dd

20 Kasım 2010 Cumartesi

Aklıma Gelmezdi; Mimlenmişim! Ben de Mimledim ama Kimi?

Bugün İstanbul'dan şehrime döndüm. Daha ilk adımımda ve sonra pencereden dışarıyı izlerken ne kadar küçük bir şehirde yaşadığımı anladım bir kez daha. Huzurlu ve küçük olduğu için sevmiştim bu şehri, kendime böyle fısıldıyordum her seferinde ya da neden İstanbul'a yerleşmiyorsun diye soranlara; "ben hormonlu sahil kasabamı seviyorum ve burada mutluyum" diye böbürleniyorum her seferinde.

Küçük ve mutlu bir hayatım olsun istemiştim hep. Bu yüzden kalkıp Ankara'dan İzmir'e göçtüm... Hayatımda yapamayacağımı düşündüğüm ilk şeyi böylece yaptım, benim için önemli idi! Çünkü bundan 6 yıl öncesine kadar "Ben Ankara'dan başka hiçbir yerde yaşayamam." diyen ve -inanmayacaksınız ama- Ankara'ya şiirler bile yazmış bir insandım. Oysa Ankara değildi güzel olan, oradaki dostluklarımdı. Ankara'da kurduğum dostlukları bir daha hiç kuramadım. İzmir'in en sevmediğim yanı bu oldu. İnsan neden güzel bir hayatı bırakıp yalnızlığı seçer konusuna şu anda hiç girmeyeceğim, orası çok derin... Sizi de derinlerime çekerim, sonra birlikte boğuluruz! Hepimize yazık, günah şimdi.

Bu akşam yine sırtımda, boynumda, omuzlarımda günlerin izleri... Dopdoluyum! Diyorum ki çok geç saatlere kalmamak, akıl henüz baştayken eve varabilmek güzel... Her nedense bir şekilde hep çantamın en diplerine saklanan anahtarımı bulup çıkarıyorum, kapıyı klik sesiyle birlikte açıyorum. Uzun süreli gidişlerimin ardından evime geldiğimde hep huzurla iç çeker ve her seferinde sesli olarak "Home sweet home" derim! Fakat o da nesi bu sefer farklı bir şey hissediyorum. Evet evime geldiğim için mutluyum ama öncekiler kadar değil... Yoksa ben her şeyden vazgeçebilecek biri mi oldum? Bunu sorguluyorum... Kendimden korkuyorum. Buradan da gitmek vakti mi geldi diye... Oysa bu ev, bu yaşam, nasıl da özenle kurulmuştu. Bu soruyu şimdilik meçhul cevaplar sandığına kilitliyorum... Bu gece buna vereceğim cevabı kaldırabilecek bir ruh halinde değilim çünkü.

***
Önce, eve gelince hiçbir şeye değişilmeyecek olan ve yorgunluğun; hatta belki küçük mutsuzlukların izlerini silen ilk şeyi yapıyorum, güzel, ılık bir duş almak. Suyun sesiyle, suyun altında kaybolmak gibisi yoktur. Ben buna benzer bir şeyi denize girdiğimde de yaparım. Siz de deneyin... Denizde, kafanızı geriye doğru suya daldırın, gözlerinizi açın ve suyun aksinden gökyüzüne bakın, içeriden, suyun içinden! Hafif buğulu, hafif köpüklü ama muhteşemdir. Suyun boğuk sesi, kaybolduğunuz hissini yaşatır. Neyse nerelere getirdim sizi ben böyle? Bunu boşverin şimdi, devam edeyim...

Sonra oturuyorum, sessizliğin göbeğinde duruyorum. Sessizliğin göbek deliğine pamucaklar birikmiş, onlarla oynuyorum sonra ondan da sıkılıyorum. Elim bir şeylere gidiyor, okumak istiyorum, okumak istemiyorum, en iyisi bir şeyler içmek diyorum. Bir bardağa bol buz, biraz Smirnoff ve elma-vişne suyu koyuyorum. Evet bu tadı sevdiğimi düşünüyorum!

Duruyorum! Yine duruyorum, napıyorum ben Allah aşkına, ne yapmaya çalışıyorum? Ben bu hayatta napıyorum!?! Bezdiren düşünceler girdabından çıkmak için güzel müzikler dinlemeyi seçiyorum. Müzik her daim kurtarıcım!

