala o menemenin tadını unutmamamın sebebi "koymaaa" dediğim biber salçasıdır kim bilir. Bu çok sevdiğim hikayeyi burada, yarım bırakıyorum. Sonunun gelmesini hiç istemediğimden...

***


Kara Güneş dünya görüşü olarak sanat üzerinden ticaret yapmayan, böyle kaygılar gütmeyen bir ekip ve her zaman böyle kalmaları temennim. Yeteneklerini kimseden sakınmadılar. Bu bile gönül kazanmaya yeter. Bu sebeple de bütün şarkılarını, bütün seslerini kendileri, resmi web sayfaları üzerinden paylaşıyorlar. Dolayısıyla belki de sizinle ilk defa legal yoldan, göğsümü gere gere paylaşacağım bir kaç link var.

Sokakların, şehirlerin, dünyaların kara güneş'i olarak kalmaları dileğimle!


ve en çok sevdiğim:


ve benim için en çok Ankara olanı:


İsterseniz siz de dinlerken neler hatırladığınızı ve neler hissettiğinizi anlatabilirsiniz... Bunun cevabı "hiçbir şey" olsa bile!

Selametle, geceyle...

21 Kasım 2010 Pazar

8 Gün!

Tam 8 gece 9 gündür kendi hayatımın dışındayım. Nasıl dersen; sığınmak istediğindeyim fakat babamın kollarında, annemin kucağında değilim bu sefer. Üzgünken ve kimseyi sevmiyorken kaçtığım yerler buraları, onlar bile bilmez.

Babam demişti ki bir vakit: "Annenin rahminden benim ellerime düştün sen! Adın Duygu olsun istedim. Adın gibi yaşa istedim." O bunu söyleyene kadar, bir kere bile sormamıştım adım neden Duygu diye... Sadece her kaçışımda annemin rahmine geri döndüm, cenin pozisyonuma! Babamın güzel, yorgun, kara ellerine düşmeden tam önceki vakte! Belki bu yüzden hala uykularımda cenin pozisyonunda uyumayı seviyorum. Bacaklarımı karnıma çekip başımı yavaşça kıvırdığımda herkesten saklanabilirim sanıyorum!

***
Hani şu en bilindik el hareketini çekebilen orta parmağımda, ısırarak bir kaç gün önce açtığım yara canımı yakıyor, hatırlattıklarıyla birlikte elbet... Ne zaman kendime sinirlensem ya orta parmağımın ya da baş parmağımın tırnağını kopartıyorum. Kendime acı verecek yerlerinden, bile bile! Hissedilir kılmak için bazı şeyleri... Sense kendime bilerek verdiğim acılar için bana kızıyorsun.

Ben bunu yapmasam, korkularımdan sebep dudağım uçukluyor, sonra oradan başka organlarıma atlıyor virüs, bir kaç gün, bazen bir kaç hafta benimle kalıyor! Vücudumu dolaşmayı seviyor, tıpkı ellerin gibi. Bu yüzden yıllardır bırakmadı yakamı yaralar, bereler... Zaman zaman ziyaretime gelecek bir yer edindiler kendilerine.

Sen de mi öyle olacaksın? Zamana sıkıştırılmış ziyaretlerden mi ibaret olacak "biz"liğimiz? Hayatımda edindiğin yerin sağlamasını böyle mi yapacaksın? Ben bu yüzden tıpkı o virüsle savaşır gibi seninle savaş halindeyim şimdi; bir elimde uçuk kremi, diğer elimde sinir bozukluğu!

Uyanıkken farkında değilim korkularımın, bu yüzden herhangi bir sabaha uyandığımda kırmızı uçuklamış bir dudakla karşılaşabiliyorum. Uykularımda saklanacak neresi var ki kaçamıyorum işte ve o da bu anımı kolluyor besbelli. Zira kendimdeyken, kendi varlığıma inşa ettiğim surları aşamayacağını biliyor. Benim hep o başka hayatlarda saklanmak isteğim bundandır. Kendimi başka bedenlerin hakimiyetine bırakma güdüm... (Nocturne No 20.-Op P1 No.16 in C#m giriyor burada işin içine, Chopin!!! Hani Paganini çalarken sevişecektik, bunu yapamadık diye Chopin'in ellerini dinliyorum belki şu anda.)


***
İtiraf ediyorum; tek gecelik ilişkilerin dahi içinde barınan duyguya olan inancımı sarsmamak adına "Before Sunset" izlemiş olabilirim bu gece. Hikayeyi bilen bilir, oldukça sıradan ve bir o kadar ilham verici! Tıpkı o hikayedeki gibi bir gün Viyana'da buluşacak bir Amerikan erkeği ve bir Fransız kadını da olabilirdik biz değil mi? Oysa şimdi sadece kendi uzak şehirlerinde, bi' başına yaşamaya çalışan çocuklarız.

