dd

31 Ekim 2010 Pazar

Seni Sevebilmek İçin Yıllarımı Verdim!

Dikkat: Bu bir aşk hikayesi değil; bir vazgeçiş hikayesidir! Bu yazı, hayatımda sevebilmek için yıllarımı adadığım ve bugün itibarı ile vazgeçtiğim bir eyleme adanmıştır. Yemek yapmaya!!!

Yemek yapmayı sevebilmek için çok fazla yol denedim. Zira ben sevmediği şeyleri bırakabilmek için bile ciddi manada çaba harcaması gereken bir insanım. Sevmediğim bir kitabı, sevmediğim bir filmi bile yarıda bırakamam. Yok olmuyor, yapamıyorum, tık geliyor, hareketsiz kalıyorum, zorunluluk halini alıyor, illa sonunu getirececeğim ben o eylemin. Lakin bu huyuma rağmen yemek yapmayı bir türlü sevemedim, sadece nedenlerini araştırmaktaydım ki bugün sonuca ulaştım.

Şu bırakamama halime bir örnek vermem gerekirse bu sabaha dönebilirim. DVD oynatıcıma "Son Hava Bükücü" filmini yerleştirdim, heyecanlıydım, fantastiktir, bilim kurgudur severim ben, beni tanıyanlar bilir. Bu film için de büyük olmasa da beklentilerim vardı. En azından keyifli vakit geçirebileceğimi düşünmüştüm. Ha bu arada tamam itiraf ediyorum film korsandı, mesleğime ilişkin özel uzmanlık alanım olmasına rağmen; hak, hukuk, gak guk dememe rağmen ben de bazen korsan film alıyorum, malum geçim derdi içerisinde aman kültürel faaliyetlerden de eksiklenmeyelim durumudur bu.

Neyse, bu "Son Hava Bükücü" filmi halis mulis sinema çekimiymiş ve o kadar kötü bir çekimdi ki film boyu ekranda görünen adamın sol omzuna yaslanma isteği duydum! Sol omuz ve ben bütün filmi birlikte izledik. Benim içimin geçtiği anlarda, zayıflığımdan faydalanarak elimi bile tutmuş şerefsiz; filmin sonunda söyledi! Aslında aramızda bir sıcaklık doğmadı da değil. (Tabii bu DVD yarın alındığı yerde cıngar çıkarılmak sureti ile iade edilecektir. Ben onları uyardım, sinema çekimiyse hiç verme dedim, yok abla dedi, olur mu dedi, ayıp ettin dedi!) Sözün özü, zulüm şeklinde de olsa filmin sonunu getirdim.

İşte bu huyumdan sebep, yemek yapmayı sevebilmek için de neler denedim neler. Kulaklıklarımı takıp müziği sonuna kadar açtım, hamurlarla oynadım, mantı bile açtım, televizyonu açıp kafamı oraya vermeye çalıştım, tariflere bağımlı kaldım, tariflerden bağımsız oldum, dans ederek yemek yaptım, başkalarına yaptığımı düşünerek, sevdiğim bir yazarın cümlelerini tekrarlayarak ve saire ve saire... Sevemedim kara gözlüm seni doyunca!
Bugün kendime son bir şans vermek istediğimi fark ettim, sevebilmek için yani! Şu fırında makarnayı yaptım;



Ve işte tam olarak bugün yemek yapmayı neden sevmediğimi keşfettim! Ne zaman yemek yapsam, ne kadar aç olursam olayım, ne hayallerle başlamış olursam olayım, yemeği yaparken birdenbire doyuyorum ve kendi yaptığım yemeği hiçbir şekilde yiyemiyorum. Zaten evde benden başka yiyecek kimse de yok, bir kedim bile yok ya olsa en azından ona yediririm de mutlu olurum! (Yeniden bir kedi ile aynı evi paylaşma fikrine de sıcak bakmaya başladım bu arada, birbirimize can yoldaşı oluruz fena mı? Ne çok severdim Babukimi...) Bu doyma hissi canımı sıkıyor, hiçbir şey yemeden karnımı şişiriyor, pişmanlıklara gark ediyor, o kadar uğraşarak yaptığım şeyi yiyememek sinirlerimi bozuyor.
Bu yüzden yemek yapmayı, yedirecek birileri olmadığı sürece hiçbir zaman sevmeyeceğim! Buyrun gelin alın götürün evinize, sevdiklerinizle yiyin. Ben yemeyeceğim. :(

Enta omri 2/10 Ümmü Gülsüm



Ümmü Gülsüm'ün sesinde öyle bir büyü var ki hele bu şarkı (Enta Omry) adamı deli eder deli! Ben dinlerken çok ayrı yerlerde buluyorum kendimi. İçinde tutku, azap, yakarış olan şeyleri ne olursa olsun çok seviyorum. Bu şarkı da böyle bir şey... Bugüne kadar bloga eklediğim kendime dair en içten şeydir bu şarkı. Gizli kapaklı yanlarımın sesidir. Tamam indie, rock, downtempo, brit-pop candır canandır da şu şarkının yerini bugüne kadar hiçbir şey tutamadı bende. Nedendir bilmem... Kafamda kaybettiğim bir şeyleri yerine koyar gibi oluyorum dinlerken.

Budur beni benden alan albüm... Kapağı bile büyü gibi işte!


30 Ekim 2010 Cumartesi

Sanattan Nasibini Alamayanlara İbretlik!


Nevşehir’de gördüğüm bu elektrik trafosu, memleketim insanının sanatsal yönününü açık ve net şekilde ortaya koyuyor! Daha da kimse bana gelip bu toplum sanattan anlamıyor demesin.

Bizler, trafoyu bile tuval olarak kullanan bir halkın evlatlarıyız!

29 Ekim 2010 Cuma

28 Ekim 2010 Perşembe

Karar Verdim Emekli Olmuyorum!

İlgili resmi web sayfası hesabına göre 2040 yılında emekli olacakmışım!!! Bildiğin bilimkurgu film yılı o be!!! (Hatta vardı 2040 diye bir film.) Eh be güzelim, benim uzay mekiğim bile olur o yıla, bahçemde plütonyum yetiştirmeye başlarım, torunlarım parlement mavisi doğar, Erbakan yeniden hayata döner; dirilir Benjamin Button olur, SGK kendini fesheder adını Sosyal Güveylik Kurumu yapar, 3 tane gelinim olur, kocam uzay domuzu avlarına çıkar falan... Offff!!! Of ki ne off!

Küstüm. Gerçekten küstüm ama!

27 Ekim 2010 Çarşamba

Bakın Bugün Size Ne Göstereceğim?

Üçüncü keredir John Berger'in Görme Biçimleri isimli başyapıtını okuyorum. Her okuduğumda benim yaratıcı gücümü artıran yanını fark ediyorum. O kadar uzun zaman önce okumuştum ki kitabı, artık unutmaya yüz tutmuştu. Buna izin vermemem gerektiğini çoktaan biliyordum.

Bugünlük, kitaptan sizinle de paylaşmak istediğim bir bilgi, tespit, gözlem (her ne ise) var.

Yazar der ki: "Yeniden canlandırılan resimlerin çerçevesinde çoğu zaman yazılar bulunur."
Ardından aşağıdaki örneksemeyi yapar.








(Tabii siz sayfa çeviremediğinizden ben de şöyle çok satır atlama olayına girdim münasip ise?)








Ve devam eder ... (sayfanın devam eden kısmını fotoğrafa sığdıramadım) : "Eklenen sözün imgeyi nasıl değiştirdiğini açıklayabilmek güç, ama değiştirdiği kuşkusuz. Artık imge, sözü aydınlatıyor."

Bunun üzerine ben de düşünmüştüm. Şöyle ki kitabın 27. sayfasındaki şu çok bilindik Van Gogh resmine bakarken ne gördüğümü sorguladığımda, silik bir yol, kuşlar ve ekin tarlasını görürken; 28. sayfaya yani sizin ikinci sırada gördüğünüz yeniden canlandırılmış resme geçtiğimde, ölüme uzanan bir yol, umutsuzca ya da son bir umutla sallanan başaklar ve üst solda yuvarlak bir aydınlığın içinde duran ölü bir insan bedeni (belki de Van Gogh'un ta kendisini) gördüm. Bu benim tahayyülüm müydü değil miydi bilmiyorum ancak resmin silikliği bir anda netleşmişti.

Görmek-bakmak ne kadar değişken bir yeti o halde. Öyle ki sarıyı beyaz, güzeli çirkin, buğuyu denizleştirebiliriz imgelemimizde...

İşte ben John Berger'i bu yüzden seviyorum!

Not: Ben resimleri kitaptan fotoğraflayıp aktardığım için bunun renklerin farklılığından kaynaklandığını düşünebilirsiniz ama fırsatını bulup kitaba bakabilirseniz nedenin bu olmadığını göreceksiniz.

Ya bu arada lütfen benim için şu şarkıyı da dinler misiniz? Ben sabahtan beri dinliyorum da kendime dert ortağı edinmek istedim...

26 Ekim 2010 Salı

Neydim Demeyeceksin; Ne Olacağım Diyeceksin!

Banyomdaki floresan lambayı bile kendi başına değiştirebilmiş bir kadın olarak daha da kimse beni evlendiremez arkadaş!!! Ben bugünlere boşuna gelmedim.

(Hacı, bundan şahane ışın kılıcı olur ha!)

Bir BAJKA Güzel

Bajka'nın sesine ve yüzündeki huzur veren yana hayranım. Özellikle Bonobo'nun (Bonobo konusunu hiç açmıyorum, bay Simon tastamam, ısırıksız bir bonibondur) eşlikçisi olarak seslendirdiği walk in the sky canım cananımdır, gerçekten gökyüzünde adımlar attırır bana.



Bugünün asıl kahramanı ve sabahımı şenlendiren şarkı ise yine Bajka'nın Radio Citizen'a eşlik ettiği everything oldu. Bazı sabahlar ve bazı geceler Bajka'nın sesini duymak istiyorum ısrarla. Sanki bu dünyada değilmişim gibi hissedebiliyorum onu dinlerken. Bajka'nın sesini nasıl tarif edebilirim ki mmmm hani delicesine dondurma yersiniz de diliniz uyuşur, arkasından bir şarkı söylemeye ya da konuşmaya kalkarsınız ve çıkan ses acayip oturaklıdır, kendiniz bile bu kadar oturaklı olabildiğinize inanamazsınız hatta! Hah işte öyle. :)

Hatun, oturaklı!

25 Ekim 2010 Pazartesi

Gündem

102 yıllık geçmişinde (öyleymiş), İzmir Barosu ilk kadın başkanını seçti. İlk olması bizler için anlamlı. Ben durumdan pek memnunum! Elbette sadece "kadın"lık değil mevzu; meslektaş birliğinin daha sağlam kurulacağına olan inancımdır. Yargı organlarının kölesi olmamak niyetidir, maruz kalınan betliklere ses çıkarılacağının, tepki konulacağının bilincidir ve her gün etik değerlerini biraz daha yitirdiğimiz mesleğimize ilişkin nice umutlardır...

Sarı Oğlum


O benim sarı oğlumdu...



24 Ekim 2010 Pazar

Teyze Oluşumunun Tamamlanması

Şu anda gözümü azıcık yukarıya uzattığımda muhteşem güzelliği ile Ay orada duruyor. Üstelik nasıl ki ben ona başımı kaldırıp bakıyorsam o da başını aşağı eğmiş beni gözlüyor, hepinizle birlikte! Heyecanlanıyorum bir bakış kadar yakınımızda oluşuna. Dünya ne muhteşem bir yer, şükürler olsun!

***
Pazar günleri, tam anlamıyla bana ait olan tek günüm! Her zamanki gibi bugünü kendime ayırdım, önce seçimlerimiz için oy kullandım. Sandıkların kapanmasına 10 dakika kala yetişmiş olmam takdirle karşılandı. Olsun hasta halimle kalkıp gitmiştim, hiç gitmeyenler de vardı... İş mekanımın o uzamsız koridorlarında janti halimle (janti erkeklere denir ama kelimelerde de olsa cinsiyet ayrımı yapmamaktan yanayım) görülmeye alışmış olduğumdan pespaye halimden önce bir rahatsızlık duydum fakat sonra böyle bir derdim olmadığına karar verdim. Emin adımlarla yürümeye devam. Elime kurul tablosunu uzatan bir meslektaşa "ben zaten size oy vereceğim" dedim ve içeriye yöneldim. Oyumu verdim, sorumluluk tamamlanmıştı. Bu arada mesleğimin 6. yılının içinde oluşumu düşündüm! Sandık sıramın her geçen seçim döneminde daha da önlere geçmekte olduğuna içlendim. Artık büyümeyi geçmiş, yaş alıyorduk! Zaten tuhaftır şu 82'liler furyasından kimseye rastlayamıyorum. Nerde benim neslim allansen?


Ardından otobüse bindim, hoppalaaa otobüs tıklım tıkış zira Karşıyaka maçı oynanmış, el kadar çocuklar otobüsün kapılarını da sonuna kadar açtırmış barım barım bağırıyorlardı. Neyse mutlu mutlu bindim, şenlik var diye. Gülümsüyordum. Önceleri yani... Ne de güzel bir gün ne de neşeli bir ekip diye düşünmekteydim. Lakin birden olay çirkinleşmeye başladı. Olay çirkinleştikçe ben de çirkinleşmeye başladım. En sonunda 13 yaşlarında bir taraftar olan çocuk otobüste sigara yaktı, hiç kimse bir şey söylemiyordu, ben dellenmeye başladım bu arada, üstelik otobüste iki tane de bebek vardı... Zaten pespayeydim ya çirkinleşmemde sorun yoktu! Yalnız dudaklarımdan "Çocuğum, o sigarayı söndür yoksa seni şikayet ederim (küçük ya aklımca "öcü"yü gösteriyorum), otobüsü karakola çekeriz" sözcüklerinin döküldüğünü duyduğumda artık kendimin de bir TEYZE olduğunun ayırdına vardım, hem de zannedersem muhatabımdan "seni mükerüm" lafını yemiş bir teyzeydim! Taraftarların bir kısmı bana küfür ederken, otobüsteki bir kısım insan "aferin kızım" şeklinde arkamda durdu! Yolculardan bir tanesi de "baksanıza bunlarla polis bile başedemiyormuş, karışmayın işte" gibi bir laf edince ben bildiğiniz çitaya dönüşüp daha da saldırganlaştım. Kaldı ki bunu söyleyen hanımefendi henüz bu sözü etmemişken gözüme akıllı bile görünmüştü. "Bu nasıl bir zihniyet, ne yani başedilemeyen her şeyi kendi haline mi bırakmalıyız" derken yaş seviyem bir kademe daha arttı haliyle! (Yalnız bu arada gözüm nasıl döndüyse otobüste kısa süreli bir sessizlik sağlandı ve sigara da söndürüldü.) İki bonus cümle ile 30'lara merdiven dayadığımın sinyalini verdim. Hatta diğer iki teyze "ah kızım herkes sen gibi olsa böyle olmaz ki!" diyince rütbem iyice tavan yaptı. Ben, ben artık rütbeli teyze kıvamındaydım. Çıldırmış ekip otobüsten inerken, benim de o durakta inmem gerektiğinden onlarla birlikte indim. Hatta beni hedef bellediklerini düşünerek bir süre kulaklıklarımı takmadan yürüdüm; ne olur ne olmaz belki yakın dövüş sanatı teknikleri kullanmak gerekebilirdi., bu nedenle her sesi duyabilmeliydim. Bir şey olmadı, hevesim kursakta kaldı. Demek ki çok sinirlerini bozmamışım ya da beni sevimsiz bulmamışlar!

***

Ardından çarşıda en sevdiğim yer olan "Pan Kitabevi" ne uğradım. O kadar çok seviyorum ki bu güzel yeri, nedenini ben bile tam olarak çözemedim. Ayda 2-3 kez mutlaka ayak basarım. Bugün kendimi tutmayı başardım ve kitap almadım oysa Orhan Pamuk'un son kitabı gözüme bayağı bayağı çarptı. Henüz el bile sürülmemiş onlarca kitabım varken şimdilik durmalıydım. (Şu da itirafım olsun, Grange'ın iğrenç kitabı "Ölü Ruhlar Ormanı" nı hala bitiremedim, o ne nemrut ne beter ne edebiyattan nasibini almamış ne anlamsız bir kitaptır, biri bana açıklasın! Süründü elimde süründü, bitirmeden de bırakamıyorum lanet ossun, ossun! Bu Grange için ilk denememdi ama tam bir hezeyan, en azından ufacık da olsa bir şeyler katmalıydı bana.)

****

Gün geceye döndü ve ne olursa olsun ben artık evinde huzurla yuvarlananlardandım. İki gündür sularımın kesik oluşunu saymazsak her şey yolundaydı. (İki gündür sularımın kesik olması sorunu üçüncü güne doğru uzanırken, ne yapacağımı bilemez haldeyim! Yarın işe giderken peruk taksam yeridir! Ayrıca mutfaktaki koku da içler acısı.)

***

Before-After



BEFORE




AFTER





Şu fotoğrafı çektiğim günden beri (ki Ağustos ayına tekabül ediyor) o çiçeğin beyaz noktacıklarını surat olarak görüyordum, yaptım kurtuldum oh yau! :)

O kadar Çok ki!

Bu aralar yazacak şeyim çok fazla, o kadar çok ki yazamıyorum! Aslında itiraf etmek gerekirse sadece tek bir adama yazıyorum onları, blogumun kirveleri olarak sizler henüz göremiyorsunuz yazdıklarımı. Bu sebepten, şu sıralar blogumun pabucunu dama atmadığıma dair işaret vermek açısından tek yapabildiğim şarkılarımı paylaşıyor olmak. Bilin ki müzik benim doğmamış erkek evladımdır!


Bugünkü şarkım Piano Magic'ten. Buğulu kadın seslerini sevdiğimi beni az çok tanıdıysanız bilirsiniz. Piano Magic'in bu şarkısını seslendiren Klima'nın sesi de bir hayli buğulu... Dinleyiniz diyeceğim şarkı Ovations albümünden değil ama ben bu kapağı çok beğendiğim için görün istedim, eksiklenmeyin.

Kapaktaki kadının leğen kemikleri gerçekten güzel gözüküyor. Ben de işte kendi leğen kemiklerimi görmeyeli ne kadar oldu diye düşünedurayım, böyle şeylere de iç geçiririm bir yandan... Resimdeki leğen kemiklerini göremediniz mi? Zaten mesele de burada, onu sadece sarılan bu adam hissedebilir ve görebilir, karanlığın en donuk noktasında çıkagelen leğen kemiklerinde tutuşmaktadır aşk. Hala ve hala...

Neticeten,
Incurable efendim...

Incurable'ı seslendiren ablamızı da aşağıya çağırdık ki kendisi hakikaten kıskandırıyor! Bi' gitsin başımdan yae... Doktor şimdi bu kadınsa ben neyim? Efendim duyamadım? Yeşil erik mi? Mideyi mi ekşitiyorum! Peki efendim peki, tüm iyi niyetlerim ve ben gidiyoruz... :'(


Evet evet doğru gördünüz!!! Onun leğen kemikleri de gözüküyor. Pehh!
Ben de söylerim şarkı, ben de buğulanırım, gerekirse leğen kemiklerimi de koyarım masaya!

20 Ekim 2010 Çarşamba

Buluşalım Haftaya!

Bugünkü şarkım Opeth'den gelsin madem.


Hülasaten bulanık, boğumlu, burgulu ve 4.37'den itibaren de halaya durulup zılgıtlar atılması lazım gelen bir şarkıdır! Tarzımı pek yansıtmasa da bu şarkıyı severim. Sevmediğim tarzların, sevdiğim kısımlarını severim. (Yok artık!!! Bu ne demek ola ki!)
Migrenim tuttu bak, saatlerdir kıvranıyorum haberi var mı kimsenin? Bir kolonya alıp kapımı çalanım oldu mu? Bir başımı ovanım? Efendim ne bileyim bir tu tu tu nazarlara gelmişsin diyenim (çünkü biliyorsunuz bilimin yüreklere su serpemediği yerde "nazardır"lar girer devreye)? Bir gelip de halimi görenim görüp de hatırımı soranım peki? Bir "al yavrum çorbanı iç" diyenim (anam anam garip anam, özledim be)? Bir 'dağğğlara taşlara' diye yakaranım? Bir sevenim? Bir "beni sizler yarattınız"ım? Bir baby on board'um? Bir bayram şekeri tutanım? Bir ne bileyim benim?
Yoktu hiçbiri yoktu da şu şarkı vardı yanımda! Yarim olsun bu şarkı benim yarim! Yavrum olsun hatta bu şarkı, başını bile okşarım. (Artık yavrum olsun benim evet ya...)
Bu kıvranıklık içerisinde her şey hakkım bence, hem burası benim bölgem adamım, beğenmeyen gider. Gözlerimin altı çöktü, görsen acırsın desem? Niye acıyasın ki bana hadi ordan?
Neyse :)

cane cane cane işte meydane iyi günün dostu windowpane window paneeeee

(Beterim biliyorum, olamam mı? Ben de kusulacak laf ebelikleri yapamam mı? Ben de avam olamam mı? Öyle bi' olurum ki valla kimseye bırakmam.)

Ha bu arada söylemiş miydim? İşi gücü bırakıp şarkı söylemek istiyorum ben. Ama her seferinde U TA NI YO RUM!
Pehh!

19 Ekim 2010 Salı

Bitimsiz

Cümleye erememiş kelam,
büyük
bir kederi sırtlanmış


elinden
düşürmezmiş sevdiğinin adını

bilirmiş,
adı kamburu imiş
göğsünde yanan cenabın

yine de bırakmamış adını
sevdiğinin elinden


D.

Ne mi?

Bir mutluluk formülüm var:

Belle and Sebastian (özellikle şu sıra i want to world stop) dinleyin ve üzerine temiz bir uyku çekin!
Sevdiceğinizi düşünerek...
Sevdiceğinizle gitmeyi düşünerek daha çok!

Ve iyisi mi ne yapıp ne edip gidin buralardan!

11 Ekim 2010 Pazartesi

Edemez!

Hiçbir aşk insanı yeni yıkanmış bir havlunun mis kokusunu içe çekmek ya da temiz çarşafta uyumak kadar mutlu edemez. Bu yüzden yalnızlık kutsaldır!

10 Ekim 2010 Pazar

James Looker - Özlediğim Renkler!

James Looker'ı ilk kez Nouvelle Vague için çektiği şu fotoğrafla tanımıştım... Kendisi Avustralyalı gencecik fidan gibi bir fotoğraf sanatçısı. Müzik ile de içli dışlı. Mmh mhh ağzıma layık! Müzik ve fotoğraf yan yanayken daha şugar ne olabilir? (Hmmm bu fotoğraflara bir sevdicek ile birlikte bakmak olabilirdi mesela!)

Müziği sevdiğini bir fotoğrafta bile bu denli belli edebilen bu adam da kim ola ki derken, diğer fotoğrafları ile buluşup halaya durmuştum! Abarttım zılgıt çektim hatta! Özlediğim renkler dedim, doğal ışık dedim, kusur dedim, iz dedim, nefes dedim, sebep dedim, sonra dedim...























Fotoğrafladığı çoğu müzisyen ve band da en sevdiklerimiz arasında. Bazı albümlerin kapak tasarımında da yer almış. Ancak tek yaptığı bu değil elbet! Zaten "wedding" ile birlikte evlenme isteği edindim, depreştim, kendimi yollara vurup koca aradım, berduş oldum, ayyaş oldum, kocayı da bulamadım eve geri döndüm, en iyisi fotoğrafları herkeslere göstereyim dedim, birlikte ölelim dedim, Timur Selçuk dinledim.

Siz bi' gidin şurdan ya böyle şey olmaz olsun!
O kadının saç buklesinin içinde saklanmak istiyorum herkesten...


İşte böyle... Bu sefer de derin iç çekmeler eşliğinde, kendini tefe koyanlar kumpanyasının lideri olurum...

Ha bu arada diğer güzelleri görmek için tıklayınız:



Eh Looker'dan söz veçhile, şu gülücük de bir kuzuya gelsin bakalım!
Yazan, çizen, ağlayan: Bir garip nüvel.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Pete Doherty Sarhoşluğunda Gün

Pete Doherty'yi seviyorum ben! Çok!
Aklı sarhoş İngiliz aksanını, devasa boyunu, kusursuz bir ses çıkarma derdinin olmayışını, çirkinliğini sakınmayışını (ki ben çirkinliği düpedüz severim), sarsıcı şairlerden ilham alışını, iki koca balon gözlerini!



Şarkılardaki çatalları, bıçakları, savaşları, pes edişleri severim ben. Sese de yansısın bu. O zaman müzik şahsiyet kazanır. Kusursuz sesler çıkarmaya çalışarak söyleyince şahsiyetini yitirir şarkı.


Pete Doherty'yi ilk olarak Libertines ile tanımıştım fakat doğrusu solo performansından çok daha fazla memnunum! Bir de Babyshambles var tabii o konuya hiç girmiyorum.


"A little death around the eyes"
Daha nasıl anlatabilir ki adam sarhoşluğunu!
Ben bu adamın ölmesinden korkuyorum.

http://www.youtube.com/watch?v=JoYcu-ML94w
(en sevdiğim şarkısı...)

8 Ekim 2010 Cuma

Sebil ve Su İşleri Bakanlığının Pek de bir Kayda Değer Çalışanları

Durum-1

Bayan Ne. , koridorda D.'ye bağırır: -Sana alıcam onu ben; “Yırtıcı Kuş”u!


Ne.'nin bağrışını tuvaletten duyan D. kafasını kapıd
an uzatarak yanıt verir: - Yırtıcı Kuş değil oo, “Alaycı Kuş” hem var o bende, bana onu alma, 1 yıldır getirmediğin 2. kitabı geri getir, okumadın bile insafsız, vicdansız. Aldın kitabı yattın üstüne! (aaa kitabım, kıymatlım o benim!)

Bu esnada dialogu içerideki mutfaktan duyan Z., Ne. ve D.'yi görmemesine rağmen haykırır. Yeter ki o da bir ucundan bağırsındır: -Ben de var o
, getiririm ben, almayın!


Durum-2

Aynı günün ileriki bir zaman dilimi...

D., oda arkadaşı N.'nin kocasının nüfus cüzdanının yüzde binbeş yüz büyütülmüş bir çıktısını yazıcının dibinde bulur. Herifço cümle aleme teşhir edilmektedir, yazıktır günahtır diyerek çıktıyı yanına alır. Görmesiyle salakça bir kahkahay
ı da patlatmıştır. Odasına dönerken D., bir munzurluk peşindedir. Bu sırada N. bir müvekkil ile telefonda çok ciddi bir konuşma yapmaktadır. Çok çok möhim bir mesele üzerinde tartışma hasıl olmaktadır. Üstelik hattın diğer ucunda olan şahıs da pek möhteremdir. Olsundur, möhteremine başlatmasındır, bananedir!

...
N.'nin tam karşısındaki dolap kapağına selobant yardımı ile kocaya ait nüfus cüzdanı bantlanır. N. telefonla konuşurken adeta trans halindedir, başka diyarlara göçmüştür, hep öyledir ve konuşurken çok bağırır, zaten N. hep bağırır ve D. bu yüzden bir gün onu yakıp küllerini Cunda adasında savurmak hayalleri kurmaktadır! Gereksiz bir bilgi: Çünkü D. aynı zamanda, küçüklüğünden beri yüksek sesten tiksinmektedir.

Kaptırmış giden N., kafasını kaldırdığında çemkirerek gülmeye başlar. Müvekkile açıklama yapılamamaktadır. Bu esnada telefonu eline alan D. müvekkile “özür dileriz arayacağız az sonra” der. D. pişman değildir, N. nin telefon ile konuşurkenki o çirkin, meymenetsiz, pespaye suratı, çimdik çimdik gözleri şimdi çocuklar gibi şendir, güzelleşmiştir ve de hülyalanmıştır. :) D. tarafından oyunlara getirilmeye, eleştirilmeye, t
erslenmeye alışmış olan Bayan N. buna rağmen 851. kez “sen ne biçim bi' insansın!” diye BAĞIRMIŞTIR.

***********

O gün tam karşılarında duran bu dolap ve kapakları, tarafların ortak iradesi ile mesaj panosu olarak ilan edilmiştir. Akit imzalanmış iki suret olarak taraflara elden teslim edilmiştir. Bu arada D. ekselansgladyatörünkarnındakipamucak
(yeni bir akımın temsilcisiyim), N. de puslarkraliçesininkulakmemesi ilan edilmiştir.

Zaten bu dolap durumu bir anda öylesine kabullenilmiştir ki az sonra yanına bürodaki dect telefonunu almaksızın mutfağa giden D.ye, N.'nin sorusu da dolap kapağının ağzından, onun şivesiyle ve 20 punto olarak gelir.

“W is your dect?”

Sorunların dünyasında küçücük birer nokta haline gelen D.'nin ve N.'nin yeni oyuncakları bu dolap kapaklarına yapıştırılacak salakça notlardır bundan böyle... Mutlu evlilikleri böylece yeni bir heyecan bulmuştur. Evet evet onlar resmen evlidirler çünkü N., D.'yi kocasından ve çocuğundan bile fazla, D. de N. yi turuncu domuz kumbarasından bile uzun vakitler görmektedir.



Yukarıdaki fotoğrafta mezkur turuncu domuz kumbara
ve kadim dostu "kudretnari" fotoğraflanmıştır.


Birlikteliklerinin 2.5 yılından sonra Bayan D. ile Bayan N.'nin bir çocukları bile vardır üstelik. Karı-koca kavgaları ediyor, huysuzlanıyor, birbirlerinin salaklıklarına gülüyor, kimi zaman çay höpürdetiyor, kimi zaman dudak büzüyorlardır birlikte.

***********

İşte dostlar böyle bir işyerinde çalışıyorum 4 yıldır. Nereye elinizi atsanız deli çomağı batıyor! Bir gün oturup saydım da tam 78 kişinin arkasından el sallamışım girdim gireli, büstümü dikecekler yakında.
Delirmesinerağmendelirmemişnumarasınıbüyükbirustalıklabecerenbiricikçalışanbüstü.

Efendime söyleyeyim şöyleeee oymalı kakmalı yaptıracağım ben onu, kurşundan yapsınlar ağırlığı olsun, fuları falan olsun ne bileyim, ciddi aksesuarları olsun! Gözleri japon olsun, 28 yaşa kadar edinilmiş kırışıklıkları vurgulansın, dudaklarında ruj olmasın, kaşları manalı bir kıvrımla bükülsün, öyle bir bükülme olsun ki bu,”siz benim kim olduğumu biliyor musunuz ağalar?” mesajını daha o kaşın kıvrımına varmadan versin!

Bir yayın kuruluşu olsa da bizi kayda alsa -ki zaten her daim [live] yayındayız, kameralar sarmış dört bir yanımı!- şu konuda oldukça iddialıyım ki ne Ally Mc Beal'ler ne arkası yarınlar çıkar buradan, ne yıldızlar doğar peeeh! Olmadık iş yok, olmadık insan yok! 40 insan 40 hayat 40 gece 40 gündüz... Bir ay 30 gün değil bize, 1 gün 24 saat hiç değil! Tüm bunlara rağmen bu delilik furyasını seviyorum, ruhuma çok yakın!

5 Ekim 2010 Salı

Gidersen - Jehan Barbur





Gidersen bana da bir dengini yolla...

Gideceksen durma!

Jehan Barbur, son zamanlarda kapımı sık sık tıklatır oldu. Bu sefer içeri çağırdım; birlikte kahve de içtik hatta. Ha zaten, yumuşak bir kahvenin boğazımdan kayışı gibi hissettirdi O'nu dinlemek. O söyledi, ben dinledim. Karnım karıncalandı. Ben karnımı ovuşturmaya başlayınca kalktı gitti. Yanlış anladı galiba. Oysa ben sadece sevince karnım karıncalanır.

O gittikten sonra... ben hala mırıldanmalarda!

Ama siz bana bakmayın, bir de "Öylesine" ve "Neden"i dinleyin vakit bulduğunuzda...



iyi ki geldi de öptü beni şarkı!


3 Ekim 2010 Pazar

Düşerken*

Kimse beni bunun için suçlayamaz! Ne kimseden bir şey çaldım ne de teşebbüs ettim! Ben sadece bulunduğum yerde durup duruyordum. Beklemedeydim, el frenim de çekikti! O zaman hayat benim başımda böyle kabaklar patlatmasın! Tutup da güzelim çiçeği avucuma düşürmesin. Yani kimin kafasına öylesine yürürken şu çiçek düşse, ardından da vücudunda yürür gibi salınıp avucuna kaysa benzer şeyi düşünecektir! Sanki sanki aşka dair bir şeyler çok yakınlarımda... Ya da buna inanmak istiyorumdur kimbilir!



Aslında kendime sözlerim vardı, çok heybetli sözler veririm kendime duysanız şaşarsınız. Bu sefer de şu güzelim çiçek bozdu niyetimi, vallahi ben bir şey yapmadım!

Bu çiçek bana Air'in çok sevdiğim cherry blossom girl şarkısını da hatırlattı...


*Çalıntı başlık: Nick Hornby'nin aynı isimli kitabından... (Bilinçli bir tüketücü olarak telüf haklarına da saygılıyızdır!)

2 Ekim 2010 Cumartesi

Saatler 7'yi Gösterirken...

Az önce yine dayanamayıp idefix'ten kitap sipariş ettim. Tutamıyorum kendimi, ne yaptımsa olmadı, dışarı çıkmasam evden, oturduğum yerden alıyorum. Internet alışverişi benim için ölümcül olmaya başladı! Kitaplığımda okumadığım bir yığın kitap var. Hepsini merak ediyorum ama merakımı sonlandıramadan yeni meraklar ediniyorum!
Bugün aldıklarımdan bahsedeyim biraz...

1-) Oğuz Atay - Tutunamayanlar
Ben Oğuz Atay ile ilgili çok fazla ahkam kesebilecek bir insan değilim. Sadece şunu biliyorum ki Tehlikeki Oyunlar ile girdiğim Oğuz Atay dünyasından kolay kolay çıkamayacağa benzerim... Her insan evladı en azından bir kez Oğuz Atay okusun. Ben bu işi bu yaşımda daha yeni yaptığım için çok eksiklendim! Bir Allahın kulu da çıkıp karşıma demedi ki 'bre deyyus aç gözünü de Oğuz Atay oku' diye. O yüzden size sinirliyim asıl!

Bir de fırsatınız olursa Seyyar Sahne'den Tehlikeli Oyunlar'ı da izleyin derim! Daha önce de bunu söylemiştim. (Yazı için sizi şöyle alalım azizim...) Bu yazıda Erdem Şenocak'tan övgüyle bahsederken, onun ellerini tutup öpme isteğimi gözünüze sokmuştum! Hayat bu ya, bir zaman sonra Efes'te Chopin dinlemeye gittiğim bir gece karşılaştık kendisiyle, arkasından seslendim ve bütün bu bahsettiklerimi ona da anlattım. O kadar güzel bir insan ki kendisi, blog adresimi istedi ama ben utandım ve veremedim, hemen oracıkta bir şey uydurdum. Ama sonuç olarak, söylemek istediklerim içimde kalmamış oldu, bu yüzden de mutluydum!


2-) John Berger - Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü; John Berger o kadar nazik, o kadar zarif, o kadar güzel bir adam ki! Onu okumaya devam edeceğim.
3-) John Berger - Görme Biçimleri; Bu kitabı daha önce de almış ve zaman zaman okumuştum. Onsuz kitaplık bence olmaz.

4-) Suzanne Collins- Alaycı Kuş;
Açlık Oyunları Serisinin 3. kitabı olur bildiğiniz üzere. İlk iki kitabı okudum ama beğenmedim. Seri olunca mecbur 3.yü de okuyacağım. İyi düşünülmüş ama geliştirilememiş bir fikir. Olsun en azından insanları bu türe biraz yakınlaştırmış olması nedeni ile takdire değer.



***

Bana mutluluk verdikleri için kitapları daha da çok seviyorum! Birisine kitap hediye ediyorsam bilin ki onu da seviyorumdur! Hayatımı ne kadar zor paylaşıyorsam kitaplarımı da bir o kadar zor paylaşıyorum... Size buralarda anlattığıma göre sanırım sizi de seviyorum birazcık. :)