Bilgisayarı açıyorum, açmışken bloguma da bir bakayım diyorum... Güzel bir adamın güzel bir yazısını okuyorum, iç çekiyorum. Gözler zorla durduruluyor, hatta kapatılıyor. Belki de her şeye! Çünkü ağlarsam üzülecek biliyorum! O adamın kurtardığı dünyalardan birinde olmak istiyorum... O'nun tarafından kurtarılmış bir dünyanın neye benzediğini merak ediyorum. Pamuk şekeri? Lolipop? Güzel ekşi bir limon (ben limona bayılırım)? Lunapark? Bir balerinin eteğinin tütüsü? Bulutlarda zıplamak? Bilmem ki... Bu konu hakkında başlı başına bir yazı yazmalı... Erteliyorum, kendime gelene kadar!

Sonra o da nesi! Mimlenmişim, evet bu gece için ikinci keyifli şey belki de! O vakitten sonra tüm bunları unutup mimlenmemin gereğini yerine getirmeye koyuluyorum. Böylece ağlamamayı da başarabilirim. Fırtına Kuşu mimlemişler beni efendim, sağolsunlar. Güzel bir oyunun başlangıcındayım böylece! Buna göre kitaplığıma yönelecek, gözüm kapalı bir kitap seçip onun 55. sayfasını okuyup, bir pasajı alıntılayacağım. Tüm bunlardan önce de kitabın sayfalarına dokunup, hızlıca bir göz gezdireceğim...

Böylece;
Evimin en sevdiğim noktasına, kitaplığıma yöneliyorum. Kitaplığımın en üst rafı boyumdan çok daha yüksekte olduğundan, oradaki kitaplara dokunmayı es geçmemem için çıkmam gereken bir sandalye var. Kafam o kadar bulanık ki sandalyeden düşmekten zar zor kurtuluyorum. Zaten son 3 gündür sürekli düşme tehlikesi ile karşı karşıyayım, bir şeyler elimi kolumu mu birbirine doladı ne! Hatta son tehlikeli hareketimdeki sekerek kurtulma fiili bir düşüşe dönüşmüş olsa idi sanırım şu an yüzümün sağ kısmının derisi yüzülmüş bir şekilde bu satırları yazıyor olacaktım, artık beni hiçbir adam da sevmezdi herhalde! Ya da şöyle ilginç görüntülü, seri katil karizması olan kadınları seven biri sevebilirdi belki de kim bilir... Zaten hep düşünmüşümdür, ben erkek olsaydım seveceğim kadın kesinlikle güzel olmayacakmış! Neyse... (bu kelimeden de nefret ederim bilesiniz! Sinirim bozukken kullanıyorum genelde.)

Ha bu arada blogumun bir yerlerinde kitaplığımın fotoğrafı olacak onu da bulup göstereyim hemen size! Daha önce de söylemiştim, "bir ömrü burada geçirebilirim..."

Ellerimi gözlerim kapalı kitaplarımın üzerlerinde gezdiriyorum, burnuma şimdiden sayfaların kokusu geliyor. Bazılarına dokunurken heyecanlanıyorum, acaba neden? Bilmiyorum! İşte diyorum bu, hayır hayır şu, yok o da değil kesinlikle diğeri. Son bir şans: "sen gel" diyorum! Şimdi gözlerimi açıyorum.

Aslı Erdoğan - Kırmızı Pelerinli Kent...

Kapağını açtığımda gördüğüm ilk şey muhteşem. Nasıl olur da unuturum! Kendime kızıyorum:

SEN ölümümdün
Seni tutabildim,
Her şeyi yitirirken.
(Paul Celan)

***
"Her şeyi yitirirken bile tutabileceğim bir SEN olsun istiyorum!" Deyip susuyorum...
***

Bu kitabı okuduğum dönemleri hatırlamaya çalışıyorum, yıllar öncesi, yanılmıyorsam sene 2001; yaş 19'du... Bunalımlı dönemlerimdi hatırlıyorum, bunalımlı olduğumu sanıyordum daha doğrusu! Oysa bunalımda olacak tek bir sebebim bile yoktu, sadece okulum zordu işte o kadar... Derdimiz okul olsa keşke hala! Hayat, sonrasında çok daha farklı, çok daha afilli, çok daha ele geçirilmez dertler getiriyor kapınıza. Hani 19 yaşınızda deseler ki başına şunlar şunlar gelecek, afedersiniz ama s.ktir git bile dersiniz onu diyecek adama! Kitabı okurken de oldukça hüzünlenmiştim, hatırlarım... Tuhaf bir aşk ve kent hikayesi barındırıyordu içinde. (Gerçi Aslı Erdoğan'ın Kabuk Adam'ı ile karıştırıyor da olabilirim ama olsun, bu gecelik salaklığımı affedebilirsiniz sanırım.) Rio'ya giden hüzünlü bir kadını hatırlıyorum kitapta.

Zevklerine güvendiğim bir güzel insan tavsiyesiydi.

Gözlerim dolu dolu yazıyorum. Ne kadar tanıdık hayatıma bu pasaj! Buyrunuz efendim 55. sayfadan (mecburen 56'ya yönelen devamı ile birlikte...);

"Neden seçtim bana öldüresiye düşman bu kenti? İnsan acısından lif lif dokunmuş kırmızı peleriniyle benliğimi sarıp sarmalayan, keskin dişlerini karnaval maskelerini ardına gizleyen Rio de Janeiro'yu...? Yalnızca tek bir şey adına güvenli suları terk eder, kendi köklerimizi keseriz. Adem'in, uğruna ölümsüzlüğü teptiği tek şey adına: BİLİNMEYEN.

Çok çok uzun zaman önceydi. Yalnızlığımı bir zırh gibi kuşanıp okyanuslara açıldım. Vardığım bu son durakta anlıyorum ki bir çember üzerinde dönüp duruyormuşum. Paslı kalkanlarımın ağırlığı altında iki büklüm, ucu küt kılıçlarla donanmış. Asla odak noktasına yaklaşamadan, her defasında sadece yörünge değiştirerek... Beni serüvenden serüvene sürükleyen, ne tutkuymuş ne de cesaret. Belki kaçma isteği, ama geçmişimden değil, geçmişimle birlikte kaçıyormuşum. Çarptığı cüzdanla son sürat koşarken paraları sağa sola döken bir yan kesici gibi..."



Aslı Erdoğan'ı severim ben.

***
Şimdiii... Kural gereği benim mimlediklerim aşağıda. (ki ben böyle şeylerden utanırım normalde insanları rahatsız edeceğim diye ama el mahkum döt gardiyan oyun bozan olmak istemiyorum) :) Haberleri olur mu ya da nasıl olur bilmiyorum ama vakitleri var ise ben de şu şahısları mimlemiş olayım madem...

1)FKH
2)Vladimir beyfendü.
3)Zamanında ilk izleyicim olduğundan, kıymetlimiz (şaşırtırım böyle) Komplike Ruh hamfendü.

Oyunumuzu alıntılıyorum. (Tabii siz benim kadar uzun yazmayabilirsiniz ben delirmiş vaziyetteydim biraz):

"Kitaplığınızın karşısına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız -yada hediye gelmiş de olabilir- anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.

Kuralları da var..

Mim Kuralları:

- Mimlenenler mimi cevaplamak zorundadırlar, mim bozulamaz.

- Mimin bozulması teklif dahi edilemez.

- Mim yalnızca 3 kişiye gönderilebilir.

- Karşılıklı mimlemeler yasaktır.

- Mim, her bir blog için sadece bir kez cevaplanabilir.

- Mim kurallarının ilk 6 maddesi değiştirilemez."

3 yorum:

  1. bu mimleme konusunda ben kitaplığıma kawuştuğum zamana bırakıyorum!

    şuan ne yazık ki yanımda değil yaaa :( ühühüüü

    yalnızlığın huzurunu yaşayanların selamıyla efendim..

    YanıtlaSil
  2. Teşekkürler...
    Aslı ERDOĞAN'ı severek takip ederim. Seçtiğiniz kitapı da hemen aynı yıllarda okumaya başlamıştım.
    Etkilenmiştim fakat Hayatın Sessizliğinde adlı kitabı da oldukça etkileyicidir...
    Not: Bir de sıkma limon ve buz ile deneyin
    İyi geceler...

    YanıtlaSil
  3. @Vuslat Aktepe

    Favori içkim, absolud ve sıkılmış limondur. Ekşi içkileri çok severim. Tavsiye olunduğu üzere Smirnoff'lusunu da deneyelim o halde! :)

    YanıtlaSil