dd

21 Kasım 2010 Pazar

8 Gün!

Tam 8 gece 9 gündür kendi hayatımın dışındayım. Nasıl dersen; sığınmak istediğindeyim fakat babamın kollarında, annemin kucağında değilim bu sefer. Üzgünken ve kimseyi sevmiyorken kaçtığım yerler buraları, onlar bile bilmez.

Babam demişti ki bir vakit: "Annenin rahminden benim ellerime düştün sen! Adın Duygu olsun istedim. Adın gibi yaşa istedim." O bunu söyleyene kadar, bir kere bile sormamıştım adım neden Duygu diye... Sadece her kaçışımda annemin rahmine geri döndüm, cenin pozisyonuma! Babamın güzel, yorgun, kara ellerine düşmeden tam önceki vakte! Belki bu yüzden hala uykularımda cenin pozisyonunda uyumayı seviyorum. Bacaklarımı karnıma çekip başımı yavaşça kıvırdığımda herkesten saklanabilirim sanıyorum!

***
Hani şu en bilindik el hareketini çekebilen orta parmağımda, ısırarak bir kaç gün önce açtığım yara canımı yakıyor, hatırlattıklarıyla birlikte elbet... Ne zaman kendime sinirlensem ya orta parmağımın ya da baş parmağımın tırnağını kopartıyorum. Kendime acı verecek yerlerinden, bile bile! Hissedilir kılmak için bazı şeyleri... Sense kendime bilerek verdiğim acılar için bana kızıyorsun.

Ben bunu yapmasam, korkularımdan sebep dudağım uçukluyor, sonra oradan başka organlarıma atlıyor virüs, bir kaç gün, bazen bir kaç hafta benimle kalıyor! Vücudumu dolaşmayı seviyor, tıpkı ellerin gibi. Bu yüzden yıllardır bırakmadı yakamı yaralar, bereler... Zaman zaman ziyaretime gelecek bir yer edindiler kendilerine.

Sen de mi öyle olacaksın? Zamana sıkıştırılmış ziyaretlerden mi ibaret olacak "biz"liğimiz? Hayatımda edindiğin yerin sağlamasını böyle mi yapacaksın? Ben bu yüzden tıpkı o virüsle savaşır gibi seninle savaş halindeyim şimdi; bir elimde uçuk kremi, diğer elimde sinir bozukluğu!

Uyanıkken farkında değilim korkularımın, bu yüzden herhangi bir sabaha uyandığımda kırmızı uçuklamış bir dudakla karşılaşabiliyorum. Uykularımda saklanacak neresi var ki kaçamıyorum işte ve o da bu anımı kolluyor besbelli. Zira kendimdeyken, kendi varlığıma inşa ettiğim surları aşamayacağını biliyor. Benim hep o başka hayatlarda saklanmak isteğim bundandır. Kendimi başka bedenlerin hakimiyetine bırakma güdüm... (Nocturne No 20.-Op P1 No.16 in C#m giriyor burada işin içine, Chopin!!! Hani Paganini çalarken sevişecektik, bunu yapamadık diye Chopin'in ellerini dinliyorum belki şu anda.)


***
İtiraf ediyorum; tek gecelik ilişkilerin dahi içinde barınan duyguya olan inancımı sarsmamak adına "Before Sunset" izlemiş olabilirim bu gece. Hikayeyi bilen bilir, oldukça sıradan ve bir o kadar ilham verici! Tıpkı o hikayedeki gibi bir gün Viyana'da buluşacak bir Amerikan erkeği ve bir Fransız kadını da olabilirdik biz değil mi? Oysa şimdi sadece kendi uzak şehirlerinde, bi' başına yaşamaya çalışan çocuklarız.

Bu fotoğraftaki karenin umursamaz ve maceraperest kenarı ben olsam, senin kahve falında çıkan sevimli kırmızı trene binip gidelim derdim! Telvenin kahve renginde kırmızıyı nasıl gördüğümü sorma; kaldı ki sana bile "kırmızı" olduğunu söylemedim. Fallar isteklerin, itirafların, yalanların ana vatanıdır pek çok zaman! Kimileri kendi olmasını istediklerini söyler, kimilerine de yaşamak istediği bilinen şeyler söylenir. Bu son sözle, kendimi töhmet altında da bırakmış oldum. Bir bu eksikti!

İşte 8 günün ve 9 gecenin ardından, ilk defa yarına dair bir gerçekliği hissedebiliyorum. Yarına kadar yaşanmış her şey tarafımca uzay boşluğuna üflenip ardından el sallandı, hoşçakallar dile geldi. Başımızın göğe yükselmesi ve kalbimizin ona yetişememesi bundan. Bil ki başımız yıldızlara haddinden fazla değdi...

5 yorum:

  1. Sevgili Nouvelle !
    Naiflik demiştin küçük kız için.. ve kahve falına dair iki tespitin de üstüne koyulduğunda senin bu yazında, ruhunda naiflikten çok fazlası var.
    Betimlemeler son derece derin dip dalgaları gibi.. ama içlerinden benim seçtiğim;
    Babam demişti ki bir vakit: "Annenin rahminden benim ellerime düştün sen! Adın Duygu olsun istedim. Adın gibi yaşa istedim."
    Kızını böyle kavrayan eşini ve hayatı nasıl kavramıştır kim bilebilir ?
    Bu sözüne son derece saygı duyduğum, türü tükenmiş böylesi bir erkeğin kızına da rastlamak büyük şans.
    O böylesi yerlerde dolaşıyorsa onun biricik talebesi naifliğin nerelerindedir kim bilebilir ?
    Sevgiyle...

    YanıtlaSil
  2. @Ali İkizkaya;
    Off... Babamdır benim şu hayattaki en zayıf noktam, hayatımın durduğu ve de dünyamın döndüğü yer! O nedenle şu yorum blog yaşantımda görüp görebileceğim en kıymetli yorum olacak. Gökyüzüne teşekkürler yazmak isterdim bunun için size. Hatta başınızı yukarı kaldırsanız görürsünüz belki şu an yazdığımı. :) Babasına çok geç kavuşan bir kadın olarak, O'na olan özlemim hala dinmez. Bir de "eşini ve hayatı nasıl kavramıştır kim bilir" demişsiniz ya o kadar doğru bir teşhis ki bu. Bir açıdan dezavantajlıyım: hayatım boyunca onunki gibi bir sevdayı aradım durdum. Bulamıyorum, bulamadıkça mutsuz oluyorum! Bu duyguyu yaşadıkça da yalnızlığı tercih ediyorum.
    Sevgiler,

    YanıtlaSil
  3. Sevgili Nouvelle !
    Daha sen yazarken evin üstündeki lacivert gök yüzünde gördüm kocaman teşekkürünü. An'lar vardır ve o anları güzel yazan insanlar, sanki kayıp bir kabilenin lisanını konuşan insanlardır. Ancak onlar anlar birbirlerinin lisanından. Hem de yapayalnızlık içine düştükleri anlarda çıkıp gelir o unutulmuş lisanı bilen. Sevinirsin tek örnek olmadığına. Seni sen yapan o dili bilen başkalarının varlığını hissettiğinde biraz daha umutlanır, yapışırsın yaşam denilen vagonun bir yerine. Başka bir anlamda da sevdiğin ve bildiğin bir filmi seyretmek gibidir bu yeni ortaya çıkan unutulmuş lisanı konuşan insan.
    Çocuklarda bir fotoğraf yada film makinesi gibidir/gibiyiz. Çocuklukta evde, ailede çektiğimiz ufacıcık kareleri üstüste getirerek kendi mükemmelimizi arıyoruz. Normaldir bu filmin oyuncusu küçük kızın kahramanının babası olması. Ama çok farklıdır ve büyük bir imtiyazdır böylesi bir kız olmak ve bu nadir rastlanır kahramanın bu kızın babası olması.
    Teşekküre de gerek yoktu. O senin inceliğin. Aslında ben, yalnız olmadığımın işareti olan kelimeleri böyle incelikli bir araya getiren insana ve onu hayat kaynağına teşekkür etmek istemiştim..
    Öylece.. ard niyetsiz ve içimden kopup geldiği gibi..
    Sevgiyle...

    YanıtlaSil
  4. Doğada en narin çiçeğin nilüfer olduğu bir gerçek... O durgun suyun üzerinde o kadar güzel ve savunmasız ki... Hani bir rüzgar esecek olsa kaybolup gidecekmiş gibi gelir izleyene... Bir solukluk bir yaşam öyküsünün narin yaprağı...
    Oysa hemen aşağıda bir tutam dal uzanır suyun derinliğine, kendini dipteki toprağa bağlayan bir demet dal. Suyun enginine emanet etse de sırtını o dal topraktadır hala.
    Parmağını ısırman, uçukların vb. Sanki hala toprağa tutunamamış bir nilüfer çiçeğinin kabuslarını suyun enginine ve esecek rüzgara karşı duyduğu korkuyu ifade etmiyor mu sence de?
    Hangi suya sığınırsan sığın, hangi rüzgar ürpertse de bedenini o kök o toprağa dönmediği sürece görülen o ki nilüfer hep korkacak...
    Toprak sana ait unutma... Daha önceki yazılarına istinaden söylüyorum. Sanırım kökün ulaşması gereken toprak bizzat senin kendi ruhundan başkası değil...
    Kökünün ruhuna ulaşması dileğim ile...

    YanıtlaSil
  5. @Vuslat AKTEPE: Son zamanlarda, o kökün ruhuma ulaşmak isteğinin son raddeye geldiğini hissedebiliyorum. Geçirdiğim son 3 yılda ise kendimi, yapabileceklerimi ve yapamayacaklarımı daha iyi anlamaya başladım. Sanırım hala zamanım var. Bu samimi dileğin, umuyorum ki gerçeğim, yaşamım olur. Sadece şunu biliyorum ki bunun için gitmem gereken yollar, tanımam gereken insanlar, hissetmem gereken yaşamlar var. Bir gün bunu sağlayabilirsem, söz veriyorum hep birlikte kutlarız. ;) Yorumunla beni çok mutlu ettin ve bence beklenmedik bir anda gelen mutluluk gibisi yoktur! Sağlıcakla kal,

    YanıtlaSil