dd

28 Aralık 2011 Çarşamba

Öyle Güzel Bir Gün Ki...


Uzun zamandır iyileşemediğim için, bugün sabahtan doktora gitmek için işyerimden izin almıştım. Sabah erken uyanmak zorunda olmadığım günlere tek kelimeyle bayılıyorum! Doktor izninin, benim için muhteşem bir günün başlangıcı olacağını asla tahmin edemezdim... Doktordaki işim hemencecik bitti; eczaneye uğradım, elimdeki torbada öksürük şurubum ve burun spreyimle birlikte tırıs tırıs vapura doğru yürümeye başladım... (Geçen gün bana pastil satarken günde 3-4 kez "emebilirsiniz" diyen egzotik eczacı, bugün de bu spreyden günde iki kez "puflatın" diyerek egzotik kişiliğini bir kat daha perçinledi ve ben de onu bu güzellikleriyle kabullenmeye ve ayrıca da sapık olmadığına karar verdim. Emebilirsiniz kelimesini duyduğumda irkilmiştim de!) 


İskeleye geldiğimde, uzun zamandır fotoğraf çekmediğimi ve bunun eksikliğini hissettiğimi fark ederek, pek de kaliteli görüntüler sağlayamayan telefonumla işe koyuldum. 





Sonra bir de baktım ki yaklaşık 10-12 tane pelikan karşımda. O kadar tatlılardı ki ben transa geçip onların yüzlerce fotoğrafını çekmeye başladım, tabii bu arada mutlu olduğum anlarda yaptığım gibi de tüm salaklığımla sırıtıyordum hatta "yavruuuuummm" gibi kelimeler sarf ediyordum. Kafamı kaldırdığımda yaklaşık 4-5 tane balıkçının beni izlemekte olduğunu fark ettim. Pelikanlar bana maskara olurken, ben de balıkçıların maskarası olmuştum! Tabii bu arada balıkçılar o kadar saygılıydı ki bakışları sadece benim halime naifçe gülümsemekten ibaretti. Asla çakal bir gülüş görmedim. Fakat ayağımdaki koca topuklular, yüzümdeki makyaj ve iş halimle ortama pek uyum sağlamadığımdan dikkat çektim sanırım. Ben onların bana baktığını fark edince bir adam hemen geriye doğru çekilip başını öne doğru eğdi ve ben o öyle davranınca o kadar üzüldüm ki... Bu yüzden kafamla ufak bir selam vererek "kolay gelsin!" dedim. Benim bu ufacık cümlem onların bana karşı duruşunu bir anda öyle değiştirdi ki anlatamam. İşte iletişim kurabilmek böyle güzel bir şey. Rahatlayarak daha doğal davranmaya başladılar. 


Böylece pelikanları, tuttukları balıklarla beslemeye de başladılar, fotoğraf çektiğimi fark ederek pelikanların bana poz vermesini sağladılar ve bunu gerçekten başardılar, pelikanlar  neredeyse evcilleşmiş. :) Bakınız aşağıdaki bir iki fotoğraf...  







Pelikanların en çok nesine bayıldım biliyor musunuz? Kafalarının arkasındaki dağınık tüylerine. Sanki yataktan yeni kalkmış saçı başı dağılmış adamlar gibiydiler. :) Çok şeker değil mi? İnsanın eliyle iyice dağıtası geliyor. 


Bu yakın plandaki pelikan inanılmazdı! Çok ciddi söylüyorum, bana onlarca poz verdi. Sürekli yan gözle beni kesiyordu ve kafasını şekilden şekle sokuyordu. Bu kadar yakınına gitmeme rağmen hiçbir şekilde kaçmadı. Hayvanlar sevgiyi inanılmaz bir şekilde hissediyor, hangisi olursa olsun! Tabii bu hayvan bir aslan olsaydı sevgisini göstermek için beni yiyebilirdi, o ayrı!!! İfade biçimlerimiz farklı. :)





Gülümsemeler eşliğinde oradan ayrılırken o kadar mutluydum ki! Kendimi yine çok şanslı hissettim. Bu gün için, İzmir'de yaşadığım için, buz gibi soğuğa rağmen tepemdeki aydınlık güneş için!






Sonra pide şeklindeki bu kayığı gördüm. Benim için o, kaşarlı-yumurtalı bir pide. Fotoğrafı çektiğimden beri her baktığımda bunu düşünüyorum. Onu bir kayık olarak kabullenemedim, şeklinden ötürü! Baksanıza, kenarlarına! Pidenin kenarını seveniniz varsa bu seferlik verebilirim!  ;)




Son olarak da bu güzellikle oraya veda edip vapur ile işyerime gitmek için yola koyuldum. 
Gün güzeldi, çok güzel!


27 Aralık 2011 Salı

Bir Mimim Varmış! En çok da içimi anlatırmış!


Vladimir, teşekkür ederim. Beni ödüllendirmiş ve de mimlemişsin. Bir kere her şeyden öte blogumun oldukça durgun giden seyrini değiştirmek adına bu şekilde bir katkıda bulunduğun için teşekkür ederim! Gerçekten blogumun haline acımaya başladım, eskisi gibi yaratıcı olamıyorum. Birilerinin ahı mı tuttu nedir?!

