dd

12 Kasım 2015 Perşembe

KORUNCUK ile Korunmaya Muhtaç Çocuklarımız İçin Çocuk Köyleri Kurmaya Var Mısınız?


Merhaba ben Duygu,

Ben de çocukken her çocuk gibi zıplar ve anlamsız şekilde her yere koşardım. Koşmak, çocukluğa özgü vazgeçilmez bir şeydi pek çoğumuz için. Dizlerimde, yaramaz oyunların yara izleri hala durur. Pek çoğumuz için çocukluğumuzdan yetişkinliğimize yazılmış, silinmez mektuplar değil midir o izler? Baktıkça size de tatlı bir tebessüm eşliğinde hatırlatmıyorlar mı çocukluk günlerinizi? 
Ben ve ilk paragrafımı okurken gülümseyebilenler, çocukluğu mutluluk ile özdeşleştiren şanslı insanlarız. Çocukluk bizler için mutlu bir bahçeydi ancak ne yazık ki Türkiye'de her çocuk bu şansa sahip değil. 
Ben bundan böyle koşarken daha da mutlu olmanın ve mutlu etmenin bir yolunu buldum ve bunu sizlerle paylaşarak yardımınızı istemeye karar verdim. Artık katıldığım koşularda ayaklarım Koruncuk Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı (Koruncuk) için yol alacak; böylece koşularımın hem benim hem de sizlerin bağışları ile elimizin uzanabildiği çocuklar için daha farklı bir anlamı olacak. 
KORUNCUK, her çocuğun şefkat, sevgi ve anlayış görme, yeterli beslenme ve sağlıklı bir ortamda yaşama, oyun ve eğlence olanaklarından yararlanma, çağdaş bir eğitim alma ve yeteneklerini geliştirme, kısaca insan haysiyetine yakışır bir şekilde yaşama hakkı olduğuna inanıyor; tıpkı benim ve eminim sizlerin de inandığı gibi!
Ülkemizde ailesi olmayan veya terk edilmiş ya da ailesine rağmen kişisel varlığı tehdit altında, ihmal veya istismara uğramış, kötü alışkanlıklara karşı savunmasız bırakılmış yüz binlerce korunmaya muhtaç, kimsesi olmayan çocuk ve genç var.
Hayata başlarken, eşit şartlara sahip olmadığımız bir gerçek. Yaşam yolundaki bu adaletsizliğe bir nebze de olsa dur diyebilmek için korunmaya muhtaç miniklerimize Çocuk Köyleri kurulması için KORUNCUK'a benim vesilemle bağışta bulunmak ister misiniz? 
Haydi gelin Koruncuk'la Çocuk Köyleri kuralım! Mutlu çocuklar yetiştirerek mutlu bir toplumun temellerini atalım. 
Önümüzdeki llk adım ve ilk koşu, 15 Kasım İstanbul Maratonu! Unutmadan; yağtığım bağış az çok diye düşünmeyin; önemli olan harekete geçmek ve bir şeyler yapmak!
Bağışlarınız doğrudan Vakıf hesabına geçmektedir ve bağışlarınız için sertifika düzenlenmektedir. 
Bağışlar için kampanyamın linki: http://ipk.adimadim.org/kampanya/CC7150
İlgili linkten sayfanın aşağılarında bulunan kırmızı renkli "online bağış"  kutucuğuna tıklayarak kredi kartı ile bağış yapabildiğiniz gibi havale ve eft de yapabilirsiniz. Havalelerinizde açıklama kısmına CC7150 yazmayı ve beni haberdar etmeyi unutmayın ki sizi görebilelim. 


Sevgiler, 

2 Kasım 2015 Pazartesi

Çağla Çiçekleri

Geçen gördüm seni;
doğduğun evin önünde koşuyordun,
pembe bir taç saçlarında,
daha 8 yaşındasın heyecanın!

Yeşil buğday başaklarını okşayarak,
gülümseyerek koşuyorsun
badem çiçeklerine doğru gittiğini biliyorum...

Uyandım,
merak ettim seni
toplayabildin mi çağla çiçeklerini?


6 Ağustos 2015 Perşembe

Yalnızlık Çubuğu


Başlık, (evet sonradan fark ettim ve kabul ediyorum ki) yanlış anlaşılmalara mahal verebilecek nitelikte. Oysa kasdım başka; 'selfie çubuğu' denen saçmasapan yalnızlık icadı sebebi ile atıldı o başlık... (Hukuki anlamda bir icat değil "faydalı model" oluyor kendisi bunu da belirtmeden geçemeyeceğim. - mesleki dezenformasyon-)



Selfie çubuğu denen şeyin adını "Yalnızlık Çubuğu" olarak Türkçeleştirebilirler bana göre! 

Yalnızlaşmanın, asosyalliğin, içe kapanma ve bireyselliğin yarattığı icatlarla dolu bir çağı yaşıyoruz ne yazık ki... -miş'li geçmiş zamanlarda, o fotoğrafımızı çekecek birileri; ne bileyim bir arkadaş, bir dost, aile üyesi, çocuk olurdu yanımızda. Hadi onu geçtim, yoldan geçen tonton ve azıcık sevimli bir amcaya "Amcaaööeee bi' fotoğrafımızı çeker misin rica etsem?" diyecek neşe ve sosyallikte insanlardık önceleri! Lakin artık vakit, yalnızlıkta boğulma vaktidir! Aman selfie çubuklarımızı alalım ve kimselerle irtibata, iletişime geçmeyelim, aferin bize!

Akıllı telefonların ön kameraları, selfie çubukları, kendi kendini temizleyen akıllı bilmem neler... Daha neler göreceğiz kim bilir! Fakat ben artık dayanamıyorum, şehir hayatına, bu insanlıktan uzak icatlara, yalnızlaştırılmaya, "iletişim çağı" yalanı ile kandırıldığımız bir iletişimsizlik çağında yaşamaya... Daha fazla dayanamıyorum!

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Kalbi Çiçek Masalı

Onları hep camdan gözetliyordum; beyaz bir tüy gibi hafifçe havada süzülüşlerini, gökyüzünde kaydırakta kayar gibi hareket edişlerini, tuhaf seslerle birbirleriyle anlaşmalarını... Benim dilimden farklı bir dilde konuşuyorlardı, çok zor bir dildi, harflerin bir kaçını çözmüştüm ama çözemediğim 8-9 tanesi Onlarla konuşmama engeldi. Birkaç kere dillerini taklit ederek derdimi anlatmaya çalıştım ama benim yüzüme bile bakmadılar; çok yüksekteydiler, önce beni duymadıklarını düşünüp biraz daha bağırdım, bağırırken şikayetlenir gibi oluyormuşum, annem hep öyle diyor! Yine bakmadılar, ne bileyim belki de benden bağırdım diye hoşlanmamışlardı. Bir ara, bir tanesinin yanındakine 'Şuna bak bizimle aşık atıyor!' dediğini duyar gibi oldum, cama çıkmamla dalga geçtiler, çok üzüldüm. Oysa benim isteğim, sadece onların gidebildikleri hayaller ülkesine bir gidiş bir de dönüş bileti almaktı. Annemin çok sevdiği bir şarkı vardı; karizmatik sesli ve sesinin tokluğundan ne kadar çok şey bildiği anlaşılan bir adam 'Sevda kuşun kanadında' diyip duruyordu. Bu şarkıdan öğrenmiştim ilk kez, kuş kanadında yolculuk edilebildiğini... Ve o şarkıyı ilk duyduğumda karar vermiştim yapacaklarıma.
Kuş denen canlıların, uzak diyarlardan gelip uzak diyarlara gidebildiklerini yine annemin izlediği programlardan birinde anlatıyordu tok sesli adamın biri. Oturdum izledim, tüm ayrıntıları öğrendim, bu tok sesli adamlar ne çok şey biliyordu... Demek ki insanların kalın sesli olanları çok akıllı oluyor. Annemin sesi kalın değil, zaten onun akıllı olmasına da gerek yok, o hep beni sevsin yeter, bunun için de akıllı olmasına zaten gerek yok, bu kalpten gelen bir şey, benim de kalbim var, biliyorum bunları. Ben de bazı şeyleri bilebiliyorum. Aslında annem bana 'cingöz' diyor, sanırım bu İnsanca'da aynı zamanda 'akıllı' anlamına geliyor.
...
Ben, o cadı kuşlardan bir türlü bilet alamadım, beni beş parasız mı sandılar ne, oysa tam 15 tane somonlu mama ve 6 lastik toka biriktirmiştim halı altına n'aber! Baktım beni dinleyecekleri yok, madem öyle işte böyle, kaçak yolcu olmaya karar verdim ben de! 
...
Niyetim hedefi tutturup, uzun gagalı olanın kanadının üzerine atlayıp, yapacağım ufak bir yolculukla varacağım hayal ülkesinden, anneme en güzel çiçeği getirmekti. Çünkü O'nun renk renk çiçeklere olan hayranlığını hem bana getirdiği çiçeklerden hem de size anlattıklarından biliyordum. O'na yeryüzünde sadece tek bir tane açan çiçeği getirirsem beni daha da çok seveceğini düşünüyordum. Bir an camı açık görünce 'İşte!' dedim, 'İşte beklediğim an!', o gün anneler günüydü, hatırlıyorum geçen Pazar, anneler günü hediyem olacaktı o çiçek. Patimi çabuk tutarsam akşama, en güzel hediyemle anneme dönmüş olacaktım. O büyülü çiçeği getirip anneme verecek ve sonra patilerimi hep yaptığım gibi annemin boynuma dolayıp başımı omzuna yaslayıp, annemin hep gurultu sandığı 'Kalbim' şiirini okuyacaktım O'na. Öyle yaptığımda annem anlıyordu çünkü benim onu ne kadar çok sevdiğimi; neden bilmem insanlar sevgiyi anlamak için illa sokulmak gerektiğini düşünüyor oysa benim atalarım böyle göstermez her zaman, bazen göz kırparak bazen yanında güvende hissediyorum demek için patilerini iyice içeri kıvırıp kuyruk yuvarlayarak, işte böyle böyle bir sürü şeyler yaparak gösterirler sevgilerini, size anlatsam yine anlamayacaksınız, şimdilik boşverin o yüzden. 
...




Hedefi belirledim, hamlemi yaptım, tutundum, işte gidiyordum, olmuştu! Derken ne olduğunu anlamadan bedenimin yere çarptığını hissettim. Kuş beni kanadında istememiş, yere atmıştı, oysa ben ona hiç zarar vermeyecektim ki neden yaptı bunu! Bilmiyorum... Bütün hayallerim yerle bir oldu, annemin çığlığını duydum, yukarıdan Toti diye bağırıyordu, önce bana kızdığını sandım, buradayım demek için kuyruğumu salladım, sonra gözümü bi' açtım kapadım annem yanımdaydı, karşımda da bir tane yaşıtım çocuk durmuş tam bir şapşal gibi yüzüme bakıyordu, hayatında burnu kanayan bir kedi görmemiş herhalde hiç! Sanki sirk oynatıyoruz, gitsin diye ona en korkuç halimle kükredim, çünkü bakışları sinirimi bozuyordu, hem de annem benden başka kediyi sevsin istemiyordum o an. 
...
O gün annem beni doktora götürdü, gitmemek için çok direndim ben hasta falan değildim, sadece azıcık burnum kanamıştı ama doktor amca annemin ödünü kopardığı için damarıma bir şeyler soktular, uyuttular beni bir de! Annem hep başımı okşadı ben uyurken. Beni çok sevdi, bir de ağladı niyeyse, ıslandı başım. Normalde de çok seviyor ama o gün daha bir farklıydı sevgisi sanki, elleri titriyordu. Ben içimden 'Üzülme, ben çok iyiyim, azıcık canım yandı, biraz da şaşkınım o kadar!' diyordum ama sesim duyulmuyordu, o serum galiba ses yok edici özelliğe de sahipti. Sonra taburcu oldum hastaneden, doktor amcayı da sevdim galiba, öbürüne yaptığım gibi ısırmak gelmedi içimden, içime şeytan kaçmış numarası yapıp korkutmaya da çalışmadım.
...
Anneme o çiçeği getiremedim, hala biraz canım yanıyor ama beni sonsuz sevmesi için o çiçeğe ihtiyacım olmadığını anladım.