dd

27 Şubat 2010 Cumartesi

ÖTE (Sevgili'ye...)

KADIN; Dalgalı saçları uyumaktan düzleşmişti. O kadar çok uyumuştu ki bu kadar uzun süre yatakta kalmasının bedelini tutulmuş bacaklarını ve belini bütün gün elleri ile ovuşturarak ödemek zorunda kaldı. Ovuşturma kısmı çok da zor değildi. Asıl zor olan bu haldeyken bile O'nu düşünüyor olmasıydı... O'nu! Hayatının düzlemini yerle bir eden Adam'ı. Duruşunda, bakışında, hayata işlenişinde tüm acımasızlığı ve tüm şefkati ile yanı başında olan o erkeği... Uzun zamandır rüya göremiyordu, eksikliğini hissediyor, her gece bu umutla uyuyordu. Tek başına... Önceleri; -di li geçmiş zamanlarda güzel senaryolar gibiydi rüyaları. 'Tortilla' diye bir ırk bile yaratmıştı! Tortellini denen yemekten etkilenmiş olabilirdi isim anneliği yaparken? Bu ırkın gözleri yeşildi fakat insanların arasına karışabilmek ve onları kandırabilmek adına kahverengiye dönüştürebiliyorlardı. Küçüklüğünden tanıdığı "Ninja Turtles"dan bile etkilenmiş olabilirdi bu fikri yaratırken. Çünkü onlar da yeşil renkliydi! Bu rüyadan sonra yaratıcılığın cezbedici yanını görmüştü. Bu yüzden mutlaka bir gün ya bir ses ya bir şarkı ya bir kitap ya da bir iki dize yaratmaya söz vermişti. Hayat farklı şekilde ilerledi, o tüm bunlardan önce koskoca bir AŞK yarattı! İnsana bahsedilmiş en güzel ve en acı hikayeyi... Bir süre sonra düşüncelerin derin denizinde boğulmaya başladığını fark etti ve onları yuvalarından kovarak kendi kendine söylenmeye başladı: Kızım neyine senin bu kadar uyumak! Tabii normal koşullarda sabahın altı buçuğunda uyanmam, duşa girerken saatimi kurmam, ha bir de çıkınca üşümemek için şu çirkin görünümlü ısıtıcıyı açmam gerekiyordu; mevsim kış. Ama ben naptım? Kırk yılın başı birazcık fazla uyuyayım dedim. Yok yok bundan sonra bildiğimden şaşmam. Bu günü böyle başlamıştı...
*****
ADAM; Aynı saatlerde düzlem şaşırtan Adam horul horul uyuyordu... Olabildiğince yalnız ve uzak bir yerde. İçilmiş sigaraların küllüğü aşan izmaritleri, boğuk, yaldızsız, dumanlı hava ve bir de uyurken asla kapamayıp kısık bıraktığı güneş kadar yakıcı balon ampülü en çok göze çarpanlarıydı odasının. Yalnızlığı fazla severdi çünkü başka türlüsünü bilmiyordu. Bu yüzden onu yalnızlıktan çekip koparan şu ufak tefek Kadın'a, kendine ettikleri için kızgındı. Rüya görmezdi, tek bildiği kabuslardı. Taa ki onunla uyuduğu güne dek... Kadın'a sarılarak uyuduğu ilk gece şaşkınlığından ona uyku hali ile yumruk atmıştı ve yıllar sonra ilk defa güzel bir rüya görmüştü. Kadın n'olduğu şaşırmış ama yine de sevecenlikle O'na sarılmaya devam etmişti. Böyle yapmamalıydı, bu yüzden bin kez daha aşık oldu Kadın'a. Anlayışına hayran olmuştu; bugüne kadar neler yaşadığını bilmediği halde nasıl olur da yumruğunu yedikten sonra bile hala sarılabilirdi bu yaralı bedene. O kaçsın diye çok uğraştı, bu şeyin illet bir aşka dönüşeceği başından belliydi; kendisinden ve kadından korkuyordu. Öfkelendi. Onu sevdiği için... Yıllar sonra bir insanı düşlediği için... Hem kendine, hem O'naydı öfkesi. Uyandı, Kadın'ı düşlemeye başladığını fark edince söylenmeye başladı; Oğlum neyine senin aşk? İnsanlara hala güvenebilir misin... Peki ya yıllardır kendimi çevrelediğim zırhımı nereye kaldırıp atacağım? Zırhım ağır, zırhım çepeçevre! Hayır güvenmeyeceğim, daha önce de bunu denedim! Son seferinde aldığım yara vıcık vıcık oldu, çok zor kapandı; kendime esaslı bir sözüm var. Bu Kadın da neyin nesi, ne hakla ilmeklerimi çözmeye yeltenir?! Yok yok bundan sonra bildiğimden şaşmam Bu günü böyle başlamıştı...