Şimdiiiii denilen o ki hakkımdaki 7 gerçek ortaya dökülecekmiş! Tabii ki bu 7'nin içinde daha çok kötü yanlarım olacak ama araya bir iki iyi şey de atıveririm! :)

Benim 7 gerçeğim şöyle;


1-)  27 yaşıma kadar tırnak yedim. Bu berbat huyumu ancak son 2-3 yılda bırakabildim. Tırnak yemeyi bırakabildiğimden beri ise görmemişin oğlu olmuş tutmuş ç.künü koparmış misali renk renk ojeler sürmeye başladım. (afedersiniz ama bok rengi bile sürerim o denli hasretim ojeye) Tırnak yemeyi bırakmamın sırrı aşık olduğum adamın el manyağı olması idi. Aşk işte nelere kadir. Kendi gitti bana tırnaklarımı bıraktı. Tırnak yemeyi bırakamayanlara her türlü psikolojik ve taktiksel desteği vermeye hazırım. (bu konuda çok ciddiyim.) Şimdi sokakta ne zaman tırnaklarını yiyen birini görsem gidip konuşmamak için kendimi çok zor tutuyorum.  

2-) 3 sene önce hayatımda ilk kez aşık oldum. Hayatımın en kötü ve en güzel günlerini aşık olduğum bu insanla yaşadım. Saçlarımın tel tel beyazladığını görmek ve iki kez ölümden dönmek sureti ile ilişkiyi bitirdim. Beni çok akıllı zanneden herkes, o insanla birlikteyken gerizekalı olduğumu düşünmeye başlamıştı. (akıllara zarar bir şeydi çünkü! hasta oldum.) Kısacası aşk konusunda oldukça beceriksiz bir insanım! Son 1 yıldır kısmetimin aşırı derecede kapalı olmasını annemin artık aşure ayında aşure yapmamasına bağlayacak kadar  da bahaneci bir insan haline geldim!  Niye senin karşına doğru düzgün birisi çıkmıyor diyen anneme senin yüzünden diyip aşure yapmaya zorlamışlığım vardır! :)  

3-)  Bugüne kadar girdiğim pek çok ortamda "küçük burjuva" olarak tanımlanabilmeme rağmen bu yaşıma kadar hayatımda maddi anlamda pek çok şey gördüm. Babamın sürpriz yapıp aşağıya bakın araba aldım diyerek son model BMW'yi gösterdiği günleri de biliyorum. Ailemden isteyecek durum olmadığı için öğle yemeği olarak çubuk kraker yiyip okuldan eve  yürüyerek döndüğüm üniversite günlerimi de. Öyle sanıyorum ki dış görüntü olarak şımarık ve zorluk çekmemiş bir insan imajı çiziyorum ve bu durum kimi zaman beni fazlası ile rahatsız edebiliyor. Oysa bu sadece hayata karşı kazanılmış bir direncin sonucundan ibaret. Ha bu arada şımarık insanlardan nefret ederim.  

4-) Son 2 yıldır neredeyse her gün işe 15 ya da 20 dakika geç kalıyorum. Bu artık bende refleks haline geldi, engelleyemiyorum. 8.30'da büroya gidebildiğim nadir günlerde insanlar gözlerini belerte belerte büyük bir şaşkınlıkla bana bakıyor. Bu geç kalma huyumdan nefret etmeme rağmen düzeltemiyorum. 

5-) Lise 2. sınıfa kadar kimseye aşık olamadığım için kendimi lezbiyen zannetmeye başlamıştım. Neyse ki  o yaz bir erkeğe karşı bir takım hoşlanma duyguları hissetmek sureti ile heteroseksüel olduğumu idrak ettim. O ilişkim de 4 yıl sürüp hüsranla sonuçlanmıştı. :) 

6-)  Bazen kimsenin telefonlarını açmak istemem ve açmam. Telefonla uzun konuşmaktan pek haz etmem. Beni yakından tanıyan insanlar bunu çok iyi bilir ve konuşma çok uzayınca, "hadi sen dellenmeden ben kapayayım" der. Çok yakın olmadığım ve kıramadığım insanlar ile uzun konuşurken bu yüzden kıvranırım. Kapayınca da genelde bir oh çekerim.

7-) Kendimle dalga geçmeyi aşırı derecede severim! Bu kadar çok sevmemin nedenini de bilmiyorum. Ama kendimle eğlenmeyi çok iyi becerebildiğimi düşünüyorum. Zira son 4 yıldır yalnız yaşayan bir insan olarak sanırım başka çarem de yok. Gitgide yalnızlığıma aşık olmaya başladım... Bir yandan bu durumdan da korkuyorum! 


Özlemişim sizi. Herkese şimdiden mutlu yıllarrrrr! :)

17 Aralık 2011 Cumartesi

Meçhul Sevgiliye Mektuplar

Günün birinde aklını yitirmiş bir adam benimle evlenmek isterse ondan hiçbir şey saklamayacağım. Bak diyeceğim sevdiceğim, bu kadının bir kısım defoları var; kronik olarak baş ağrıları çekiyor, mide desen haşat, reflu de cabası! Ona göre evlen. Ondan sonra vay efendim gizli ayıbın varmış, bunları da ben bilsem evlenmez idim deme! (meçhul sevgiliye mektuplar-1)

***

Sen yokken her gece 4'te uyanıyorum, bölük pörçük uykularımın müsebbibi sensin! Bir an önce gelmezsen, manevi zararlarımın tazmini için hakkında her türlü yasal yola başvuracağımı ihtaren bildiririm! (meçhul sevgiliye mektuplar-2)

***


Çocukluğumdan beri dudağımı büzüştürürüm. Hatta dudağımı büzüştürme şeklim bile değişmedi; bununla ilgili kanıtlarım ekte sunuludur. (Ek-1) Kısacası sonradan olma değil;  doğuştan hüzünlüyüm! Aslına bakarsan çok da neşesiz bir insan değilimdir. Yani tüm bu  büzüşüklüğe rağmen beni sevebilirsin ve çok sevilebilirsin! (meçhul sevgiliye mektuplar-3)




                                                                           (Ek-1)


***

Sana söyleyeceğim notalarca şarkı var! Söylerken ağlarsam utandığım anlarda yüzüme bakma, sadece başımı avuçlarının içine al, öyle durulurum ben; avuçlarının arasında yaşayabilirim! Hapsolmak değil isteğim, beni utangaçlığımla da sevebilmen. Beni, bir yasayı değiştirir gibi alelacele tepetaklak etme; gerekirse ben bu çağa da ayak uydururum. (meçhul sevgiliye mektuplar-4)


***


Hani şimdi her şeyi en baştan ve yeniden öğrenir gibi açıp açıp okuyoruz ya Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nu! İşte sen de öyle yap; açıp yeniden oku, emin olma, ayrıntılarıma göz at, o zaman daha çok seveceksin beni... (meçhul sevgiliye mektuplar-5)


***


Sevgili Olmayan Sevgili,

GSM operatörleri bile en az 24 ay taahhüt alıp taahhüt bozulduğunda cihaz iade koşulu koyuyor. Ben de senden taahhüt almaya karar verdim, kalp iade koşullu! Yarın bir gün beni terk edersen kalbimi geri isterim, kırıksız ve hasarsız şekilde!!! (meçhul Sevgiliye mektuplar-6)

10 Aralık 2011 Cumartesi

Kimim Ben? Neredeyim?



Tüm bu anları bugün içinde yaşamış olmam ne saçma görünüyor! 





















Yol

Kafamdan dünya geçiyor. Kafamdan dünya gidiyor. Kafamda dünya dönüyor. Kafamda dünya duruyor. O yüzden yazamıyorum. Her hücrem tıkabasa doldu; akacak yol arıyor. Şimdilik kelimelerle yapamıyorum, şimdilik yolu bu değil!


Yarın İstanbul'a gidiyorum. Pazar akşamı dönüş. Yanıma bir kitabımı ve yazı yazabilirim umudu ile defterimi alıyorum. Yazdıklarımın herhangi bir anlam taşıması gerekmiyor, birazcık yükümü döksem yeter!

Aslında gitmek bile istemiyorum ya hadi bakalım... Nereye gittiğimi bilmeden gidiyorum!   

6 Aralık 2011 Salı

Kış Güneşinin Mutlu Ettiği Beyler!

Ne zaman aşağıdaki gibi uzanmış bir kedi görsem Murathan Mungan'ın şu satırları geliyor aklıma:

"Kış güneşinin mutlu ettiği bir kedi gibi mutlu, emin, tasasız 
Sere serpe ve keyifli olmak tek isteğim ve dileğim 
Senin ve benim , yani bizim için..."


Ooooh beyim, 
Keyif senin!



Anteni kendine yastık yapmayı akıl edecek kadar keyifçi bir başka tembelimiz! 


Mahallemin kedileri hakikaten hiçbir yerde görmediğim kadar komikler. Elemanlar keyif için yaşıyor mübarek! Benim oturduğum semt İzmir'de genelde emeklilerin yaşadığı bir semt. Kedilerimiz de emekli hayatı yaşıyor gördüğünüz gibi. Çooook miskinler! :)

Bu fotoğrafları bugün işe giderken çektim ve onların yüzünden duruşmama geç kaldım! Bu kedi sevdası bana artık zarar vermeye başladı. İmdat! 

4 Aralık 2011 Pazar

Karton Adam

Saatlerimiz 3.13'ü gösterirken hala uyuyamıyoruz. Buradan anlıyoruz ki bir derdimiz var! İnsanın dertsiz başına dert aramasının adına sevgi ya da aşk deniyor. Kimi seveceğinizi bile bilmeden sevmek istiyorsanız hele, o dertten de öte bir şey oluyor. 




Ben de hep böyle çiçeklere uzandım olmayan ellerimle, boyumun yetmediği... Bu fotoğraf telefonuma her baktığımda gördüğüm fotoğraf. Telefon kullanmaktan nefret ettiğim için onu sevimli hale getirmeye çalışmıştım bir vakit. 

Neyse, netice olarak zaten, çiçeğine uzanamayan, uzansa bile elleri olmadığı için tutamayacak, mutsuz bir karton adamdan farkım yok sanırım.

Saat 3.28!
15 dakika daha geçti... 
gece biterse sevineceğim.


27 Kasım 2011 Pazar

Huzurlu Günlerim Var!





Pasta ikramdı... 
Beklenmedik anlarda karşıma çıkan sürprizleri seviyorum. 
Sanki fotoğrafımı tamamlasın istediler. 

22 Kasım 2011 Salı

Kendimi Çizdim :) Seviye- İlkokul 3


Takı Takıntısı

Canım sıkıldı ve paylaşacak enteresan hiçbir şeyim yok. Ben de hayatımdaki en büyük takıntılarımdan biri olan takılarımı göstereyim dedim. Takıntın ne deseler, kolyeler ve iğneler derim.  Şöyle ki; 

21 Kasım 2011 Pazartesi

Güzel Bir Cumartesi

Cuma akşamı boğazımın sinyal vermesi ile hasta olacağımı anladım. Hemen 'tantum verde' ile işe koyulup el mi yaman bey mi yaman diyerek hastalığa karşı direniş göstermeye başladım. Cuma gecesi iyice kötüleşmiştim. Üstelik de Cumartesi çalışmam gerekiyordu. Umursamadım, olur, biter, yarına geçer dedim ve ayaklandım. Hatta bir de ilaca dörtlük yazdım. :)

düştüm bir derde,
evde bir yerde,
olacaktı ama nerde,
tantum verde!

N'apayım henüz şiirlerimi objelere yazmakla meşgulüm... Hala ve hala... Hala!

Ertesi gün işe gittim ve öğleden sonra saat ikiye kadar çalıştım. Oldukça verimli geçti. Dünya kadar iş bitirdim. Sonra işten çıkınca artık süpürge formatına bürünmüş saçlarımı kestirmeye gideyim dedim. Kuaförden çıktığımda saat 16.30 sularıydı.

Sokaklarda yürüdüm, havayı ciğerlerime doldurdum. Bornova eski oturduğum semtti, biraz maziyi yad ettim. Oraları özlemişim... Sokaklarda yürümek ve üşümek hoşuma gitti, fazlasıyla! Derken bir sokak arasına girdim. Başıma gelecekleri nereden bilebilirdim ki...

15 Kasım 2011 Salı

Et Maintenant On Va Où/ Where Do We Go Now/ Peki Şimdi Nereye?

Uzun zamandır aklımı delik deşik eden ve izlediğim günden bu yana, hakkında bir şeyler yazmayı düşünedurduğum bir filmden bahsedeceğim size. Neden bunca zaman beklediğimi bilmiyorum, galiba bu filmi anlatmaktan açık şekilde korktum! Son yıllarda izlediğim en iyi filmi nasıl kelimelere dökebilirim ki... Aciz kaldığımı hissediyorum; açık ve net! 

Filmekimi'nin İzmir seçkisini gördüğümde, bu filmi mutlaka izlemeliyim demiştim. 2 günde ancak 5 film izleyebildim ve hiçbirisi beni bu kadar çarpmadı. (Diğerleri Sleeping Beauty/Uyuyan Güzel, Le Skaylab/Gökten Bir Uydu Düştü, Melancholia/Melankolia, A Dangerous Method/Tehlikeli İlişki idi.) 

Bu film Nadine Labaki adlı bir güzel kadının bu dünyaya getirebileceği en güzel çocuk,  Filmekimi'nin de bana hediye ettiği en sürprizli kutudur! İçini açtıkça konfetilerin patladığı, havai fişeklerin üzerimden yağdığı, çatapatların çıtırtılarında hem canım yanarak hem de çocuk gülüşlere gömülerek izlediğim bir filmdi! Aslında "film" demeye de dilim varmıyor; çok daha fazlasıydı... 



Nadine Labaki

Eğer Nadine Labaki bu filmin sadece muhteşem oyuncusu olsaydı O'na yine hayran kalırdım. Ancak bu da yetmezmiş gibi bir de filmin senaristi ve yönetmeni... O'nu övecek yeterli kelimelere sahip değilim; ne yazık! Bu kadın daha fazla ne yapabilirdi bilmiyorum. Filmi izlediğinizde beni anlayacaksınız! Bir kere kadın çok güzel! Güzel kelimesinin içini her şeyiyle dolduran bir kadın. Kadın halimle ben bile O'na hayranım. 

***

Filmlerle ilgili yazı yazamamamın/yazmamamın en önemli nedenlerin birisi kendimin, bir filmi izlemeden önce konusunu dahi öğrenmeyi sevmiyor oluşum. Bu nedenle, merak etmeyin bu güçlü empatik bağ ile filme dair spoiler vermeyeceğim! 




Olay, Lübnan'da Hrıstiyan ve Müslümanların birarada yaşadığı bir köyde geçiyor. Köyün kadınları insanlıklarını koruyabilmek adına, savaşın acı çığlıklarından kaçış yollarını arıyor kendi yöntemleriyle. Bu anaç korumayı sadece yaşamı sürdürebilmek adına değil, hep birlikte insan kalabilmek adına yapıyorlar. Bu sarılışı öyle çocuksu, öyle kadınca, öyle insanca yapıyorlar ki buldukları çarelerde umudun yitmek bilmeyen şekerli tadını alıyoruz. Keşke insan kalmayı başarabilseydik diye iç çekiyoruz... Bir kadın sarılışının dünyayı güzelleştirebileceğine hala inanıyoruz, annelerin, eşlerin, kız çocuklarının sesine kapılıp gidiyoruz... 

Ve işin en vurucu yanlarından biri filmin müziklerinin de özenle hazırlanmış ve seçilmiş oluşu... Bugün benim size verebileceğim yegane sürpriz ise ancak filmden bir iki şarkı dinletmek olabilir. 

Khaled Mouzanar'ın öpülesi elleri... İşte filmin en eğlenceli görüntülerinden bir bölümü içeren bir klip şurada . Görüntü kalitesi düşük ama daha iyisini bulamadım maalesef.  Bu da filmin kanaatimce en özel  notaları . Lütfen dinleyin, filme dair bir şeyler söylüyor, büyük bir acıyı sadece sesle anlatıyor... 

Ben bu filmi izlerken hem çok ağladım hem de çok güldüm. Böyle filmleri tek başıma izlemeyi çok sevdiğim için giderken yanıma kimseyi almadım. En son bir başkası ile birlikte sinemaya ne zaman gittiğimi bile hatırlamıyorum gerçi! 

Dİyeceğim o ki bir sinemasever iseniz bu filmi kaçırmamalısınız! 

10 Kasım 2011 Perşembe

Turgut Uyar Şiir Yarışması

Turgut UYAR şiir yarışmasının ikincisi yapılıyor. Haberiniz olsun istedim. Çünkü biliyorum aranızda çoook güzel yazanlar var! ;) 

Son başvuru tarihi 15.02.2012 yani daha çok vaktiniz var gençler! 

(Hitap şeklinde "gençler" kelimesini ilk kez kullandığın an  ve peşisıra orta yaş sınırına gelmekte olduğunun ayırdına varış irkilmesi!)

Ayrıntılar şurda! 

Aranızdan biri kazanırsa haberim olsun, ben de bir ödül veririm, kim bilir! 


8 Kasım 2011 Salı

Garip Olan Ben Miyim?

Bugün maruz kaldığım cümle şu oldu: "Kliniğe git, tedavi ol!"

Aşağıda yazışmaları aktaracağım, lütfen objektif olarak görüşünüzü söyler misiniz? Yanlış düşünen ben miyim? Eğer öyle ise gerçekten düzeltmeye çalışacağım...

Gece 23:00 sularında telefonuma bir SMS geliyor... 



7 Kasım 2011 Pazartesi

Fırıncı

Her gece ışıklar söndügünde, gün geceye döndüğünde ve yarım kalmış her şey bır kez daha tamamına eremeden öylece durduğunda karşı kaldırımdaki fırını izlemeye koyuluyordu. 



Sokaktaki tek hareket terliklerini sürüyerek yük indiren fırıncılardı. Sürüdükleri ayaklarını görmek, bu küçük hareketlilik, bu sesler, ölmesini engelliyordu. Aksi takdirde izleyeceği tek şey bedeninde açılmış yara izleri olacaktı. Tıpkı bu gece olduğu gibi... 



Elektrikler kesikti ve bu gece fırını açan olmamıştı, ekmek kokusunu, yumuşak kurabiyelerin altı yanık tadını alamıyordu bu kez! Birden tuhaf bir mutluluk sardı; ölmek için bahanesi vardı artık; kendinden başka suçlayacak birileri; ne de olsa açılmamıştı fırın!



Kafasına boşaltacağı bir şarjörü ya da kendini sallandıracağı bır çamaşır ipi yoktu!



Birden karşı kaldırımda parıldayan bıçağı gördü. Fırıncı sabahtan önlüğüne silip bırakmıştı dükkanın önüne. Bilir gibi! İster gibi! Ufak bir hareket çakmıştı başıyla ; selam eder ve hoşçakal der gibi!


Geceliği ile indi aşağıya, ölüsü kolay yıkansın, bir de kıyafetlerini çıkartmakla uğraştırmasın istiyordu insanları! Boynuna atkısını doladı, en sevdiği kokuyu sürdü sonra; mis kokmalıydı ölüm!

Bir hayat, kapısına kilit vurdu o gece ve sabah, yerde yatan kadının kapanan gözlerini öperek açtı dükkanını fırıncı!



27 Ekim 2011 Perşembe

Sanırım, Belki ve Galiba!

Bir süre ara vermem gerekiyor. Özür dilerim. Döner miyim, ne zaman gelirim, hiç... hiç bilmiyorum! 

23 Ekim 2011 Pazar

İçimin Yarası Derin

Tam 6 gündür blogumda kıpırtı yok, beni takip edenler bilir normalde böyle uzun aralar vermem. Fakat uzunca bir süredir keyifsizim. Beni yazmak için tekrar harekete geçirecek olan şeyin böyle acı bir olay olmamasını dilerdim! Lakin anlatacaklarım var:

23.10.2011 ülkem bir kez daha kötü bir haberle uyandı! Haber kötüydü, çok kötü! Kandilli Rasathanesi merkez üssü Tabanlı olan 6.6 büyüklüğünde bir depremi açıkladı. Depremin büyüklüğü Amerika Jeoloji Merkezi tarafından 7.3 olarak açıklanmıştı. Üstelik ilk veriler depremin 6.6'dan çok daha büyük olabileceğini söylemesine rağmen Kandilli, lokal ölçekti oydu buydu derken kendisinin birincilik derdine düştü. En birinci biziz ilk biz haber verdik, sonra da revize ettik gibi bir yarış içine girdiler! Bu durum ilk falsomuzdu. Ölçeğin yanlış verilmesi değil; birincilik derdine düşülmesi... 

Bunun yanında ben bugün depremle birlikte ikiyle, onla, yüzle, milyonla çarpılmış; bedeli olmayan bir acıyı daha yaşıyorum! Memleketimde yeşeren nefretin acısını... "Oh olsun" dediler, "ONLAR-BİZİ şehit ettiler ama yine de yardım edelim" dediler, "yardım etmeyin" dediler, bu sözlerle beni ve bir çoklarını bin kere daha öldürdüler. Memleketim bugün milyon kere daha "Onlar" ve "Biz"e BÖLÜNDÜ! Acılar çarpı işlemleri ile çoğalırken, memleketim ve insanlığım bin parçaya daha bölündü. 


17 Ekim 2011 Pazartesi

Momom


Sizi Ankara'dan bir güzellikle tanıştıracağım... Momo.  Mahallemin güzel esnafının güzel kedisi Momo! Bu Ankara seyahatimde Annem'den ve can dostum V.'den sonra bana en katışıksız sevgiyi gösteren canlı O'ydu.  4 tane de yavrusu olmuş ama ben onları göremedim maalesef. Aslında  yavrulardan birini benimle İzmir'e göndermeye bile niyetlendiler ama ben kıyamadım. Bir yavruyu annesinden ayıramam... Ne olursa olsun!

Momo, sanki yıllardır yolumu gözlüyormuş da beni görünce tarifsiz bir sevince bürünmüş gibi koşa koşa geldi yanıma! Zıpladı, oynaştı, sırnaştı. Ondan sonra bir güzel kendini sevdirdi. Ardından da böyle şahane pozlar verdi. Fonu bile güzel olsun diye yardımcı oldu bana! Şu kırmızı çiçekler eşliğindeki güzelliğe bakar mısınız? 

Patisini öptüğüm... 

10 Ekim 2011 Pazartesi

Ankara

Yarın akşam Ankara'ya gidiyorum. 3 gün kalacağım. 
Mutsuzluğumu dindirip döneceğim! Mutsuzluğumu dindirmeye 3 güncük yeter mi? Mutsuzluğu dindirmeye bir nefes bile yeter! 

Benden hayata ve Ankara'ya dair bir şey isteyen var mı?  

Balmorhea'yı dinleyin, beni vuruyor. Müziğin yalın hallerini seviyorum... Sözü olan her şeyden daha çok! Ben buraya bırakıyorum, isteyen ve beğenen cebine, çıkınına koyar. Koklar koklar bırakır... 

4 Ekim 2011 Salı

Ötanazi ve Kelimeler

*Neron’un hocası Seneca “ Bineceğim gemiyi, oturacağım evi seçiyorsam ölümümü de seçmeliyim” değişiyle bilinirmiş.


Benim düşüncem o ki, kendi ölümünü seçme hakkı kişilere veya varsa kanuni temsilcilerine hukuken ve tıbben tanınmış ise dahi çok sıkı kontrol ve denetimlere tabii olmalıdır. Yaşam hakkı insanın en biricik ve en temel hakkıdır; bu nedenle gereğince ve hak ettiği tüm değeri görerek korunmalıdır. Ötanazinin kabul edildiği ülkelerde denetim mekanizması sağlam şekilde kurulamadığı takdirde engellenemez ve önü kesilemez anlamda olumsuz sonuçlar doğurabilecektir.


Türkiye açısından değerlendirecek olursam; özellikle ülkemizdeki yoğun İslam inancı (ve ayrıca diğer tek Tanrılı dinler açısından "yaratıcı"nın mevcudiyetine olan inanç), ötanazinin karşısında yıkılmaz bir duvar olarak durmaktadır.



Bu konudaki tartışmalarda ülkemiz düşünüldüğünde belki de bu yüzden olan hep şudur; önce dini inançlar sorgulanır, ardından ötanazinin tıbbi ve hukuki yönü konuşulur. Öyle sanıyorum ki her ülke ve her toplum kendine has inanç, yaşayış, görüş ve sair özellikleri kapsamında ötanaziyi değerlendirmektedir. Dolayısıyla bu da insanın ölümüne dair bu şeyin yani ötanazinin, sadece hukuk ve tıp anlamında değerlendirilerek sonuca varmanın mümkün olmadığına dair en önemli veridir. 



Esasen ötanaziye "evet" ya da "hayır" konusu konuşulurken birtakım örnekler üzerinden gitmenin iyi olacağını düşünüyorum. Bu noktada belki de en kilit soru: Kişinin bedeni sadece kendisine mi aittir yoksa beden ve o bedenin sürdüğü yaşam tüm topluma ya da bir din inancı düşünüldüğünde Tanrıya mı aittir? İşin bu kısmı felsefik gibi görünse de ötanazi bu soruya vereceğimiz cevap ile kuvvetli bağlarla ilintilidir. Bu sorunun cevabını net şekilde verebilmek oldukça zor; belki de bu yüzden ötanaziye evet ya da hayır demek bu denli kararsızlığa düşürüyor kişileri.


Örnekleyecek olursam, "Bedenim sadece bana aittir dolayısıyla onun mevcudiyetine son verme konusundaki karar hakkı da sadece bana aittir." ya da "Bu beden bana ait değil, bedenim Tanrı'nın ruhuma giydirdiği kılıftır. Dolayısıyla onun mevcudiyetine son verme hakkım yok. Tanrı'nın takdiridir." vs...vs...  
Bu tür örnekler çoğaltılabilir.



*Ötanazi eski Yunan dilindeki kolay ve yumuşak anlamına gelen “eu” ve ölüm anlamına gelen “Thanato” kelimelerinden türemiş olup; sessiz ölüm anlamına gelmekte... 


Oysa Türk Dil Kurumu tarafından verilen karşılığı "ölme hakkı".(1) Biraz daha kapsamlı düşünecek olursak, "yaşamından ümit kesilen hastaların dayanılmaz boyuttaki acılarını dindirilebilmek maksadıyla doktor kontrolünde hayatlarına son verilmesi" anlamında kullanıldığını söyleyebiliriz. Kelimenin kökeni ile bugün -en azından- bizim dilimizdeki kullanım şekli dahi ötanaziye bakış hususunda yüzyıllar sonraki değişimi göstermektedir. Benim burada gözüme çarpan şey, Eski Yunan dilinde kelimenin kökeninin, kelimenin kendisini olumlamasıdır.




Eski Yunan dilini ve kelimenin kökenini düşündüğümüzde "Sessiz ölüm, yumuşak ölüm" ile karşılaşıyoruz. (Öyle sanıyorum ki önümüze seçenekler konulsa pek çoğumuz yumuşak ya da sessiz bir ölümü isteriz.) Oysa dilimizdeki anlam karşılığında ben bu olumlamayı göremiyorum.

Netice olarak kelimeyi/kelimeleri algılayışımız, bireyi olarak yaşamakta olduğumuz toplumun duruma/olaya/şeye genel bakışı ile de şekillenmekte. İşte tam olarak da bu nedenle yabancı dillerdeki pek çok kelimenin Türkçe'de tam bir karşılığı bulunmadığı gibi; Türkçe'deki bazı kelimelerin de herhangi bir yabancı dilde karşılığı bulunmayabiliyor.




(1) Ben kelimelere ilişkin araştırma yapacağımda Türk Dil Kurumu ile birlikte mutlaka Türk Dil Derneği'nin web sitesine de bakarım. Türk Dil Derneği'nin duruşunu kendime daha yakın buluyorum. Zira ötanazi için de daha güzel bir karşılık geliştirmişler. 


İlgilenenler için: 
http://www.dildernegi.org.tr





2 Ekim 2011 Pazar

Filmekimi 2011

Pek çoğunuzun bildiği üzere, Filmekimi bu yıl 10. yaşını kutlaması sebebiyle tarihinde ilk kez İstanbul dışına seyahat ediyor!(İzmir, Bursa, Diyarbakır, Konya, Trabzon) İstanbul'da yaşayanlar bunun bizler için ne büyük nimet olduğunu bilemez... Ben Ankara'da büyüdüğüm için festivallere uzak değildim ancak gelin görün ki İzmir, sinema ve festivaller konusunda gerçekten bitik durumda! Bu yıl bazı atılımlar oluyor gerçi daha iyiye gidecek gibi... Neyse efendim ben de filmekimi'nin şehrimizi ziyaret haberini alır almaz biletix'in biletleri satışa çıkaracağı günü ajandama uyarılı olarak kaydetmiştim. 

O gün dündü ve geldi çattı! Sabahın 8.30'una kurduğum alarm zarıl zarıl çalmaya başlayınca, koşarak bilgisayarın başına geçtim. Amacım hemen en güzel yerden koltuk kapmaktı. Fakat koltuk seçilemediği gerçeği ile yüzleşince önce bir gerildim! Bir de lale kartı olmayana satış da yoktu ilk yarım saat kadar, bu nasıl iş kardeşim, bu ne saçma organizasyon diye hemen saydırmaya başladım sabırsız yurdum insanı minvalinde. Neyse sonra genel üyeler için de biletler satışa açıldı, hala koltuk seçilemiyordu ama ben bu konuda kendimi sakinleştirerek sistemin benim için seçtiği kıyılardan köşelerden biletlerimi aldım. ("aman canım kenarlardan dışarı çıkması kolay olur" diye kendimi telkin yoluyla mutlu ettim.)

Ben bu tür organizasyonlara tek başıma gitmeyi çok severim. Çünkü yanımdaki biri ile filmi yorumlamak ya da hmmm, ooo, aaa şeklinde tepkiler eşliğindeki dürtüklemelere maruz kalmak ve maruz bırakmak istemem. İnsanoğlu bazen kendini engelleyemiyor. Ben de bu tip durumlardan gerçekten hoşlanmıyorum. Benim için tiyatro, konser, opera, sinema gibi faaliyetler trans halinde izlenmelidir. Ben o şeyin içine dalıp gitmeliyim, çevreyle ve insanlarla irtibatı koparmalıyım. En son bir arkadaşla ya da bir sevgili ile ne zaman sinemaya gittiğimi bile inanın hatırlamıyorum!



Filmekimi'nde benim büyük bir hevesle beklediğim bir kaç filmin İzmir seçkisine alınmadığını görünce gerçekten üzüldüm. Ben de elimizdekilerle yetinip huzursuzluk yaratmamaya karar verdim. 

Hatta 12-13 Ekim'de iş nedeni ile Ankara'ya gidecek olmama ve muhtemelen 14 Ekim'de izin alıp bunu haftasonu ile birleştirme seçeneğim olmasına rağmen (böylece 5 günlük bir tatil yapabilirdim.) 15 Ekim Cumartesi günü için "The Sleeping Beauty/Uyuyan Güzel" filmine aldığım bilet nedeniyle (ki bu film bana Boris Vian'ın "Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek" kitabından çağrışımlar yaptı. Çünkü konu olarak birebir örtüşmese de trailer'ını izlediğimde, kitabı okurken gözümde canlanan mekanlara benzer mekanlara denk geldim.) tırıs tırıs İzmir'e geri döneceğim. Filmekimi'nin tek bir filmini iki günlük Ankara tatiline tercih ettim kısacası. 

16 Ekim Pazar günü içinse büyük bir cesaret ile arka arkaya 3 filme bilet aldım. Artık o gün beyin travması mı geçiririm, bende ahraz mı kalır, felç mi iner bilemiyorum ama dayanamadım ve aldım. Hatta sonra kendimi teskin ettim, aman canım aralarda ufak aralıklar var, o aralarda çıkar hava alırım. Acıkırsam diye yanımda kendi yaptığım glutensiz ekmeklerden götürür onu kemiririm, kafa boşaltacak bir kitap alır onu okurum. (Filmlerde film arası yok da!)  

Benim gideceğim filmler, Uyuyan Güzel, Melankolia, Tehlikeli İlişki ve Peki Şimdi Nereye? Gökten Bir Uydu Düştü filmini de görmek istiyordum fakat beyin dipciklemesi geçirmemek için ve Ankara'dan dönüşte daha geç saate uçak bileti alabilmek için onu bir başka bahara erteledim... Her an bu fikrimi de değiştirip bilet alabilirim o ayrı. 

Filmlerle ilgili olarak, anlatabilecek beyin kapasitem kalırsa blogda paylaşımda bulunurum. Pazar günü o kadar yoğun geçecek ki filmlerin bitişi saat 23:30 civarlarını bulacak, eve gelişim 00:30 desek artık ertesi gün işe ne halde giderim orası meçhul! 

(Bu arada bu seneki afişi çok beğendim. Oldukça anlamlı olmuş.)

Şehir





Güzel bir şehrin, güzel bir sokağında yaşıyorum ben. İzmir! Evime giden yolda her akşam beş güneşi birden selamlıyor ve teknedekilere ya da orada olmayanlara el sallıyorum. Mutluluğumun aslı burada. 

Bu şehre geldiğim günden sonra, takip eden 5 yılda hayatım tepetaklak olduysa da bugünlerde ilk defa bir şeylerin düzelmeye başladığını hissediyorum. En çok da kendimde! Düzelmek derken mevcut koşul ve kurallara uyum sağlamaktan bahsetmiyorum, sadece mevcudiyeti beni ben olmaktan çıkaran her türlü insanı ve şeyi defetmekten söz ediyorum. Herkesten ayrık ve bağımsız şekilde düzelmek yani. Herhangi bir nedene bağlı olmaksızın mutlu olabilmenin tadını çıkarıyorum. Çünkü nedenlere bağlı olan mutsuzluklarımı bir bir yok ettim, bir daha geri edinmemek üzere!

Hal böyle olunca, ilk defa yaşadığım şehrin de tadını çıkarabilmeye başladım. Hep söylediğim gibi, bir süre sonra İzmir'den de gideceğimi hissediyorum. Neden ve nasıl olacağına dair ise hiçbir fikrim yok, sadece hissiyat böyle fısıldıyor. 

Belki de bu mutluluğu edindikten sonra, bu şehir de vadesini tamamlıyordur. Yavaş yavaş, gitgide...  Onu kötü hatırlamamam adına yapmıştır bu güzelliği.

Kim bilir?     

1 Ekim 2011 Cumartesi

Nostalji


Sırf şu nostaljiyi yaptıkları için uzun zamandır ters gittiğim Migros'u bundan böyle sevmeyi düşünebilirim! Şu hayatta gittiğim bir alışverişte ilk defa mutlu oldum, salak salak sırıttım hatta; yukarıdaki kamyonla rastlaştık da! (keşkül gibi titretmeyip düzgün çekebilseymişim daha manidar olacaktı.) 



Ben kamyonun fotoğrafını çekerken insanların bana neden vebalıymışım gibi baktıklarını da anlamadım. Bizim memlekette böyle bir şey var. Herhangi bir beğeniyi ortaya çıkaran her türlü davranıştan kaçınılıyor. (Ha pohpoh ayrı, pohpohlamada gerçek bir beğeni olduğunu düşünmüyorum ama birbirini pohpohlamayı da herkes çok sever nedense) Altı üstü fotoğraf çektim kamyonun şoför mahalline oturup Migros'ta tur atmadım ki! Beğenileri söylemek lazım, dile getirmek lazım, göstermek lazım; ben öyle yapıyorum. Her konuda.
 

***





Körpecik sanatçı ruhum, kan ağlıyor! Bu sanrı içinde imgeleme yakın sembolik düşler kraliçesinin değneğini elime alıp bu iğrenç intro ile şaheserimi sizlere arz etmek istedim amma ve lakin ruhumun kelebeğinin iç dökümsel sancılarına daha ne kadar vakit ile karşı koyacağını bilemez haller içerisinde olmakla birlikte vücudumdaki naçizane titreşimlerin aciz bir kalemle dışa vurumunun kaygısında, bir sandalın dalgalara vurduğunda suda yarattığı küçük halkalardan da öte değilim. Arkadaşlar kısacası ben iyi değilim! 


(Sanatçı bu resminde gözyaşı, yaprak, mum alevi, gaga, kanat gibi sembollerde aynı hatları kullanarak, aslında dünyanın tamamının tek bir özden vücuda geldiğini anlatmak istemektedir. Bu arada resmi fotoğraflarken de sol tarafta bacağı ile tüm bunları izleyen bir insan gölgesi yaratmıştır. İnsanın burnu hafif çirkindir. Bu da kusurlarımızın da bizden olduğunu anlatır. Sağ alt köşede "tapu iptali", "muris" gibi sözcüklere yer verilmesinin nedeni ise tamamen bilinç kaybından sebeptir. Vay anasınıdır!)





Sanatçının, "oy n'idem sensiz nerelere gidem?" sorusunu irdelediği, haykırışlı dışvurumsal çalışma.
Gerçekten çok özel.  



"Bir mercan var bende benden içre!" diyor...

Turuncu saat
Turuncu kumbara
Turuncu minder
Turuncu oje!
Turuncu kalp... (kalbimin kırmızısı attı!)

Turuncudan nefret ettiğim halde aksesuarlarda kullanmaya bayılıyorum! Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. 

HMK seminerleri yordu, ben de yine seminerlerde abuk sabuk şeyler çizmekle meşgulüm. (yukarıdakileri içim kustu işte seminer sırasında, ne düşünüyordum kim bilir) Yıllar önce staj döneminde bir test yapılmıştı bize. Orada zekamın önemli bir kısmının "görsel" olduğu neticesi çıkmıştı. Anlatıcı,  öğrenirken ya da bir şeyler dinlerken elimde kalem kağıt olup olmadığını sormuştu. Ben de o nasıl söz, utanmasam elime resim defteri alırım demiştim. :) En çok müvekkillerle telefonda konuşurken çizdiklerimi seviyorum. Öyle bir trans hali ki o halden çıkıp da çizdiklerime bakınca bu nasıl bir kafa sorusunu sorma ihtiyacı hissediyorum! 

Neyse.