Bu fotoğraftaki karenin umursamaz ve maceraperest kenarı ben olsam, senin kahve falında çıkan sevimli kırmızı trene binip gidelim derdim! Telvenin kahve renginde kırmızıyı nasıl gördüğümü sorma; kaldı ki sana bile "kırmızı" olduğunu söylemedim. Fallar isteklerin, itirafların, yalanların ana vatanıdır pek çok zaman! Kimileri kendi olmasını istediklerini söyler, kimilerine de yaşamak istediği bilinen şeyler söylenir. Bu son sözle, kendimi töhmet altında da bırakmış oldum. Bir bu eksikti!

İşte 8 günün ve 9 gecenin ardından, ilk defa yarına dair bir gerçekliği hissedebiliyorum. Yarına kadar yaşanmış her şey tarafımca uzay boşluğuna üflenip ardından el sallandı, hoşçakallar dile geldi. Başımızın göğe yükselmesi ve kalbimizin ona yetişememesi bundan. Bil ki başımız yıldızlara haddinden fazla değdi...

Nefretin Doruklarındayım!

Emre Aydın'ı oldum olası sevmedim. Hatta ilk dinlediğimde "aha şaka olsa gerek bu, hani lisede dalga geçtiğimiz söyleme tarzı vardı ya adam resmen tutmuş o şekilde albüm yapmış" diye düşünmüştüm. Çok dalga geçilir yazık, bu ne ola ki böyle demiş idim fakat şimdi anlıyorum ki ben bir satış-pazarlamacı olsam şirket batırabilirmişim. Çünkü benim dalga geçilir dediğim şahıs aldı, yürüdü, gitti... Ama ben "şşş" "şşş" şeklindeki söyleme tarzına hala deli oluyorum ve bunu herhangi bir şeyin değiştirebileceğini de sanmıyorum! Bütün kelimeleri ağzında şişire şişire kelimelere ne olduğunu şaşırtıyor adam!

Ya tamam sevene saygım var, dinlesinler, çocuk da müzik adına çaba gösteriyor bu ayrı mesele ama bir yerde durmak lazım!? Bu ne arkadaşım! Alt komşum iki gündür bana zorunlu Emre Aydın dinletisi yapıyor!!! İşin garip tarafı bu alt komşu, kendileri hakikaten şahane piyano çalan bir insan. Kıskanmıyor değilim! Hatta o piyano çalarken tamamen bir sessizliğe bürünüyor ve çaldıklarına kulak kesiliyorum. Az önce Chopin'den C minorler falan çalıyordun birader! Huşu içerisinde dinliyordum, sonra bir anda kesip Emre Aydın'ı bangır bangır "şşş"latıyorsun, olacak iş mi? Basslardan ayak altlarım titriyor! Sen bana psikolojik travma mı yaşatmaya çalışıyorsun? Şu yüzden kahvaltı yapamadım hala! Sinirlerim bozuldu.

Nolur, artık daha fazla Emre Aydın dinlemek istemiyorum! Hey ya Rabbim sen yardım et. Emre Aydın'a karşı duyduğum nefret şu an doruk noktasında. Bugün Pazar ya Pazar... Yok yok fettanlaşmanın vaktidir. İnip kapı çalmaca... Ben gidiyorum hakkınızı helal edin!

20 Kasım 2010 Cumartesi

Aklıma Gelmezdi; Mimlenmişim! Ben de Mimledim ama Kimi?

Bugün İstanbul'dan şehrime döndüm. Daha ilk adımımda ve sonra pencereden dışarıyı izlerken ne kadar küçük bir şehirde yaşadığımı anladım bir kez daha. Huzurlu ve küçük olduğu için sevmiştim bu şehri, kendime böyle fısıldıyordum her seferinde ya da neden İstanbul'a yerleşmiyorsun diye soranlara; "ben hormonlu sahil kasabamı seviyorum ve burada mutluyum" diye böbürleniyorum her seferinde.

Küçük ve mutlu bir hayatım olsun istemiştim hep. Bu yüzden kalkıp Ankara'dan İzmir'e göçtüm... Hayatımda yapamayacağımı düşündüğüm ilk şeyi böylece yaptım, benim için önemli idi! Çünkü bundan 6 yıl öncesine kadar "Ben Ankara'dan başka hiçbir yerde yaşayamam." diyen ve -inanmayacaksınız ama- Ankara'ya şiirler bile yazmış bir insandım. Oysa Ankara değildi güzel olan, oradaki dostluklarımdı. Ankara'da kurduğum dostlukları bir daha hiç kuramadım. İzmir'in en sevmediğim yanı bu oldu. İnsan neden güzel bir hayatı bırakıp yalnızlığı seçer konusuna şu anda hiç girmeyeceğim, orası çok derin... Sizi de derinlerime çekerim, sonra birlikte boğuluruz! Hepimize yazık, günah şimdi.

Bu akşam yine sırtımda, boynumda, omuzlarımda günlerin izleri... Dopdoluyum! Diyorum ki çok geç saatlere kalmamak, akıl henüz baştayken eve varabilmek güzel... Her nedense bir şekilde hep çantamın en diplerine saklanan anahtarımı bulup çıkarıyorum, kapıyı klik sesiyle birlikte açıyorum. Uzun süreli gidişlerimin ardından evime geldiğimde hep huzurla iç çeker ve her seferinde sesli olarak "Home sweet home" derim! Fakat o da nesi bu sefer farklı bir şey hissediyorum. Evet evime geldiğim için mutluyum ama öncekiler kadar değil... Yoksa ben her şeyden vazgeçebilecek biri mi oldum? Bunu sorguluyorum... Kendimden korkuyorum. Buradan da gitmek vakti mi geldi diye... Oysa bu ev, bu yaşam, nasıl da özenle kurulmuştu. Bu soruyu şimdilik meçhul cevaplar sandığına kilitliyorum... Bu gece buna vereceğim cevabı kaldırabilecek bir ruh halinde değilim çünkü.

***
Önce, eve gelince hiçbir şeye değişilmeyecek olan ve yorgunluğun; hatta belki küçük mutsuzlukların izlerini silen ilk şeyi yapıyorum, güzel, ılık bir duş almak. Suyun sesiyle, suyun altında kaybolmak gibisi yoktur. Ben buna benzer bir şeyi denize girdiğimde de yaparım. Siz de deneyin... Denizde, kafanızı geriye doğru suya daldırın, gözlerinizi açın ve suyun aksinden gökyüzüne bakın, içeriden, suyun içinden! Hafif buğulu, hafif köpüklü ama muhteşemdir. Suyun boğuk sesi, kaybolduğunuz hissini yaşatır. Neyse nerelere getirdim sizi ben böyle? Bunu boşverin şimdi, devam edeyim...

Sonra oturuyorum, sessizliğin göbeğinde duruyorum. Sessizliğin göbek deliğine pamucaklar birikmiş, onlarla oynuyorum sonra ondan da sıkılıyorum. Elim bir şeylere gidiyor, okumak istiyorum, okumak istemiyorum, en iyisi bir şeyler içmek diyorum. Bir bardağa bol buz, biraz Smirnoff ve elma-vişne suyu koyuyorum. Evet bu tadı sevdiğimi düşünüyorum!

Duruyorum! Yine duruyorum, napıyorum ben Allah aşkına, ne yapmaya çalışıyorum? Ben bu hayatta napıyorum!?! Bezdiren düşünceler girdabından çıkmak için güzel müzikler dinlemeyi seçiyorum. Müzik her daim kurtarıcım!

Bilgisayarı açıyorum, açmışken bloguma da bir bakayım diyorum... Güzel bir adamın güzel bir yazısını okuyorum, iç çekiyorum. Gözler zorla durduruluyor, hatta kapatılıyor. Belki de her şeye! Çünkü ağlarsam üzülecek biliyorum! O adamın kurtardığı dünyalardan birinde olmak istiyorum... O'nun tarafından kurtarılmış bir dünyanın neye benzediğini merak ediyorum. Pamuk şekeri? Lolipop? Güzel ekşi bir limon (ben limona bayılırım)? Lunapark? Bir balerinin eteğinin tütüsü? Bulutlarda zıplamak? Bilmem ki... Bu konu hakkında başlı başına bir yazı yazmalı... Erteliyorum, kendime gelene kadar!

Sonra o da nesi! Mimlenmişim, evet bu gece için ikinci keyifli şey belki de! O vakitten sonra tüm bunları unutup mimlenmemin gereğini yerine getirmeye koyuluyorum. Böylece ağlamamayı da başarabilirim. Fırtına Kuşu mimlemişler beni efendim, sağolsunlar. Güzel bir oyunun başlangıcındayım böylece! Buna göre kitaplığıma yönelecek, gözüm kapalı bir kitap seçip onun 55. sayfasını okuyup, bir pasajı alıntılayacağım. Tüm bunlardan önce de kitabın sayfalarına dokunup, hızlıca bir göz gezdireceğim...

Böylece;
Evimin en sevdiğim noktasına, kitaplığıma yöneliyorum. Kitaplığımın en üst rafı boyumdan çok daha yüksekte olduğundan, oradaki kitaplara dokunmayı es geçmemem için çıkmam gereken bir sandalye var. Kafam o kadar bulanık ki sandalyeden düşmekten zar zor kurtuluyorum. Zaten son 3 gündür sürekli düşme tehlikesi ile karşı karşıyayım, bir şeyler elimi kolumu mu birbirine doladı ne! Hatta son tehlikeli hareketimdeki sekerek kurtulma fiili bir düşüşe dönüşmüş olsa idi sanırım şu an yüzümün sağ kısmının derisi yüzülmüş bir şekilde bu satırları yazıyor olacaktım, artık beni hiçbir adam da sevmezdi herhalde! Ya da şöyle ilginç görüntülü, seri katil karizması olan kadınları seven biri sevebilirdi belki de kim bilir... Zaten hep düşünmüşümdür, ben erkek olsaydım seveceğim kadın kesinlikle güzel olmayacakmış! Neyse... (bu kelimeden de nefret ederim bilesiniz! Sinirim bozukken kullanıyorum genelde.)

Ha bu arada blogumun bir yerlerinde kitaplığımın fotoğrafı olacak onu da bulup göstereyim hemen size! Daha önce de söylemiştim, "bir ömrü burada geçirebilirim..."

Ellerimi gözlerim kapalı kitaplarımın üzerlerinde gezdiriyorum, burnuma şimdiden sayfaların kokusu geliyor. Bazılarına dokunurken heyecanlanıyorum, acaba neden? Bilmiyorum! İşte diyorum bu, hayır hayır şu, yok o da değil kesinlikle diğeri. Son bir şans: "sen gel" diyorum! Şimdi gözlerimi açıyorum.

Aslı Erdoğan - Kırmızı Pelerinli Kent...

Kapağını açtığımda gördüğüm ilk şey muhteşem. Nasıl olur da unuturum! Kendime kızıyorum:

SEN ölümümdün
Seni tutabildim,
Her şeyi yitirirken.
(Paul Celan)

***
"Her şeyi yitirirken bile tutabileceğim bir SEN olsun istiyorum!" Deyip susuyorum...
***

Bu kitabı okuduğum dönemleri hatırlamaya çalışıyorum, yıllar öncesi, yanılmıyorsam sene 2001; yaş 19'du... Bunalımlı dönemlerimdi hatırlıyorum, bunalımlı olduğumu sanıyordum daha doğrusu! Oysa bunalımda olacak tek bir sebebim bile yoktu, sadece okulum zordu işte o kadar... Derdimiz okul olsa keşke hala! Hayat, sonrasında çok daha farklı, çok daha afilli, çok daha ele geçirilmez dertler getiriyor kapınıza. Hani 19 yaşınızda deseler ki başına şunlar şunlar gelecek, afedersiniz ama s.ktir git bile dersiniz onu diyecek adama! Kitabı okurken de oldukça hüzünlenmiştim, hatırlarım... Tuhaf bir aşk ve kent hikayesi barındırıyordu içinde. (Gerçi Aslı Erdoğan'ın Kabuk Adam'ı ile karıştırıyor da olabilirim ama olsun, bu gecelik salaklığımı affedebilirsiniz sanırım.) Rio'ya giden hüzünlü bir kadını hatırlıyorum kitapta.

Zevklerine güvendiğim bir güzel insan tavsiyesiydi.

Gözlerim dolu dolu yazıyorum. Ne kadar tanıdık hayatıma bu pasaj! Buyrunuz efendim 55. sayfadan (mecburen 56'ya yönelen devamı ile birlikte...);

"Neden seçtim bana öldüresiye düşman bu kenti? İnsan acısından lif lif dokunmuş kırmızı peleriniyle benliğimi sarıp sarmalayan, keskin dişlerini karnaval maskelerini ardına gizleyen Rio de Janeiro'yu...? Yalnızca tek bir şey adına güvenli suları terk eder, kendi köklerimizi keseriz. Adem'in, uğruna ölümsüzlüğü teptiği tek şey adına: BİLİNMEYEN.

Çok çok uzun zaman önceydi. Yalnızlığımı bir zırh gibi kuşanıp okyanuslara açıldım. Vardığım bu son durakta anlıyorum ki bir çember üzerinde dönüp duruyormuşum. Paslı kalkanlarımın ağırlığı altında iki büklüm, ucu küt kılıçlarla donanmış. Asla odak noktasına yaklaşamadan, her defasında sadece yörünge değiştirerek... Beni serüvenden serüvene sürükleyen, ne tutkuymuş ne de cesaret. Belki kaçma isteği, ama geçmişimden değil, geçmişimle birlikte kaçıyormuşum. Çarptığı cüzdanla son sürat koşarken paraları sağa sola döken bir yan kesici gibi..."



Aslı Erdoğan'ı severim ben.

***
Şimdiii... Kural gereği benim mimlediklerim aşağıda. (ki ben böyle şeylerden utanırım normalde insanları rahatsız edeceğim diye ama el mahkum döt gardiyan oyun bozan olmak istemiyorum) :) Haberleri olur mu ya da nasıl olur bilmiyorum ama vakitleri var ise ben de şu şahısları mimlemiş olayım madem...

1)FKH
2)Vladimir beyfendü.
3)Zamanında ilk izleyicim olduğundan, kıymetlimiz (şaşırtırım böyle) Komplike Ruh hamfendü.

Oyunumuzu alıntılıyorum. (Tabii siz benim kadar uzun yazmayabilirsiniz ben delirmiş vaziyetteydim biraz):

"Kitaplığınızın karşısına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız -yada hediye gelmiş de olabilir- anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.

Kuralları da var..

Mim Kuralları:

- Mimlenenler mimi cevaplamak zorundadırlar, mim bozulamaz.

- Mimin bozulması teklif dahi edilemez.

- Mim yalnızca 3 kişiye gönderilebilir.

- Karşılıklı mimlemeler yasaktır.

- Mim, her bir blog için sadece bir kez cevaplanabilir.

- Mim kurallarının ilk 6 maddesi değiştirilemez."

15 Kasım 2010 Pazartesi

Hoşçakalın Demeden Gitmem!

Yokluğumun mesulü İstanbul,
Zahirimin kederine sebep zamandır!

Ben yokken, siz varolun! Gelince yoklama yapacağım! :)
Hoşçakalın. Umarım yazacak bir şeyler biriktirebilirim...

KÖRebe!



Gecenin ilaçlı uykusuzluğunda, kadın!
Dudağının duasında, fısıltı!
Fısıltının saklambacında, şarkı.
Şarkının yüzünde, adam...


D.

9 Kasım 2010 Salı

Biliyorum!

Biliyorum!

Son zamanlarda bloguma hiçbir şey yazmadığımı, sürekli edebiyat seçmeleri yapıp, şarkılar ekleyip kenardan izlediğimi, blogger camiasında bu hallerimin "tembellik"le suçlanacağını, her bloggerın bloguna bir vakit bu tip "yazamıyorum" yazıları yazdığını, bol kremalı ekler yiyince pişmanlık duyacağımı, gece vakti çaylarından sonra uykusuz kalacağımı, ilaçlarımın midemi haşat ettiğini, uyku düzenimin allak bullak olduğunu, bazen suskunlukla barışmak gerektiğini, hepsini, hepsini biliyorum! Biliyorum da bilmek yetmez insana bazen. Bile bile yapılır bazı şeyler. Bile bile yapınca zevki çıkar. Bile bile düşeriz kuyulara, bile bile gireriz balçıklara, bile bile süreriz kötü izlerini hayatın. Bu yüzden, bile bile yaptığım şeyler için söylenmiyorum kendime. Bile bile yapılanların sorgusu olmaz.

Aksın gözümün nuru aksın bundan böyle kör baksın diye yakarışlardayım! Şener Şen'i bile özlemişim ötesi var mı? Böyle bir geçmiş zaman olur ki özlemindeyim... Kafam uzun zamandır olmadığı kadar dağınık, sebep arıyorum ve henüz bulabileceğimi sanmıyorum. (En azından bu kafayla değil!) Şu kafa karışıklığını halledip de burun-ağız yardımı ile nefes alabilirsem, beynime giden oksijenin temizleyeceği hücrelerim yeniden harekete geçebilir.

Hem bazen yapılacaklar arasında en iyisidir, SUSMAK ve köşenize çekilip her yanı SEYRE DALMAK...

ŞEHİR

...

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.

KAVAFIS 

Salı Gecesi Hüznü

Tek bir şarkıdır Salı gecesinin hüznü...
Yeter de artar! Hüzün istiyorsanız dinleyin. Yoksa boşverin.

Arid-You are Live 2003 versiyonu elbet. Orijinal versiyonunda bu hüznü bulamazsınız.


I want to live with you
In your beds of bliss
I want to hide out
In your tenderness

I want the world to be
Made complete
On your life I will feed

You are
The summer rain
You are
What I can't explain
You are
The hurt inside
You are
What I cannot hide

It's freezing you
You're frozen still
Memories
Come flooding in
Turn the reel
Oh reverse the past
Are you trying to make
This moment last?

You are
The summer rain
You are
What I can't explain
You are
The hurt inside
You are
What I cannot hide

I want to live within
I can't live without
I want to build it up
So it can break me down
I am gonna let him have
His way with you
Do all things
that I wanted to

You are
The summer rain
You are
What I can't explain
You are
The hurt inside
You are
Feeling
Free
Born into the last divide

You are
Like the summer rain
You are
What I can't explain
You are
The hurt inside
You are

And again, and again
And again, and again
And again, and again
And again, and again
The murder inside

6 Kasım 2010 Cumartesi

A Ş K !

Cumartesi'nin Müziği!

Tüm Mrs. Cold'lar için bugünün nouvelle'i geliyor!
Mutlu bir Cumartesinin teminatıdır bu şarkı! ;) Örneğin ben işyerimde küflenmemek için -tıpkı peynirleri strech filme sarar gibi- kendimi bu şarkı ile strech filmliyorum!

Dinleyin, sektirmeyin:
Hey babyyyy Mrs. Cold

Yerim!

5 Kasım 2010 Cuma

Mutluluğu Anlatma Sanatı


Aylar önce bir gün ofise girmek üzereyken rastlamıştım onlara, güzel bir bahar günüydü... Kara bir delikten hep bir avaz bağırıyorlardı varlıklarını belli etmek için. Tam da bu fotoğrafı çekmemden iki gün önce el birliği ile kurtarılmışlardı şeker şapşallar! Oradan bize seslenirken o kadar korkak ve tedirgindiler ki...

Ben bu fotoğrafı çekerkenki şımarık halleri, yaşamayı ne kadar sevdiklerinin en güzel kanıtıdır. Üstelik bunu hiç konuşmadan ve hareketsiz olarak anlatabiliyorlar! Biz insanlar beceremeyiz bunu sanırım...Uyurken bile bu kadar mutlular işte ötesi var mı!

Zaten kedilerin dudaklarına mühürlenmiş gülümseme kadar güzel olan çok az şey vardır dünyada... Ha bir de yavru kedilerin yumuşacık pembe patileri vardır öyle güzel hissettiren, bebek ayakları gibidir. Dünyaya ayak basmamış, nasırlaşmamış, bilgisiz patiler. Yer yurt görmemiş, acı çekmemiş, henüz aç kalmamış, tekme yememiş ayaklar.

Severim ben sizi.

Geçmiş İzleri

Ankara'da büyüdüm ben. Bu yüzden Ankara'nın adı ne zaman bir şarkıda anılsa ya da bir romana, öyküye mekan olsa kulak kabartırım, sus pus olurum.


Sevgi Soysal'ın Yenişehir'de Bir Öğle Vakti adlı kitabını uzun zaman önce okumuştum. Hatta şu da itirafım olsun; bir gün durup dururken 'ben neden hiç Türk yazar okumuyorum, bu ne yaman çelişki, mal mıyım ben, kahrol akıl' diyerek Türk yazarlara yöneldiğim bir dönemde okumuştum.

Soysal'ın okuduğum ilk kitabı olduğu için; adını duyduğum an Ankara gelir aklıma. Şu sıralar yine Sevgi Soysal düştü aklıma, niyeyse... Ankara'yı mı özledim ben acaba?

Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'nin fonu Ankara'dır, eski Ankara, bugün itibarı ile memleketim diyebildiğim tek yer belki de. İzmir'de doğdum, Ankara'da büyüdüm, kökenim Çerkes(miş), baba tarafım Van'lı, döndüm dolaştım doğduğum yerde; İzmir'de yaşıyorum ama nedendir bilinmez kendimi en çok Ankaralı gibi hissediyorum. Hayatımın en güzel yıllarını orada geçirdiğimdendir belki de... Ankara'lı olunca mutlu olacağımı sandığımdandır bu! İzmir bana yükümce mutsuzluk verdi sanki. Neyse toparlayalım...

Bu kitabı ile Sevgi Soysal, 1974 yılında Orhan Kemal Roman ödülünü kazandı. Yalın ve gerçekçi üslubu ile tarzını fazlası ile belli eder Soysal. Onun kaleminden bir şeyleri okurken, gerçekliği sorgulamadan içinde buluverirsiniz kendinizi. Karakterleri beyninizde çizersiniz. Hatta çok yakınlarınızdan birilerine benzetirsiniz. Sanırım bu yüzden, ben çok sevmiştim Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'ni.

***

"Ben kadının biriysem, sevilmeliyim."
"Erkeklere, erkeklere, en çok onlara, bu kendilerini sevenlere kızgınlığım...”
der Sevgi Soysal. Ve söylediği gibi de yaşar hayatını... 40 yıllık kısa ama uzun hayatını aşkla dolu geçirdi, başkalarını değil sadece kendi sesini dinleyerek! Kendi bildiğini okudu kısacası! Hayata kıymet veren niceleri gibi kanser hastalığına yakalandı. Önce göğsünün birini, sonra da nefesini teslim etti hastalığa! 'Hoşgeldin Ölüm' demeye kalkıştı fakat ölüme diyeceklerine ömrü vefa etmedi.

Sevgi Soysal'dan aşağıdaki pasajı not etmişim bir vakit akıl defterime...

"Bak, emniyet'te yanımdaki odada, ufak bir çingene oğlan vardı. Tam dokuz yaşında. İyi dinle, dokuz yaşında. Yankesicilikten, hem de suçüstü yakalanmış. Oğlana bastılar falakayı, bastılar falakayı, mümkünü yok 'yaptım' dedirtemediler. Sonra, öyle ayakları şişmiş yatarken, sordum oğlana, 'ulan zaten suçüstü yakalanmışsın, niçin doğruyu söylemeyip sopa yiyordun?'

Bir an bana, kendini dövenlere baktığı gibi, aynı düşmanca ve güvensiz bakışla baktı. Sustu. Ona kendisine kebap ısmarlaması için para verdim. Ancak o zaman konuştu benimle.

'Çaylak gibi konuşma be ağbi, polise doğru mu söylenirmiş.'

'Niye?'

'Yaramaz bize. Bak ağbi poliste bir, karakolda iki, mahkemede üç, adını bile doğru söylemiyecen.'

'Niye be oğlum?'

Başını bunca aptallığa kızmış gibi salladı.

'Ekmek için ağbi, karın doyurmak için. doğruyu söyleyince damda bulurum kendimi, he, deyince deliğe düşerim. kim doyuracak beni? Burada sopayı yer, sonra çıkarım, karnım doyar, tamam mı?'

Sen düşünür müsün bunu? Ben düşünür müyüm? Sadece ekmek için susuyor. Dayağa razı. Ele vermiyor kendini, ele vermenin kendisine, ekmeğine düşman olduğunu biliyor. Neyin dışına düştüğünü çok iyi biliyor. ekmeğini toplumdışılıktan kazanıyor, o kurallara niçin uysun? Karşılığı aç kalmak olunca dokuz yaşındaki çocuk nelere dayanıyor. Açlık can acısından daha dayanılmaz çünkü.'

Yeni Şehirde Bir Öğle Vakti - Sevgi Soysal

Diyeceğim o ki Sevgi Soysal okumadıysanız, Türk Edebiyatı'nın bu değerli ismini es geçmeyin. Gerçek hayatlardan gerçek izler görmek için çok iyi bir fırsat olacaktır. Hatta aklıma gelmişken ben de şu sıralar bir Sevgi Soysal katayım hayatıma. Son okuduğum berbat Grange kitabından sonra (Ölü Ruhlar Ormanı), bana ilaç gibi gelecektir.


sinsi edit: Grange'ı bir aydır düzenli şekilde kötülüyorum. Elimde sürünen kitabı yüzünden "AntiGrangist" oldum. Ne diye bildiğimden şaşıyorum ki ben zaten, bundan sonra açtığım yolda gösterdiğim hedefe yürümeye devam! Dış mihraklar beni yolumdan saptıramayacak! O kitap elimde geçen onca günüme yazık.

müzisyen edit: Bu gecenin müziğidir... Javier Navarrete pan's labyrinth lullaby...

2 Kasım 2010 Salı

MARKA's Patisserie - İZMİR

Gurbet elde garip anam oy,
Gurme oldum degüstatör oldum ben oy,
Vedat Milor'un tahtına da canım,
Baş koydum döt koydum ben oy,
Bir cheesecake'in dört de eklerin narına,
Ozan oldum, seyyah oldum ben oy,
Oy dağlar oy.


Yerel Yayın Kuşağımda bu hafta, İzmir-Bostanlı-Karşıyaka-Nergiz hattında ikamet edenlere hitap edebilecek müjdeli bir haberim var! Yeni keşfimi, bu küçük lezzet sunağını gururla afişe ediyorum!

Marka's Patisserie

Yeni yapılan metro hattı civarlarında, Nergiz'e doğru giderken küçükçük, şekilsiz, şemalsiz bir pastane Marka's. Geçenlerde önünden yürüyüp giderken, ne saçma bir isim bu, insan niye böyle bir isim koyar ki ne kadar manasız diye düşünmüş ve bu düşünce ile öylece geçip gitmiştim umursamadan. Bu akşam niyeyse eve yürürken bir şey dürttü beni (ki hakikaten tatlı ile aram yoktur ama bilmediğim, yemediğim nane de yoktur), şuradan bir şeyler alayım diye içeri girdim.

Ahh be yaa bir kere o ne tatlı bir ustadır, o ne boncuk iki gözdür, gayet şatafatsız ama tertemiz bir dükkan. Temiz eller, enfes bir gülümseme ve özenle hazırlandığı belli vitrinlikler!

Hemen dört ekler bir de vişneli cheesecake istedim. Güzel bir gülümseme eşliğinde benim için hazırlandılar. Kirvelerim sözüm size! Ben İzmir'de Lozan'da, Sevinç'te, Bravo'da, İstanbul'da İnci'de orada burada, Ankara'da Akman'da Liva'da ya da ne bileyim Kemeraltı'nın en salaş esnaf lokantalarında da bir kısım tatlılar yemiş bir insanım. Lakin gelin görün ki ben bu kadar güzel bir ekleri uzun zamandır yememiştim! O krema nasıl bir kremadır ki yutkunurken boğazım gıdıklandı, ilk ekleri sokakta yürürken ağzıma attım. Atmaz olaydım; kafamı sallayarak reklam filmi çekiminde gibi "mmmh" sesi çıkardım ve o sırada beni gören karşı cins bir yol sakini merakla elimdekine sonra da başka yerlerime baktı (artık nasıl bir şehvetle yutkunduysam adam da haklı!), tuhaftır o sırada ustanın gözleri ve onu yaparkenki sevincin hayali geldi gözümün önüne.

Ve ben bir deli olabilirim ama bu yazıyı yazmayı kendime görev edindim, ben bu adamı ve pastanesini anlatmalıyım dedim. Keşfedilmemiş bir hayaller diyarını, "ya kimse keşfedemez de kapanırsa" korkusuyla tanıtırken; diğer yanda da "ya fazlaca keşfedilir de diğerleri gibi olursa" endişesini taşıyorum. Ne olursa olsun o adamcağız para kazanmayı fazlasıyla hak ediyor, canım benim ya.

İddia ediyorum gidin oradan ekler alın, cheesecake alın, tiramisu alın. Beğenmezseniz fişinizin fotoğrafı ile birlikte nouvellepartisan@gmail.com adresime gönderin, söz veriyorum ödemeyi size ben iade edeceğim; bu kadar da iddialıyım!

Bulup da yiyenlere afiyet olsun, bana da löp löp et olsun! :)
(aslında vazgeçtim löp olmasın.)

1 Kasım 2010 Pazartesi

Bu Haftanın Nouvelle'i

Size bugünkü hediyem Ramona Falls'tan gelsin. Ben çok severim, hatta her dinleyişimde 'kucaklama,sarılma' gibi isteklerim coşuyor. Şarkıya sarılır mı insan? Sarılır sarılır... Tamam biraz içine kapanık bir müzik zevkim olabilir ama derinlerine kulak kabartırsanız sonsuz umudumu da görebilirsiniz. Göz ucuyla bile olsa...




(ulan acaba bunları tıklayıp dinleyen oluyor mudur ki...)

31 Ekim 2010 Pazar

Seni Sevebilmek İçin Yıllarımı Verdim!

Dikkat: Bu bir aşk hikayesi değil; bir vazgeçiş hikayesidir! Bu yazı, hayatımda sevebilmek için yıllarımı adadığım ve bugün itibarı ile vazgeçtiğim bir eyleme adanmıştır. Yemek yapmaya!!!

Yemek yapmayı sevebilmek için çok fazla yol denedim. Zira ben sevmediği şeyleri bırakabilmek için bile ciddi manada çaba harcaması gereken bir insanım. Sevmediğim bir kitabı, sevmediğim bir filmi bile yarıda bırakamam. Yok olmuyor, yapamıyorum, tık geliyor, hareketsiz kalıyorum, zorunluluk halini alıyor, illa sonunu getirececeğim ben o eylemin. Lakin bu huyuma rağmen yemek yapmayı bir türlü sevemedim, sadece nedenlerini araştırmaktaydım ki bugün sonuca ulaştım.

Şu bırakamama halime bir örnek vermem gerekirse bu sabaha dönebilirim. DVD oynatıcıma "Son Hava Bükücü" filmini yerleştirdim, heyecanlıydım, fantastiktir, bilim kurgudur severim ben, beni tanıyanlar bilir. Bu film için de büyük olmasa da beklentilerim vardı. En azından keyifli vakit geçirebileceğimi düşünmüştüm. Ha bu arada tamam itiraf ediyorum film korsandı, mesleğime ilişkin özel uzmanlık alanım olmasına rağmen; hak, hukuk, gak guk dememe rağmen ben de bazen korsan film alıyorum, malum geçim derdi içerisinde aman kültürel faaliyetlerden de eksiklenmeyelim durumudur bu.

Neyse, bu "Son Hava Bükücü" filmi halis mulis sinema çekimiymiş ve o kadar kötü bir çekimdi ki film boyu ekranda görünen adamın sol omzuna yaslanma isteği duydum! Sol omuz ve ben bütün filmi birlikte izledik. Benim içimin geçtiği anlarda, zayıflığımdan faydalanarak elimi bile tutmuş şerefsiz; filmin sonunda söyledi! Aslında aramızda bir sıcaklık doğmadı da değil. (Tabii bu DVD yarın alındığı yerde cıngar çıkarılmak sureti ile iade edilecektir. Ben onları uyardım, sinema çekimiyse hiç verme dedim, yok abla dedi, olur mu dedi, ayıp ettin dedi!) Sözün özü, zulüm şeklinde de olsa filmin sonunu getirdim.

İşte bu huyumdan sebep, yemek yapmayı sevebilmek için de neler denedim neler. Kulaklıklarımı takıp müziği sonuna kadar açtım, hamurlarla oynadım, mantı bile açtım, televizyonu açıp kafamı oraya vermeye çalıştım, tariflere bağımlı kaldım, tariflerden bağımsız oldum, dans ederek yemek yaptım, başkalarına yaptığımı düşünerek, sevdiğim bir yazarın cümlelerini tekrarlayarak ve saire ve saire... Sevemedim kara gözlüm seni doyunca!
Bugün kendime son bir şans vermek istediğimi fark ettim, sevebilmek için yani! Şu fırında makarnayı yaptım;



Ve işte tam olarak bugün yemek yapmayı neden sevmediğimi keşfettim! Ne zaman yemek yapsam, ne kadar aç olursam olayım, ne hayallerle başlamış olursam olayım, yemeği yaparken birdenbire doyuyorum ve kendi yaptığım yemeği hiçbir şekilde yiyemiyorum. Zaten evde benden başka yiyecek kimse de yok, bir kedim bile yok ya olsa en azından ona yediririm de mutlu olurum! (Yeniden bir kedi ile aynı evi paylaşma fikrine de sıcak bakmaya başladım bu arada, birbirimize can yoldaşı oluruz fena mı? Ne çok severdim Babukimi...) Bu doyma hissi canımı sıkıyor, hiçbir şey yemeden karnımı şişiriyor, pişmanlıklara gark ediyor, o kadar uğraşarak yaptığım şeyi yiyememek sinirlerimi bozuyor.
Bu yüzden yemek yapmayı, yedirecek birileri olmadığı sürece hiçbir zaman sevmeyeceğim! Buyrun gelin alın götürün evinize, sevdiklerinizle yiyin. Ben yemeyeceğim. :(