*****
KADIN VE ADAM; Birbirlerinden bağımsız düşünüldüklerinde bağdaştıramayacağınız bu iki insan (beli tutuk kadın ve düzlemi yerle bir eden adam) bir arada ve yan yana dururken iki paralel kenar gibi üst üste, aynı düzlemde giderlerdi. Yaptıkları her şeyi daha fazla yapmak ister, yetinemezlerdi. Sarıldıkça sarılır, göz kapaklarına, kirpik uçlarına ve ayaklarına varıncaya dek öperlerdi birbirlerini. Ayrılırken yanağa kondurulan öpücük sonrası ise sanki hiç birlikte olmamış gibilerdi. Uzak, çok uzak, en uzak! Bunu bildiklerinden olsa gerek, birbirlerine karşı duydukları bu illet aşktan kurtulmak istediklerinde göz göze gelmemeye hatta karşı karşıya kalmamak için kaçmaya başlarlardı. Ne vakit özlem dayanılmaz hale gelir; o vakit bahaneler bulunur, görüşmek için yeni bir sebep yaratılırdı. Mesela kadın, adama sevdiği bir objenin minyatür ya da devasa bir versiyonunu alır, adam ise genel olarak kadınla "bir şey konuşmaya" gelirdi. Her ikisi de mütemadiyen "gideceklerini" ya da kendilerini "öldüreceklerini" söylerlerdi. Dolayısıyla artık "ölmek" ve "gitmek" fiilleri de onlar arasında kalakalmış, inandırıcılıklarını yitirmişlerdi. Kelimelere de etmediklerini bırakmadılar sonunda! Yine de her seferinde küçük de olsa korkuları olurdu yapılacağına dair. Aslında cesaretle ilgiliydi mesele. Ölmek için cesur, gitmek için vicdansız olmak gerekiyordu. Kadında, ölmek için gereken cesaret yoktu. Adam da gidecek kadar vicdansız olamamıştı şimdiye kadar. Kelimelerle sıradan bir aşka benzeyen bu şey, aslında o kadar da sıradan değildi. Kadının hayatına sinir krizleri, adamın hayatına onulmaz bir dengesizlik musallat olmuştu. Aslında bu güçlü tutkuydu onları hasta eden. Kaçarken yakalanmak, yakalanınca yeniden kaçmaya başlamak... Kaçamamak... Yakalanamamak...
****
ADAM VE KADIN; O gitti ve kadın öldü. Kendimi öldüreceğim diye atıp tutarken böyle öldürülmesi sürpriz oldu. Öldürür fakat öldürülemezdi. Kurşun geçirmezdi bedenini saran deri. Öyle sanıyordu. Sertleşip soluklaşmış, delik açılamaz bir kılıftı. Kadın bembeyazdı! Bir bedenden ibaret, beyaz bir et parçası! Çektiğiniz yere gelen, orada duran, durup bakan...Ve itelediğinizde gidebilecek kadar da suskunlaşmış. Isırınca kütürder, mideyi ekşitir, belli zamanlarda ortaya çıkar, kısa süreli kalır ama yine de can çektirirdi. Bir gün! Bammm! Beyninden vuruldu! Bu acıya değerdi! Şimdilik kanamıyordu. Küçük iğneler batıyordu tüm uzuvlarına. Acısı değil; eziyeti olmalıydı bu AŞKın! Birlikteyken zeka testi yapmışlar ve kadın "süper zeka"lı çıkmıştı; belki delilik sınırında. Bu yüzden adam onu beyninden vurdu; en güçlü yerinden... Ki bir daha dağılanlarını toplayamasın. Bundan sonrası bekleyişti; en son beyin ölümü gerçekleşirdi ama bu sefer tersten işlemişti süreç. Beyninden vurulduktan sonra organlarının çürümesi, dilinin sus pus olması, gözlerinin kapanması ve kalbinin büzüşerek yok olması gecikmedi. Böylece, uzun ya da kısa olup olmadığı tahmin edilemeyen bir bekleyiş başladı. Daha ne kadar tutunabilecekti yer yüzünde?
*****
BEKLEYİŞİM; Uzun zaman geçti böyle. Yaz geldi, bahar bitti... Nice kelebek öldü. Benimle kalması için mevsimler tükendi. Bazen durup öyle bakardı ki o bakışla boğulurdu tenim. Bakışıyla çok defa yaraladı beni. Gözlerinde donuk bir renk olurdu bazen, yeşil mi kahve mi çözemedim hiçbir zaman. Oysa o gözlerle çok defa kuşatılmıştı etrafım. Vücudum o gözlerle yıkandı defalarca. Şimdi düşünüyorum da onun gözlerinin herhangi bir rengi yoktu. Sadece gördüğü çirkin sahnelerin kiri bulaşmıştı üzerlerine... İşte o yosun tutmuş kötü hatıralardı gözlerini yeşerten ve o pis yalnızlığın tortusuydu kahveyi içine katan. Bu yaşanmışlık yüzünden bu kadar güzellerdi. Bunu benden başka kimse anlayamazdı... Yoksa rüyamda gördüğüm ırktan mıydı? Buna mı işaret ediyordu beynim? Gözleri değdiği yerde delikler açardı. Gözleri özenle söylenen şarkılar gibiydi. Lena Chamamyan sesinden hüzünler... Gözlerini seviyordum! Mesela burnu! Burnu kimileri için çok güzel olmayabilirdi ama benim hayatımda gördüğüm en güzel tepecik orada saklıydı. Yüzüne denge ve derinlik katıyordu. Burnunun yüzüne bitiştiği noktada kalan küçücük boşluğa konmuş kelebek olurdum. Kanatlarımla öperdim onu! Her an ölmeye hazır, nazik ve zariftim... Bir adam burun deliklerinin içine varana dek sevilir mi! Burnunu seviyordum! Neden bu kadar güzel kokardı, kendimi soluksuz ve kimseye ıslık çalmadan onun kucağına nasıl bırakabildim. Hiç tanımadığım zamanlarda bile üstelik! Bir gecenin kuytusunda sadece gözleri görünen baykuşlardan kaçıp ona sığınmıştım, mis kokardı her daim. Böyle bir koku benden başkası tarafından keşfedilmemişti yer yüzünde! Çünkü bu koku ancak benim kokumla birleştiğinde açığa çıkıyordu. Muhteşem bir birleşim, tenlerin engellenemez kavuşumu! Yer yuvarlağı başka bir uçta kalırdı koklaşmaya başladığımızda. O merkezden çıkılamaz, başka yere bakılamaz, başkası düşünülemez ve buna çare bulunamazdı... Kokunu seviyordum! Ellerin ve ayakların ya da... Bu kadar erkeksi bir bedende böyle bir kusursuzlukla var olmamalılardı; tezatlarına bitiyordum! Kalbime vurularak yerini sağlamlaştıran her çekiç darbesine araç olan sayısız suç aletlerin ellerin ve ayakların. Hep öptüm hep, nefes almadan, gözlerimi açmadan, söz söylemeden! Ellerin öyle sahipleniciydi ki tutar, kavrar, acıtırdın hatta. Ayakların yere sağlam bassın isterdin. Ve sol memenin altında duran bir matemdi kalbin... Önce göstermedin, durdun, bekledin, haklıydın. Kapını tıklattım, çok kere bekledim; bir oyayı işler gibi, yeni düşler kurar gibi sabırla. Biliyordum, şimdiye kadar görmediğim bir kıymetli hazineydi gömdüğün içeri... Sonraları bu kalbin başkalarının yanından defalarca kez kaçıp bana geleceğini bilemezdim... Kalbini anlatmaya çalışırken sözler kaçıştı, yekpare kaldım bu susuşta.

Matemini seviyordum! ***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder