dd

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Yapraklarım...

Bu akşam frambuazlı cheesecake yedim. Belki de ondan mutsuz değilimdir!
Dikkat : "mutluyum" değil; "mutsuz değilim" diyorum. Zira mutlu da değilim.

Tatlılardan söz açılmışken, çocukken adisebaba, rokoko ve acıbadem kurabiyesini pek severdim. Tatlıyı sevmememe rağmen, bu şeyleri yapış yapış oldukları için seviyordum, ne delice! Sonra annem bize rokoko yapabilmeye başladı, buzdolabının buzluk kısmında alüminyum folyolara sarılı, gizli bir hazine oluyordu yazları, inanılır gibi değildi. Ve ben o sıralarda ilk harçlıklarımla herkes gibi TİPİTİP değil; acıbadem kurabiyesi alıyordum. (Herhalde 8-10 yıldır yememişimdir.) Şimdi düşündüm de galiba yaşıtım bir velede göre gayet iyi harçlık alıyormuşum!

Acıbadem kurabiyem olmadığı zamanlarda, bahçedeki yaprakları toplayıp yemek yaparak avunuyordum. Ha bi' de yaptığım çamur rengi şeyi yemeye ve etraftakilere; en çok da Hanifi Amca'ya yedirmeye çalışıyordum. Hanifi Amca bizim apartmanın tatlı görevlisiydi. Adamla birlikte büyüdüm resmen. O gidince çok ağlamıştım. Bir de bizim evimize temizlik için yardıma gelen Sevgi Abla vardı (isimler muhteşemmiş yeni fark ettim, tam bir dizi ekibi gibi) o gidince de çok ağlamıştım. O da gideceği için ağlamıştı. Ne iyi kadındı.

Bizim apartmanın arka bahçesi yemek tarifi keşiflerim için gizli mabedimdi. (Her çocuk gibi ben de solucan topluyordum fakat neyse ki onları yemeyi hiçbir zaman akıl edemedim!) Ağzımda kalan yaprak tadından olsa gerek, ilerleyen yaşlarda pek fazla yemek yapmadım. Çünkü yaprak dediğim şey, hani şu emilen ballı çiçeklerden falan değildi, ana malzemem bildiğiniz koca ve kart ağaç yapraklarıydı. Hatırlıyorum koyu yeşil, acı, kart, dökülmüş yaprak! Tabii ki japon elması da süsleme sanatım için harika bir alternatifti, az yemedim o ilaçlı japon elmalarını. Belki de boyum ondan uzamamıştır 13 yaşımdan beri! İlkokulda sınıfın en uzunları arasında yer aldığım düşünülecek olursa şu japon elmaları üstündeki zirai ilaçların mağduru olmuş olma ihtimalim yüksek!

Neyse ne demiş avutan anneler "bodur tavuk her daim piliç!". Hay Allah ne beter lafmış bu, bak böl böl. Hecesine, kelimesine, öznesine, yüklemine ayır: gördün mü berbat!

Küçüklüğümden beri ağaçlara tuhaf bir bağım var. Örneğin bana ne zaman bir resim çiz denilse, penceremden bakınca gördüğüm otoparkımızın en köşesinde duran o ağacı çizerdim. Yüzlerce yaprak çizerdim tek tek, ne ağacıydı o bilmiyorum ama çok güzeldi. Damarlarını belli belirsiz bir hatla çizer, her yaprağı özenle boyar, her bir yaprağı tamamladığımda içime bir yıldız daha serperdim. Sanki her yaprakta biraz daha yakınlaşıyorduk. Her yaprak bir adımım oluyordu... Resmini çizmediğim zamanlarda ise inip altında otururdum, hem de hiçbir şey yapmadan. Serinliğiyle mest olur, yapraklarıyla beni örtüşüne, herkesten saklayışına defa defa hayran olurdum...


O güzellik, adının "Sophora" olduğunu şimdi öğrendiğim şu ağaca benzeyen bir şeydi.
(Bu arada okurken Tear Garden daha güzel yaprak kokutacak . . .)



5. sınıfta çizdiğim ve resim öğretmenimin benden habersiz yarışmaya gönderdiği o bol yapraklı ağacın başrolde olduğu resim ne idüğü belirsiz bir yarışmada Dünya 2. olmuştu. Herhalde önemsenen bir şeydi ki Japonya'dan çekik çekik gözlü amcalar, teyzeler Türkiye'ye gelip beni ve diğerlerini kutlamışlar, bize "madalya takmışlar"dı. Gerçi Japonların önemsemediği bir şey yoktur galiba. Yaşamaya değer veriyorlar, başka bir gezegenden gelmiş gibiler.

Ben, elele tutuşmuş bir erkek ve kız çocuğu figüründen oluşan, üzerinde Japonca harfler yazılı gümüş madalyamı yaklaşık 10 yıl dolaplarımda saklayıp; yıllar sonra, 20'li yaşlarımda ressam bir adama hediye edecektim, niyeyse... Aşıktım galiba çocuğa! Bir de artık resim yapmadığım için bende durması haksızlık diye düşünmüştüm! Madalyayı verdiğim ressamsa ciddi anlamda yetenekliydi. Birbirimize sarılmayı severdik. Ne çok şey geçti üzerinden.
Bitti.
***

Şimdi aklıma ne geldi. Kendime eklemek istediğim o şey, yemyeşil yapraklı koca bir ağaç olsa beni mutlu etmez mi?

Hem de çok!
...

3 yorum:

  1. o ressam benim haberin olsun..

    YanıtlaSil
  2. Küçük Prens'in bana bir çiçek çiz diye adamın peşinde koştuğu bölümleri hatırlar mısın? Ya da adamın ilk resmi olan İnsan yutmuş boğa yılanını. aklıma esti birden bu yazıyı herhalde otuzuncu okuyuşum. Garip bir şekilde iç açıcı ağaçla ilgisi olabilir belki...

    YanıtlaSil
  3. Ne kadar sevindirdin beni! Yazarken gerçekten çocuk olmuştum, ondandır belki hissetiklerin... O zaman ben de her mutsuzluğunun telafisi olabilecek maneviyata sahip nice yazılar yazabilmeyi diliyorum. Hem bu dileğim, sadece seni değil beni de içeriyor fark ettin mi? :)

    YanıtlaSil