dd

18 Şubat 2010 Perşembe

İstanbul Huyları



İzmir'den İstanbul'a iş icabı hemen hemen ayda bir kez gidiyorum. Kendime bazı huylar edindim. Efendim şöyle ki;



  • Her gidişimde kendime hedaaaye olarak kitap alıyorum.


  • Kadıköy- ÇİYA'da leziz yemekler yiyorum.


  • Kalan vakitte şuursuzca yürüyorum.


Bugün de İstanbul'daydım. Kısa ama şekerli bir gündü. Şöyle yaldızlı, parıltılı. Hava durumu değil bahsettiğim; ruh halim. Anlamsız bir mutluluk vardı bugün üzerimde.(niye -di'li geçmiş zaman kullanıyorum ki gün bitmedi.) Kendime bir 'akıl defteri' bile aldım. Hani ne bileyim, bazen aklıma bir şey geliyor, keşke küçük bir defterim olsa da şunu yazsam diyorum. Aklımda tutarım diyorum, sonra aradan zaman geçiyor, hokuz pokuz! Benim küçük aklıma düşen o şey dehlizlerimde boğulmuş, kaybolmuş gitmiş. Ziyan! Yazık günah diye bir şey var yahu! O yüzden gittim aldım en sonunda.


Kapağını gördüğüm an vuruldum, parasına puluna falan bakmadım bile.


İşte şu yukarıda görmüş olduğunuz afiş var ya afiş, hıh işte o benim defterimin kapağı! (Kendimi işportacı gibi hissettim , "abilerim ablalarım, şu elimde görmüş olduğunuz defterr") Kısacası 'Aristide Bruant, Dans Son Cabaret' diyorum! Bunu söylerken de şöyle gırtlaktan bir kqqaabaeee diyorum haberiniz ola! Fransızca mı? Yoo ben bilmiyorum. Yalnız oldum olası içimden bir Fransız çıkmasını bekledim durdum. Öyle olmasa neden bana 'French chick' desinler ki ya da neden ben Fransız filmlerini yöremden bir tat almışçasına izliyor, hoşlantı duyuyor ve dahi etkileniyorum. Yanlış anlaşılmasın Fransız olayım diye bir derdim de yok! Neyse yahu nerden nereye geldim. Kısacası her zaman sanal alemin yollarında dolanmak olmuyor, arada elle de bir şeyler yazmak lazım. Artık defterim var ona göre! Beğenmeyeni kapaktaki amcaya dövdürtürüm.



Gelelim ÇİYA hadisesine;

Bu ÇİYA macerası bir kaç ay önce başladı. Yine bir İstanbul vizitemde sorup soruşturup, kendi çapımda gerçekleştirdiğim kamuoyu yoklaması neticesinde yolum düştü ÇİYA'ya. Şöyle yerel takılalım, hem nezih hem lezzetli hem de can olsun diyorsanız mutlaka gidin derim. Kadıköy'de balıkçıların olduğu çarşı kısmında iç taraflara doğru bir lokanta ÇİYA. Lokanta deyince salaş bir yer sanmayın.(salaş mekanlara dair de bilgiler sunarız ileride, belki, galiba, ıııı vakit olursa diye yuvarlayalım!) Lokanta kelimesinin bugünkü konumunun sebebi de "esnaf lokantası" lafının dillere pelesenk olmuş olmasıdır, söyleyeyim bak. Ama "restoran- restaurant" da ayrı bir saçmalık yani! O kadar da Fransız olmadım daha, orada duracaksın! Şimdiye kadar ÇİYA'da; muhammara, humus, yuvalama, sakız ağacı filizi, yoğurtlu buğday, altı cacıklı yeşil sarmısak yemeği, sarmısak aşı, falafel, içli köfte, biberli ekmek, kısır, zeytin taratoru (adına emin değilim), künefe ve katmer yedim. Ya ŞAHANE!!! Gidin, yiyin arkadaş!



Aldığım kitaplar ise;

Ece Temelkuran- Muz Sesleri (Artık çok merak ettim, herkes övdü övdü, benim neyim eksik okuyayım.)

John Berger - A'dan X'e (John Berger her zaman muhteşemdir...)

Kitaplarla ilgili okuduktan sonra yorum yapmak istiyorum. Çünkü şu an için okuma önceliği olan başka kitaplarım var. Açlık Oyunları çılgınlığının ikinci kitabını; "Ateşi Yakalamak" ı okuyorum.




Son olarak akıl defterime yazdığım satırlarla kapayayım:

Koca şehir! Yine cücüğünü yiyemeden gidiyorum. Bir rakı içemeden, iki gıy gıy duyamadan, delilerini, berduşlarını göremeden, seninle iki kelam edemeden...




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder