dd

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Yoğurt :-)

Kokoş semtinde yaşadığımdan mıdır nedir, buradaki h(e)lk totosunu kaldırmaya üşendiğinden olsa gerek (halkın küçük ve diri popolarının bir araya gelmesinden oluşan tek bir kocaman popo düşündüm bir an!), "Tekel 24" şeklinde bir hizmetle karşı karşıyayız.

Ben de bu akşam, oturduğum semte ayak uydurarak "anassını sateyım, ben de söleyecem, benim neyim eksik" zihniyetiyle, üstelik canım da cacık çektiğinden (insanın canı gece 23:00' da cacık çeker mi çeker!) kendime yoğurt söylemeye karar verdim.

Gelin görün ki şimdi adamı arayıp sadece yoğurt istesem, "sen benle dalga mı geçiyosun bacım" şeklinde tepki vermese de (semtin ruhu gereği böyle tepki vermez, herkes pek kibar) içinden söver diye düşündüğümden yoğurdun yanına bir şeyler daha yamamaya çalıştım. Fakat işin zor tarafı başrolde yoğurdun olduğunu çaktırmamaktı. Zira gece 23:00'da istenen yoğurdun pek de hayra alamet olmayacağı düşünülebileceğinden ve ben de her sabah bu Tekel 24 hizmeti veren şeker marketin önünden geçtiğimden başroldeki yiyecek maddesinin başka bir şey olduğunu, yoğurdu da hazır aramışken istediğim imajını yaratmalıydım.

Düşün taşın, devamında;

D: Ben bir tane yoğurt istiyorum,
Bir de Uno ekmek var mıydı aciba?
T.24: Yok, normal ekmenk var. (T.24 de telefon modeli gibi oldu!)
D: Hmmm (düşünme payı)
T.24: ? (suskunluğu anlamaya çalışma payı)
D: Mmm peki Magnum'un 10'lu paketinden var mı? Antep fıstıksız olan beyaz olan ama!
T.24: Onun 10'lusu yok ki 6'lı oluyor.
D: Iıı tamam 6'da olur. (iç ses: olur olur, yeter ki çok hissi yaratsın :)
T.24: Bakayım bi' saniye. (Dolap karıştırma süreci, fışır fışır sesi)
Maalesef sadece antep fıstıklı paketten kalmış.
D: Yook o olmaz, yiyemem ben onu.
O zaman şu Magnumun böğürtlenli mi ne bi şey var ondan alayım. 2 tane.
T.25 (Adam model atladı) : Peki. Hemen yolluyorum.

Yoğurt gelene kadar heyecan yaptım. İnsan gecenin köründe marketten gelen servis elemanına nasıl görünmelidir ki! Bu hassas bir noktaydı. Şortum çok kısa, t-shirtüm de çok baştan savmaydı. Yaka bi yanda, ilik diğer yanda. Ben de hemen kafama bir taç takarak "hamfendi" görünümü yarattım. Tacımın kırmızı kurdeleli oluşu, lohusa şerbetimi içtim de geldim görüntüsü katarak, gecenin karanlığında uyanabilecek herhangi bir karşı cins beğenisini kolaylıkla bastırabilirdi. (Hey kırmızı kurdele sen nelere kadirsin!) Tam da beklediğim gibi gayet sempatik bir şahıs kapımı çaldı, şirin şirin para üstümü verdi. Fakat öyle bir an yaşandı ki bu saatte zahmet edip evime kadar gelen bu sevimli insana bahşiş veremedim! Bir an tutukluk oldu beyin fonksiyonlarımda. Bu yüzden de yaklaşık 1 saat 10 dakikadır sinir bozucu bir vicdan azabı çekiyorum. Söz, söz veriyorum bir dahaki sefer bol bahşiş vereceğim. Vicdan azabımın boyutları o denli saçma ki, gelecekte vereceğim şişkin bahşiş nedeni ile benden şüphelenebilirler. Yok bu fazla Hollywood aksanı oldu. :-) Aman vereceğim işte üçtür beştir bir şey. Böyle, bu geceki hattori HANZO gibi olmayacağım bir dahaki sefere.

Not: Aklıma geldi... Bu benim Tekel 24'ü ilk arayışım değildi. İlk arayışımda da makarna istemiştim. Hangisinden diye sorduklarında da kesik bir şekilde "DÜDÜK" demiştim. Telefonun diğer ucundaki arkadaşın gülme krizini engelleyememesi nedeniyle de "pardon size sövmüş gibi oldu ama hakikaten ben, şey, öyle değil, normal bi' insanım!" demiştim. Servise gelen çocuk da bana güldüğüne göre, git gör bakalım şu salak nasıl biriymiş diye birbirleriyle geveleşmiş olma ihtimalleri de yüksek.

Bir sonraki T24 macerama kadar görüşmek üzere... İyi geceler,

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Bi' Parmak İzimizi Almadığınız Kalmıştı!

Mevzu : Biokimlik

Bankalara verdiğimiz, ev adresi, cep telefonu, iş yeri adresi, iş yeri telefonu, e-posta, faks no, anne kızlık soyadı yetmedi bir de şimdi PARMAK İZİMİZİ mi vereceğiz!? Kimse kusura bakmasın, ben güvenlik ayağına bir de parmak izimi veremeyeceğim... Zaten bankalardan haz etmiyorum, bütün özel hayatımı bildikleri yetmezmiş gibi bir de o kayıtlara izimi bırakmaya hiç niyetim yok! Ne alaka, niye bankada parmak izim olsun ki! Güvenliği sağlamanın binbir türlü yolu var, başka kapıya! Ayrıca ben o kadar teknolojik olmaktan da pek hoşlanmıyorum galiba. (Bilim kurgu ile fazlaca haşır neşir olursanız paranoyak ve isteksiz olmanız kaçınılmazdır!)

Ha bir de hepimizden uzak olsun ama yarın bir gün adamın biri kredi kartımızı çalmaya kalksa, şimdi şu parmak izi olayı yüzünden bir de beraberinde işaret parmağımızı da kesip götürecek! Paramızdan olduğumuz gibi bir de parmağı kaptıracağız yahu. Yok veremem o parmağı, o benim en sevip sahiplendiğim, en alıştığım parmağım!

Ben hiç hoşlanmadım bu biokimlik işinden. Anne kızlık soyadıma sahip olabilirsiniz ama ruhuma asla!

11 Temmuz 2010 Pazar

Bir Akıllı Siz Misiniz?

Hani özellikle şarkı-türkü yarışmalarında oy artırmak için kendi yörelerine (atv'deki Türkünü Söyle yarışmasına denk gelince "yöre" kelimesine yöneldim), Belediyelerine, Derneklere, Vakıflara falan selam ediyorlar ya. Hah işte ben o kadar sinsiyim ki ben de okuyucularıma göndereceğim ulan selam! Bir bildiği vardır bu kadar selam gönderen insanın, yıllar yılı değişmeyen bir gelenek neticede. Üstelik sunucular da hep izin veriyor! :)

Şimdi benim blogumda "who is among us" diye bir oluşum var. Hani en altta, yeşil kutu ve üzerinde sarı renkle, genelde "1" yazan kutucuk. "1" in ne anlama geldiğini de söyleyeyim; o anda blogda yalnızca sizin olduğunuzu gösteriyor kendisi. Benim blogum kişiye özel, biri varken diğerini almıyorum! Yoksa talep çok yani! Ben sizi düşünüyorum, rahat rahat okuyun, 'benden başkaları da şu an burada tedirginliği' yaşamayın istiyorum. Yoksa ben de bilirim 500 kişi doldurmayı aynı anda. (Allah benim belamı versin!)

Neyse şimdi ben bu konuşmayı yarışmacı olduğum bir yarışmada yapsaydım şimdiye beni "Güdük Necmi Odası" na falan yollamışlardı. (Bir de odalara isim koymaca olayı var o yarışmalarda...)

Her neyse, söze, sadede geleyim;

Buradan,
Öncelikle pek muhterem Buenos Aires'li okuyucuma bienvenidos ¿Qué tal? demek istiyorum. Muhtemelen sadece bir kez, bir delilik anında bloguma denk geldin ama yine gel-, maviş bayrağınızı görünce içimi bir sevinç kaplamıştı! Gerçekten!

Bloguma Taiwan'dan katılan arkadaşım, seni yitirmek istemem. Elalemin unuttuğu beni, sen denk getirdin neticede! :) Yoyoların memleketinden bloguma neşe kattın. Yine bekleriz. Gerekirse Taiwan ağzıyla da yazarım ben. Tao'dan, Buda'dan, Konfüçyüs'ten dem vururum. Olmaz mı?

Sevgili Europe'lum (artık o da niyeyse 'Europe' yazıyor) ilerideki tarihlerde, kim bilir belki senin hatırına "AB'ye uyum sürecinde Türkiye" başlıklı artık yüzyılın en klişe konusu haline gelmiş bir yazı yayınlarım, ilişkilerimiz perçinlenir. Sonra sen açarsın kollarını, ben bağrına yaslanırım.

Gebze'deki dosta, Bursa'daki çürük elmama, İzmir'deki 17 okuyucuma (ki bunun 3'ü bizzat kendim oluyorum:)), Ankara'daki 6 okuyucunun 5'ine (biri yine ben oluyorum), Eskişehir'deki ikinci benliğime (itiraf ediyorum oradan giren de bendim), Fransa'ya, Amerika'ya (yok bunlar hakikaten ben değilim), Samsun, Adana ve Gaziantep'e (ulan bu da oda arkadaşım olabilir mi ki geçen duruşma için gitmişti), Büyükçekmece'ye, Orlu'ya (ora nire? Çorlu?), Muğla'ya selam ediyorum.

Oylarınızı bekliyorum.
"GÜDÜK" yazıp, ucunu yakın, şişeye koyup denize atın, ben tutcam burdan!

- İyi de kimse okumuyorsa ben niye yazıyorum ki?! :)
- Salak! Blog adresini kimseye vermeyen sensin... Nerden bulup okusunlar!!!
- Onlar da vermemiş işte ama bi' dünya okuyucuları var, gırla bak!
- Olsun hiçbir şey olmasa hatıradır.
- Ben hatıra sevmem ki,
- Kişisel arşivindir?
- Napıcam ki ? Enstitü müyüm ben arşiv tutayım?
- Ya geç işte, yaz gitsin, anlık mutluluk de.
- E iyi peki madem.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Yapraklarım...

Bu akşam frambuazlı cheesecake yedim. Belki de ondan mutsuz değilimdir!
Dikkat : "mutluyum" değil; "mutsuz değilim" diyorum. Zira mutlu da değilim.

Tatlılardan söz açılmışken, çocukken adisebaba, rokoko ve acıbadem kurabiyesini pek severdim. Tatlıyı sevmememe rağmen, bu şeyleri yapış yapış oldukları için seviyordum, ne delice! Sonra annem bize rokoko yapabilmeye başladı, buzdolabının buzluk kısmında alüminyum folyolara sarılı, gizli bir hazine oluyordu yazları, inanılır gibi değildi. Ve ben o sıralarda ilk harçlıklarımla herkes gibi TİPİTİP değil; acıbadem kurabiyesi alıyordum. (Herhalde 8-10 yıldır yememişimdir.) Şimdi düşündüm de galiba yaşıtım bir velede göre gayet iyi harçlık alıyormuşum!

Acıbadem kurabiyem olmadığı zamanlarda, bahçedeki yaprakları toplayıp yemek yaparak avunuyordum. Ha bi' de yaptığım çamur rengi şeyi yemeye ve etraftakilere; en çok da Hanifi Amca'ya yedirmeye çalışıyordum. Hanifi Amca bizim apartmanın tatlı görevlisiydi. Adamla birlikte büyüdüm resmen. O gidince çok ağlamıştım. Bir de bizim evimize temizlik için yardıma gelen Sevgi Abla vardı (isimler muhteşemmiş yeni fark ettim, tam bir dizi ekibi gibi) o gidince de çok ağlamıştım. O da gideceği için ağlamıştı. Ne iyi kadındı.

Bizim apartmanın arka bahçesi yemek tarifi keşiflerim için gizli mabedimdi. (Her çocuk gibi ben de solucan topluyordum fakat neyse ki onları yemeyi hiçbir zaman akıl edemedim!) Ağzımda kalan yaprak tadından olsa gerek, ilerleyen yaşlarda pek fazla yemek yapmadım. Çünkü yaprak dediğim şey, hani şu emilen ballı çiçeklerden falan değildi, ana malzemem bildiğiniz koca ve kart ağaç yapraklarıydı. Hatırlıyorum koyu yeşil, acı, kart, dökülmüş yaprak! Tabii ki japon elması da süsleme sanatım için harika bir alternatifti, az yemedim o ilaçlı japon elmalarını. Belki de boyum ondan uzamamıştır 13 yaşımdan beri! İlkokulda sınıfın en uzunları arasında yer aldığım düşünülecek olursa şu japon elmaları üstündeki zirai ilaçların mağduru olmuş olma ihtimalim yüksek!

Neyse ne demiş avutan anneler "bodur tavuk her daim piliç!". Hay Allah ne beter lafmış bu, bak böl böl. Hecesine, kelimesine, öznesine, yüklemine ayır: gördün mü berbat!

Küçüklüğümden beri ağaçlara tuhaf bir bağım var. Örneğin bana ne zaman bir resim çiz denilse, penceremden bakınca gördüğüm otoparkımızın en köşesinde duran o ağacı çizerdim. Yüzlerce yaprak çizerdim tek tek, ne ağacıydı o bilmiyorum ama çok güzeldi. Damarlarını belli belirsiz bir hatla çizer, her yaprağı özenle boyar, her bir yaprağı tamamladığımda içime bir yıldız daha serperdim. Sanki her yaprakta biraz daha yakınlaşıyorduk. Her yaprak bir adımım oluyordu... Resmini çizmediğim zamanlarda ise inip altında otururdum, hem de hiçbir şey yapmadan. Serinliğiyle mest olur, yapraklarıyla beni örtüşüne, herkesten saklayışına defa defa hayran olurdum...


O güzellik, adının "Sophora" olduğunu şimdi öğrendiğim şu ağaca benzeyen bir şeydi.
(Bu arada okurken Tear Garden daha güzel yaprak kokutacak . . .)



5. sınıfta çizdiğim ve resim öğretmenimin benden habersiz yarışmaya gönderdiği o bol yapraklı ağacın başrolde olduğu resim ne idüğü belirsiz bir yarışmada Dünya 2. olmuştu. Herhalde önemsenen bir şeydi ki Japonya'dan çekik çekik gözlü amcalar, teyzeler Türkiye'ye gelip beni ve diğerlerini kutlamışlar, bize "madalya takmışlar"dı. Gerçi Japonların önemsemediği bir şey yoktur galiba. Yaşamaya değer veriyorlar, başka bir gezegenden gelmiş gibiler.

Ben, elele tutuşmuş bir erkek ve kız çocuğu figüründen oluşan, üzerinde Japonca harfler yazılı gümüş madalyamı yaklaşık 10 yıl dolaplarımda saklayıp; yıllar sonra, 20'li yaşlarımda ressam bir adama hediye edecektim, niyeyse... Aşıktım galiba çocuğa! Bir de artık resim yapmadığım için bende durması haksızlık diye düşünmüştüm! Madalyayı verdiğim ressamsa ciddi anlamda yetenekliydi. Birbirimize sarılmayı severdik. Ne çok şey geçti üzerinden.
Bitti.
***

Şimdi aklıma ne geldi. Kendime eklemek istediğim o şey, yemyeşil yapraklı koca bir ağaç olsa beni mutlu etmez mi?

Hem de çok!
...

4 Temmuz 2010 Pazar

NoCo (4)

Erzurum kökenli, Fransız bir Ermeni olan felsefe adamı ve siyaset bilimci Michel Marian ile "Ermeni Tabusu Üzerine Diyalog" a Dair Söyleşiden alınmış bir kısmı alıntılıyorum. Bir+Bir'in Haziran-Temmuz 2010 sayısından...

- Başta ABD olmak üzere bazı ülkeler parlamentolarında soykırımı resmi olarak tanıdıklarını ilan etti. Hatta Fransa Millet Meclisi, Ermeni soykırımının inkarını yasaklayan, henüz yürürlüğe girmemiş bir yasa çıkardı. Bu girişimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ortada iki farklı tip yasa var. Soykırımı tanıyan ve dolaylı olarak da Türkiye'den aynı şeyi yapmasını isteyen parlamento kararlarını olumlu buluyorum. Bence bu zorunlu ve Türkiye'nin içinden gelen baskı yeterli olmadığı sürece dışarıdan böyle bir baskı geleceğini göstermek adına işlevi koruyan bir girişim. Buna karşılık, soykırımın inkarını cezalandırmayı öngören yasalara kesinlikle karşıyım. Ermenilerin bütün zayıflıklarına rağmen, başardıkları şey, başlarına gelen felaketi evrensel tarihe dahil edebilmeleri oldu. Bunu acılarını haykırarak başardılar. Bu, aynı zamanda bu çağrının üzerine tarihçilerin konuyla ilgilenmesiyle oldu. Dolayısıyla, karşı çıkmanın yasaklanması tamamen demokratik ve özgürce elde edilen bu başarının meşruiyetini de zedeler. Buna başta siyasi ve felsefi sebeplerle karşıyım.

Haftasonu Günlüğü

Bu haftasonu sevgili arkadaşım Penco'mu (asıl adı olan Genco da yeterli ölçüde takma ad kıvamında ise de biz ona Penco diyoruz. Zaten bu ekipte Volkan'a 'Volken', Duygu'ya 'Tuygu' denir - harflerle alıp veremediğimiz var görüleceği gibi-) evlendirmek için Ankara'daydım. İşin saçma yanı, geçtiğimiz Salı günü de iş icabı oradaydım! :) Bir hafta içerisinde iki Ankara turu beni gerçekten yordu.

Ankara benim için parçalı bulutlu, kocaman geçmişim demek... Parçalı bulutlu tabirini acıların çocuğuydum gibi bir anlamda kullanmadım aman ha! Öyle ajitasyonluk bir durumum yok. Sadece bildik ergenlik curcunaları işte... O curcunalar parçalı bulut yaratıyordu iç organlarımda.

Ankara, benim için taşıdığı anlamı görsel olarak İ. Melih Gökçek sayesinde yitirmiş olsa dahi maneviyatımdaki yeri, tek bir tozu dahi kalkmamış şekilde duruyor... Annem, babam, kardeşim, çocukluk arkadaşlarım, okullarım, çer çöpüm, aşklarım, ergenlik asabiyetim, kavgalarım, en çok da ışıltılı yanım, hepsi ama hepsi Ankara'da kaldı. Kalktım İzmir'e göçtüm 24 yaşımda. 4 yıldır da bir başıma yaşayıp gidiyorum. Yalnızlığı, kendimin bile bilmediği kadar çok seviyormuşum. Yalnızlık sevdam 40'lı yaşlarıma geldiğimde başıma bela olacak galiba! O yaşıma kadar yalnızsam, zaten artık Allahın emri gider kendime 10 tane kedi alırım. O yaşta yalnız yaşayan ve kedileri olmayan bir kadın, kremasız pasta gibidir; eksiktir vesselam! Yalnız kadın ve kedileri, bölünemez bir bütünün parçalarıdır. Lafı uzatmayacağım zira uyku sandalıma uzanacağım.

Sevgili Penco,
Bu yazımı çok büyük ihtimalle okuyamayacak olsan da...
Evliliği becerememiş bir insan olarak, senin ve sevgilin için bir dileğim var:
Birlikte yaşlanmayı seçtiğiniz ömürlerinizde, sevdiceğinle yaşayacağınız mutlulukların hiçbir zaman yaşlanmaması dileği ile...

1 Temmuz 2010 Perşembe

Morcheeba Step 1-2-3-4-5!

Morcheeba dinlerseniz, hayallerinize dokunduğunuzu sanabilirsiniz!
Bu tehlikelidir. Tehlikeli diyorum, yine de yapın diyorum.



Bir kaç tüyo vermek gerekirse;



1-) Morcheeba dinleme faaliyeti bitmek üzereyken, göz kapaklarından evvel, nefes burun ve/veya ağız kanalından açılmalıdır. (Boğularak ölmemek için tabii ki!) Gözleriniz işgüzarlık edip nefesinizden erken davranırsa kör olma riskiniz vardır.



2-) Morcheeba dinlerken hırsızlık yapabilirsiniz. O denli parmak ucunda hareket edersiniz ki kimseciklerin ruhu duymaz. Herhangi bir ruhun duyması halinde tarafımca sorumluluk kabul edilmez! Beceriksizlik kati ve şahsi bir yaradılış özelliğidir!



3-) Morcheeba dinlerken uykuya geçildiği takdirde göreceğiniz paranormal rüyalar sabaha çıkmanızı engelleyebilir. Sabaha çıksanız bile çıktığınız sabahtan memnuniyetsiz olmanız yüksek ihtimaldir. Çünkü hiçbir sabah, gördüğünüz rüyadaki sabahın yerini tutamaz.



4-) Morcheeba dinlerken aşıksanız burnunuz düşebilir. Kokular gelir, gelir gelir gelir... Burnunuzu sizden alana kadar kokar, sonra da çeker gider. Siz burnunuzu kaybettiğinizle kalır ve onu geri alamazsınız. Rivayete göre burnu bir şarkı tarafından çalınan kişiyi melekler sevmez, bu yüzden de burnunuzu getirecek bir meleği beklememeli, burnunuzu O'nun kokusuna teslim ettiğinizi kabullenmelisiniz.



5-) Morcheeba dinlerken veyahut hemen dinleme sonrası blogunuza yazı yazmamalısınız. Yazarsanız işte aynen buna benzer! Hatta 5'e kadar saymayı bile unutabilirsiniz...





Dahasını merak edenlere klipli orijinal numune benden hediye! ;)

Bu hediyemi kabul eder miydiniz? Bu sefer gözler açık lütfen...


Candy



Neil Armfield'in yönetmenliğini yaptığı "Candy" eroin dolu bir aşk hikayesi. Dolayısıyla her eroinli aşk hikayesi gibi acılar yumağını kolunuza dolayıp film boyu sarmalanıyorsunuz! Bu gece izlediğim bu film beni yıprattı. Evet gerçekten! İçinde bulunduğum psikolojik dönemden kaynaklanan bir vaziyet de olabilir, bilemem! Yalnız ben "yıpranmak"tan hoşlanmam.

Sadede gelmem gerekirse bundan önceki 5 satırı sadece aşağıda şiirimsi hale getirdiğim ve filmde Candy'nin (Abbie Cornish - ben bu kadının yanaklarını ısırırım, pek güzel- ki bir de ben sarışın kadın sevmem!) sesinden dinlediğimiz şu satırlara varabilmek maksadıyla yazıyorum. Bu cümlelerin bilimum renkteki oje ve ruj ile depodan bozma bir evin tüm duvarlarına yazılmış olması terkedişin tepik etkisini katmerlemişti tabii...
Bu kısmı üç kere geriye alıp izledim...

****

Bir zamanlar,
Candy ve Dan yaşardı.
O yaz çok sıcaktı!
Balmumu,
Ağaçların içinde eriyordu.

Oğlan, balkonlara tırmanır,
Kız için her yere tırmanır,
Her şeyi yapardı.

Benim Danny'im.

Binlerce küçük kuş,
En küçükleri bile
Kızın saçlarını süslerdi.
Her şey altındandı.

Bir gece yatak
tutkuyla alevlendi.
Çok yakışıklıydı
Ve çok iyi bir suçlu!

Güneş ışığı ve çikolata ile beslendik.
Sınırsız haz dolu
öğleden sonraydı.
Gözüpek Danny!

Candy kayıplara karıştı.
Günden kalan son güneş
Köpekbalıkları gibi yüzüyor.
Bu sefer senin gibi yapmak istiyorum!

Hayatıma çok hızlı girdi
ve bu çok hoşuma gitti.
Kendi neşemizin çamurunda
Yuvarlanıyorduk!
Baldırlarım teslimiyetten ıslaktı...

Bir zamanlar,
Candy ve Dan yaşardı.
...